Follow by Email

Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

26 Ağustos 2012 Pazar

Bu masanın arkasında bütün dünya var


Barbaros Şansal, bu hafta Swissotel The Bosphorus’un ‘concierge-konsiyerj’ sorumlusu ve aynı zamanda dünyadaki meslek birlikleri Les Clefs d’Or’un Türkiye Başkanı Adnan Öner’le konuştu. Ve öğrendi ki gelen konukların planlamaları ve ihtiyaçları için yol gösterici olan görevliler, imam nikâhı kıymak için nöbetçi imam isteyen ya da yediği burgeri beğenip “Aynısını Bahreyn’deki kardeşime de gönder” diyen ‘ilginç’ konuklarla da karşılaşıyorlarmış....

Bu kez farklı bir şeye merak sardım… İstanbul Maçka’daki Taşlık Parkı’nda bulunan İsmet İnönü’ün atlı bronz heykelinden dönüp kentin en önemli otellerinden birine Swissotel The Bosphorus’a daldım. Güler yüzlü ve sıcacık bir karşılamanın ardından danışmak üzere concierge’deki (okunuşu: konsiyerj) Adnan Öner’e yaklaşırken bir zamanlar Ajda Pekkan’ın entelektüelizminden “Bu bir konsiyarj meselesidir” lafını hâlâ anılarımda taşımaktaydım...


Pırıl pırıl mermerlerin ve göz alıcı buketlerin kokusunun parfüm kokularına karıştığı dev lobiye doğru ilerledim. Yönetimden bir altın anahtar rozetli forma alıp üstüme giyiverdim. Bankonun arkasına geçtiğimde hemen lafa daldık. Meğerse her şeyin başıymış şu konsiyerj meselesi!

- Nedir bu konsiyerj meselesi?
5 yıldızlı otellere mahsus bir şey. Konukların giriş-çıkış işlemleri resepsiyonda yapılır ama geri kalan her tür ihtiyacını konsiyerj düzenler. Kısacası konuk helikopter bile istese biz tüm programı eksiksiz yaparız.

- Peki, neden böyle bir işe girdin. Nasıl oldu; tesadüf mü?
Aslında kamu yönetimi okudum. Açıkçası askerlikten dolayı… Ama ailemin hemen hemen hepsi otelciydi. Hilton kökenlidirler. Ben de 1977’de girdim mesleğe hem de Etap İstanbul Oteli’nde bellboy olarak. Sonra resepsiyon, rezervasyon müdürlüğü, gece müdürlüğü derken buralara geliverdik. Swissotel’e 1991’de başladım yani ikinci otelim. O gün bu gün devam. İlk zamanlarda gece müdürlüğü yaptığım yıllardan da hatırlarım sizi…

- Manidar oldu ‘gece’ deyince. Aman yanlış anlaşılmasın sonra! Edward Speck ile başladın demek. Oysa ben buranın Taşlık Maksim Gazinosu olduğu yıllardan beri hatırlarım gecesini gündüzünü. Peki, neden bekârsın?
10 yıl evli kaldım ya…

NÖBETÇİ İMAM BULDUK
- İmam nikâhınız var mıydı? Şaka tabii… Ama duyduğum şu meseleye gelelim. Bir gün otelde bir hanımın gelip senden imam nikâhı için imam istediği doğru mu?
Hem de iki ayrı vaka. Bir keresinde Sultanahmet Camii’nden getirttik. Diğerini de hemen arkamızdaki Vişnezade Camii’nden. İmamlar geldiler; bizim çocuklar da şahit oldu ve nikâhları kıyıldı. Fakat aynı talep üçüncü kez geldiğinde yapamamıştık. Artık olmuyormuş öyle bir işlem. Resmi nikâhla birlikte yapılabiliyormuş ancak.

- Böyle bir kanun mu var?
Böyle bir uygulama başlatılmış. Müftülüğe sordum ve gerçekten doğruymuş. O yüzden üçüncüyü yapamadık.

- Ne oldu sonra, zinaya mı girdi?
Yok canım!

- Ayrı odalarda mı kaldılar?
Bir kez daha kahkahalarımız patlıyor ve kalabalık lobideki tüm bakışları üzerimize çekmeyi başarıyoruz. Böylesine bir yoğunluğun içinde bu söyleşi zor ama bir o kadar da eğlenceli geçeceğinin haberini veriyor. Kimi zaman gelen misafirlerin üniformama takılması, kimi zaman da yoğun bagaj trafiğine destek olarak portörlere koşuşmaların arasında durmak yok, yola devam!

- Başka neler isterler? Var mı çılgın projeler?
Olmaz mı? Mesela adam nişanlısına evlenme teklif edecek. Bize isteklerini söyler. Bir keresinde müthiş bir program hazırladık. Boğaz’da tekne, canlı müzik, çiçekler, bir reklamda gördüğü takı dahil her şeyi... Müthiş geçmiş. Tam bir yıl sonra gelip bizim otelde evlendiler ve balayı yaptılar. Güzel şeyler oluyor yani…

- Ama burası çok kozmopolit bir dünya zinciri. Her yerden gelen var. Benim de işimde etnik olarak bakmasak da kültür ve ırklar arsında zaman zaman bayağı farklılıklar çıkıyor. Adnan Öner nasıl sıralar bu gamı? Hangi milletler bilinçli kullanıyor bu servisi?
Kesinlikle ABD’liler. Bahşişi bile zarfla sunarlar ve tip-box’a atarlar. Körfez ülkeleriyse en bilinçsiz olanlar denebilir. Ama Türkler en farklısı... Uğramıyorlar bile; eğer maç bileti lazım değilse... Pek Afrikalı profili yok. Ama kongrelere gelenler, misafir edildiklerinden sonuna dek her şeyi isterler bizden.

- Ya şikâyetler…
Bizimle ilintili olarak pek olmaz ama gittiği restorandan memnun değilse biz rezervasyon yapmış olalım olmayalım bize gelir her şey.

ALTIN ANAHTAR KİMDE?
- Peki, nedir bu altın anahtar? Ne işe yarar ne yapar?
18. yüzyılda şatolardaki butler’larda (kâhya) bulunan anahtarlardan gelen bir sembol. 1920’lerde ilk Fransızlar başlatıyor bu konsepti. Ve zaman içinde gelişiyor. Ferdinand Gillet tarafından 1952’de Paris’te kurulmuş Les Clefs d’Or (Altın Anahtarlar) adlı bir örgüt var. Bizim yurdumuzda da artık bir cemiyetimiz var, dünyaya entegre tabii ki. 2002’de başladık 2003’te kabul edildik. İstanbul’da tam 17 otelde ve İzmir Siwissotel dahil birçok otelde artık varız. Ben zaten şu andaki derneğin başkanıyım. Her hafta bir yemek yapar toplanırız. Her ay da otellerden birinde toplanır, eylem planları ve bilgi paylaşımları gerçekleştiririz. Her yıl da dünyanın bir yerinde toplanırız. Bu yıl, Londra’da gerçekleşen 60. yıl kongresinde konsiyerj denen sistemin içinde asla rekabet olmadığını bir kez daha anladık. Tüm otellerin ekipleri yardımlaşarak bilgi paylaşır ve paslaşır, yani kurumsalların da üstünde bir iletişim, hoşgörü, dostluk ve nezaket vardır aramızda. Hepimizin birbirine ihtiyacı var. Geçen gün giden bir misafir bana “Casablanca’daki şu restoranda yer ayırtır mısın?” dedi. Ben de oradaki görevli arkadaşı arayıp hallettim meseleyi.

- Bir sonraki kongre ne zaman ve nerede? Türkiye’de de olacak mı bu kongre?
Seneye Yeni Zelanda’da. 2017’de İstanbul’da toplanması için müracaatımızı yaptık.

- Binlerce insanın gelip geçtiği kalabalık bir ekiple banko arkasında üniformalı çalışmak nasıl bir duygu? Birçok önemli adam da geliyor. Nasıl bir taktikle çalışıyorsun?
Ben Oğlak burcuyum. Taşı çatlatacak kadar sabrım var. Bu, bu meslekte olmazsa olmazlar; güler yüz, temizlik, her yöne dikkat. Burada 3 sistem bilgisayar ve 4 hat telefonla çalışıyoruz. Gördüğün gibi çok yoğun bir trafik var. Bazen öyle yoğunluk oluyor ki kuyruk oluyor ve üç kişi yetmiyoruz.

- Peki ya bilmeyerek gelip olmazları isteyenler de oluyor mu? Ne bileyim tarihi eser satın almak isteyen, eskort arkadaş arayan...
Burası çok profesyonel ve güvenli bir kurum. Çok cesaret edemiyorlar böyle şeylere. Ama daha alt derecelerde girişimler oluyor. Çünkü istekler asla bitmiyor; konsiyerj’e geliyor misafir. “Sizin peynirli burgeriniz harika. Ben bunun aynısını Bahreyn’deki kardeşime de yollamak istiyorum.”

HER ŞEY MÜMKÜN
- Şaka gibi; peki, ne cevap veriyorsun?
Cheddar peynirli mi, rokforlu mu tercih edersiniz?

- Bu gerçekleşebilir mi peki?
Les Clef’s d’Or’da her şeyi mümkün kılabiliriz.

- Nasıl başarılıyor bu?
Düşünün ki önümüzde bir ansiklopedi var ve bir misafir gelip açıyor bunu herhangi bir yerinden. Ve size bir maddesini soruyor. Her şeyi bilmek imkânsız elbette. Mesela geçenlerde bir misafir geldi gülümseyerek ve çözümü çok zor bir sorusu vardı. Şunu demek zorundasınız: Bilmiyorum ama bulacağım !

- Bu ülkede hatta dünyada yaşayan en elit, en varlıklı, en ünlü insanları hemen hemen bire bir tanıyorsun. Başbakan bile önünden geçiyor ve kokusunu alıyorsun. Bu insanlardan gerek ticari, gerek manevi çıkarların ya da paylaşımların oluyor mu?
Sadece dostluk. 35 yıldır ayakta ve profesyonel olarak çalışıyorum ama maddi olarak çok kazandırmasa da tüm dünyayı kazandırıyor bana. İlk emeklilik çoktan geçti ve ikinci emekliliğe doğru gidiyorum.

- Kimi kapıcı yaftasını da vurabiliyor bu mesleği yapmak isteyenlere; ne tavsiye edersin?
Siz bir defileden çıkmıştınız ve Doğu Akdeniz’den genç bir çift de otelden ayrılırken bizden o rakama olmayacak bir limitle lüks araç istiyordu.

Ve siz onlara pasaport sormuştunuz! Oldukça hicvederek uyarmıştınız da. Ama bizlerin böyle lüksleri olamaz. Zor bir meslek bizimki, sevmeyen asla yapamaz. Dediğim gibi çok sabırlı, hoşgörülü, empati kuran, araştırmacı, bakımlı ve sürekli güler yüzlü olmak zorundasınız. Önümdeki desk aslında orada yok. O deskin benim tarafımda tüm dünya konuklarımızın emrine sunulmak üzere servise hazır bekliyor.

- Peki, var mı eğitimi bu işin?
Yeni yeni başlıyor. Mesela ben Özyeğin Üniversitesi’nde derslere giriyorum. Boğaziçi’nde de bir program var. Ama hâlâ insan faktörü çok önemli. Sadece eğitim yetmiyor. Kültür, aile terbiyesi, gelenekler ve görenekler çok besleyici.

ÜNİVERSİTEDE HOCA
- Yani yine mekteplerimiz alaylıya muhtaç. Binayla okul olmuyor. Evet, artık akademisyen kadrolar da yetişiyor ama hâlâ ara eleman sorunu çok fazla ve meslek yüksek okulları müfredatları da yetersiz.
Öğrenciler mezun olduklarında baştan beklentileri çok yüksek oluyor. Bilkent’ten bir arkadaş geldi. Genel müdür olacağını düşünmüş hemen. Demişler ki “Geç santrale.” “Ne!” demiş “Ben üniversite bitirdim.” Sonra gitmiş, başka yere orada da benzer görev sunulunca geri geldi ve yükselmeye devam ediyor burada. Tuvalette bir aksaklık görsek kat hizmetlisine haber vermek yerine biz müdahale eder sorunu çözmeye çalışırız. Burası böyle bir kurum. Her yeni genel müdür geldiğinde bizden rapor alır ve stratejilerini olan sisteme göre geliştirir.

O sırada otelin yöneticilerinden sevgili Feyza Yozgat ve ekibi yanımıza yaklaşıyor. Genel Müdür Bay Struger’in beni muhakkak bu üniformada görmesi gerektiğini ve hemen işe alacağı konusunda hemfikir esprilere dalıyoruz. 20 yılın dostlukları tüm ekiplere aile saygı ve sevgisi gibi yayılmış. Nice geceler, defile öncesi prodüksiyon kurumlarında da hep beraber sabahlamışız. Artık resepsiyon ve lobi oldukça kalabalık. Dünyanın her yerinden seçkin insanların nehir gibi akıp geçtiği ve içinden de bir mucize denizin geçtiği tek şehir İstanbul’un ihtişamlı yaşamından artık ayrılmak zorundayız. Vedalaşıp ana kapıya yöneliyorum. Arabaya bindiğimde aklımda kalan bu kez yemeği unuttuğum o nefis dondurmalar var. Güneş bir kez daha batarken diğer hayatların ışıklar altında aydınlandığı hayata bir kez daha devam ediyorum.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

69 yaşındayım, sadece yaşamak istiyorum



Barbaros Şansal bu hafta, 40 yıl önce geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatıyla Kemal’likten vazgeçen Deniz’le konuştu. 18’inde Adana’da ailesinden kaçan Deniz, İstanbul-Adana-Bursa arasında geçen yıllarını, Şengül Hamamı’ndan Mis Sokak’a, temizlikçilikten fuhuşa yaşadıklarını, 80’lerde İstanbul’un nasıl değiştiğini içtenlikle anlattı ve en sonunda da başlıktaki cümleyle özetledi duygularını: Sadece yaşamak istiyorum.

Barbaros ŞANSAL


Doğuşu Kemal, nam-ı diğer ‘Top Kemal’, yarım asır sonra yeni adıyla ‘Deniz’… Deniz ile yıllar önce neonların süslediği hayallerinin peşinden koşup, bugünlerin gerçeğine geldiği Bayram Sokağı’nda buluşup hamamın sokağından süzülerek, kuytudaki merdivenlere çömeliyoruz. Ürkek, korkak kendiliğinden lâfa giriyor…

“İnkılâp henüz olmuştu. 1961 Mart ayında İstanbul’a geldim…”

- İşin gücün var mıydı peki geldiğinde? Neden kaçtın Adana’dan?

“Git” dedi ailem. O zamanın parası 350 liralık birikimini gizlice verdi rahmetli annem. Zaten babalar asla düşünmez bunları. O yıllarda otobüs garajı Sirkeci’deydi. Ben de Adana gibi zannediyorum havayı; kısa kollarla; kibar giyimliyim hep zaten.

Adana’daki yerimiz genelevin hemen yanıydı. Arada sadece bir duvar vardı. Bazen üstüne çıkar, gelen giden erkekleri seyrederdim. Ağabeyim yakalamıştı beni. Çok da döverdi. İşte o sokaktan tanıdığım bir kız vardı İstanbul’a kaçmış... Beyoğlu’ndaki Abanoz’u da ondan duymuştum; hani İstanbul’un ilk genelevi olan. “Gideyim, gezeyim bari” dedim. Yüz lira yardım etti gelince. Kalacaktım, kararlıydım. Çıktım caddeye. Filmlerde görüyordum ama daha canlıydı, ışıl ışıldı neonlarla her taraf. Kibar insanlar, güzel mağazalar… Rüyadaydım.

ŞENGÜL HAMAMI ÜNLÜYDÜ!

- Tramvay var mıydı o zaman?

Olmaz mı? 1962’de kalktı zaten. Taksim’e yaklaştığımda, Fransız Konsolosluğu’nun yanında bir kristal mağazası vardı. Vitrinde sarışın, çok güzel bir kadın posteri... Bir baktım; Behiye Aksoy! Neyse, o günlerde Sirkeci’de 6 liraya tek odada kalıyordum. Ha, bir de Şengül Hamamı’nı duymuştum ta bizim oradan. “Hadi oğlum, çok hızlıysan Şengül Hamamı’na git” derlerdi. Sadece erkeklerin gittiği yerdi. Buldum onu da. Kapısında hem eski Türkçe hem de Türkçe yazı vardı hâlâ. Girdim 5 liraya yıkandım, paklandım ama merak var ya; etrafa da bakıyordum. Tellaklar hemen uyandı. “Düştü bir tane” dediler. Orada her şey özgürdü zaten.

O günü hiç unutmam. Sonra yine Taksim’e çıktım, gece 11 falandı. Birkaç tane gördüm benim gibi. Biri, “Gacı, nereye gidiyorsun?” dedi bana. Anlamadım önce. O şifreli dili bilmiyordum o zamanlar. Tam o sırada bekçiler geldi düdük çalarak. Onlar kaçtı, beni tuttular. Dediler, “Ne yapıyorsun sen bu saate burada?” Ben de yeni geldiğimi ve gezdiğimi söyledim. “Paran var mı?” diye sordu bana. Bende o göz var mı haraç verecek! “Yok” dedim tabii. “Hadi git” dediler.

Neyse, günler geçti; 15-16 Mart oldu. Geldiğim elbiseyle donuyorum. “Ne olursa olsun” dedim, “Ben dönüyorum Adana’ya.” Zaten topu topu 150 lira harcamışım, param da var. Atladım otobüse…

- Nasıl karşıladı ailen. Kaçmıştın ya evden?

Çok sıcaktı geri gittiğimde. Zaten herkes damda yatardı. Kız gibiydim. Bir bakan gözünü alamazdı. Yabancı erkeklerin yeleli saçlarına çok özenirdim. İlk, ağabeyim karşı çıktı, “Yine geldi mi o buraya?” diye. Anacağım, “Bak oğlum, para bile harcamamış” diye durumu idare etmeye çalışıyordu ama durdurmak ne mümkün. Kapattı beni alt odaya. “Bir yere çıkmayacaksın, kimseyle görüşmeyeceksin” dedi. Saçımı koyun gibi kırptı. Çok ağladım!

- Üzülme buna. Bizi de ha bire toplayıp saçımızı tıraşlıyordu İstanbul’da polis!

O, 80’ler... Ben o yılda çoktan kadın olmuştum. Sorduklarında genelevde çalıştığımı söylüyordum zaten. Müdüriyete de düşsen açıyorlardı, çalıştığım yere soruyorlardı. Sonra da “Tamam” deyip bırakıyorlardı.

TARLABAŞI NEZİH O ZAMANLAR

- Tekrar ne zaman geldin İstanbul’a?

İki yıl zor dayandım. Ev, geneleve bitişik hâlâ. 1962 yazıydı. Genelev patroniçesi olan komşumuzun bir kızı vardı. Adı Yüksel... Boy pos var, iki kol 24 ayar burma üstelik… Boşanmış. O dedi, “Kaçalım hadi” diye. Daha önce İstanbul’da yaşamış zaten. Hiç unutmam. Geceydi. Çantam bile yoktu. “Ben sana her şeyi alırım İstanbul’da. Sen de gördün, orada en güzelleri var” dedi. Benim de canıma tak etmiş, “Tamam” dedim. Tam 500 lira verdi. Özel taksi tuttu, kaçtık. Yolda, “Sana manikür yaptıracağım, pedikür yaptıracağım” diye hep anlatıyordu. Adlarını bile duymamışım… “Nedir ki onlar?”

Neyse… Geldik Tarlabaşı’nda onun bildiği bir yere. Ama o zaman Tarlabaşı şimdiki gibi değil. Aileler Rumlar, Ermeniler hep; çok nezih. Şimdi Allah kahretsin, bırak ‘rahatsız olur mu’ diye düşünmeyenleri ve kötü kötü bakanları, bıçaklamak ve öldürmek için peşine takılan ne idüğü belirsizlerle dolu.

Birden bire iki kedinin vahşi kavgasının ortasında kalıveriyoruz. Çığlıklar atarak kapışan hayvanları sakin bir edayla ‘pist’ diye ayırıp uzaklaştırıyor, gelen geçenlerin farkına bile varmadığımızı bizlere garip bakışlarından anlıyorum. Ceketli bir adam ve yaşlı bir transseksüeli ‘gizlice pazarlık yapıyor’ diye algıladıklarını konuşup gülüşüyoruz. Ama Deniz’in asıl hikâyesi burada başlıyor. Dilerseniz okumayı bırakın. Çünkü bu kez başka bir hayatın yaşanışı, tokat gibi yüzümüzde patlamaya hazırlanıyor…

Bileziklerinden bozdurdu Yüksel. Feriköy’de ev tuttuk. Bana, “Hadi, sıra çalışmaya geldi” dedi. “Ne iş yapacağım ki ben?” dedim. İmam Adnan Sokağı’nda, Ateş Kulüp vardı, sonra Parmakkapı’ya taşınan. Orada başladı çalışmaya. Patronla konuşup “Bu da kuliste çalışsın, zararsızdır” dedi… “Peki” dediler. Her gece başka sanatçılar geliyordu. Mesela Tanju Tamara’yı ilk orada gördüm. Hayat Mecmuası’ndan başka yerde görmemiştim... Koç gibi kadındı...

Çok geçmeden Adana’daki eski manitası buluverdi bizi. “Çabuk” dedi, “kaçıyoruz.” Apar topar atladık bir taksiye, nereye gideceğiz belli değil. Şoför anladı durumu. Dedi ki, “Sizi Bursa’ya götüreyim.” Yıl 63. Vardık bir otele, eski püskü ama hemen yerleştik. Kız, iki bilezik daha bozdurdu. O yıllarda gasp falan yoktu. Ne olduysa 80’den sonra oldu.

“KADER YOK” DERLER YALAN!

Ben de çıktım bir akşam, Kültürpark’ta takılıyorum. Malum, rahat durmak yok. Bir adam bana “Pışt pışt” dedi. Konuşmaya başladık. Nerede kaldığımı sordu. Ben de söyledim, anlattım yaşananları... Aldı beni, geldi otele baktı. “Burası size uygun değil” dedi. Aldı bizi hemen. Çok kibar ve düzgün adamdı zaten. Yerleştik, Sabah Pansiyonu’na. Tüm çalışan kadınların kaldığı yerdi orası. Kültürpark Gazinosu ve Moulin Rouge’un kızları da oradaydılar. “Kader yok” derler. Kolumu sokayım, o kaderin ağzına! Çocukluk arkadaşlarımı gördüm orada! Kadın olmuşlar, pavyonda çalışıyorlar artık ama değişmiş hepsi.

O zaman Emniyet Amiri de Adnan Çakmak; Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni. Pansiyonda kalmak için oraya her gün imza veriyordum. Güzel iş yapıyordu, Yüksel. Gidip geliyorduk. Ben de kuliste tabii. İstanbul Radyosu sanatçısı Semra Ersözlü’yü de ilk orada gördüm yakından. Bir boş günümdü. “Yüksel” dedim, “Ben bir gezeyim.” Aşağı indiğimde ne göreyim! Pansiyonun altında kereste mağazası. ‘Kaya Müren’ yazıyor! Zeki Müren’in babasının iş yeri... Derken, henüz akşam olmuştu. Yüksel’i de tanıyorlardı ya, bizim evden telefon açmışlar; “Nasıl?” diye annem sormuş. Tam da o zaman sülüsüm geldi. Askerlik yani…

BİR SUBAYA ÂŞIK OLDUM

Dişleri dökülmüş, ağzında yanan cigaranın titrediğini görüyorum. Sohbete başladığımızdaki korkular kaybolmuş, yerine çaresiz ve saf bir yürek atışı var. Matlaşmış göz bebekleri merdivenlerin altındaki çöp konteynırında takılı. Kolumu atıyorum omzuna. Öylesine bir ara veriyoruz bir müddet. Ağlamıyor. Henüz yıkanmış sarı saçlarını toplayıp maşa tokayı ensesine takıveriyor. “Boş ver” diyor, “devam edelim...”

Bursa’daki garajdan bindim otobüse. Kaşlar alınmış, eller manikürlü. Süslüyüm, herkes bakıyor. Asılan, takılan... Ama şimdiki gibi değil, nazik insanlar. Adana’dan ‘ilmühaberi’ aldım. Gittim askere Manisa’ya... 6 ay kaldım. Güzel şehirdi. Eğitim bitti ve dağıtım var ama subaylar yollamıyor. Kıpkırmızı dudaklarım, bembeyaz dişlerim, pembe tenim, gür saçlarım… Zümrüt gibi çocuktum, ışıl ışıl. Bir gün dolaşırken bir komutan gördü beni.

“Gel buraya” dedi, “sen neden dağıtıma gitmedin?” Ben de “Üstüm göndermedi” dedim. Çağırmış onu, hemen sormuş. “İt iti ısırmaz tabii ama hadi” dedi, “hazırlan.” Önce Menemen’e gittim. 4 ay da orada kaldım. Bir subaya âşık oldum çok fena. O da bana âşık. Durum anlaşılınca beni yolladılar Edirne’ye. Ama aşk her yerde var! Mezarda bile hem de, adı ‘aşka mezar…’

Orada çaktırmadım kimseye. Genel ev ve pavyonlarda öğrenmişim her şeyi. Bir asteğmen vardı, bir de onbaşı. İkisini de idare ediyordum. Bir gün karargâh bölüğüne binbaşı geldi. Beni görünce, “Bu ne duruyor burada?” dedi. “Hemen” dedi, “seni hastaneye gönderiyorum, yazsınlar raporunu.”

SİZİN GİBİLER MİS SOKAKTA

“Aman komutanım” dedim, “ailem öldürür beni.” Yatırdılar psikolojide 3 ay. Sonra da ‘hava değişimi’ yazdılar 3 ay daha. Tabii, o arada saçlar uzadı. Tekrar Adana’ya geldim. 68’deydik. Ağabeyim yine isyanlarda. 300 TL para geldi askeriyeden. Kumanya bir de.

Amerikalıların eskilerini alırdık orada ama bu günkülerden bile kaliteliydiler. Tadat (sayım) zamanıydı, akşamüstü siyah kumaş pantolon, bluz, saçlar atkuyruğu; geldim terhisimi almaya bölüğe. İçtima verecekler. Girdim koğuşa, asılıyor subaylar. Tanımadılar beni. Neyse, bitti gitti o günler… Askerlik bitti, hayat başladı. Tabii duramıyorum artık. Her yeri görmüşüm, değişim başlamış. O zaman bana Orhan subay, “Sizin gibiler Mis Sokağı’nda takılır” diyordu. Yeniden hedefim İstanbul Beyoğlu’ydu. Sonra İzmirli Jilet Nejla ve Tekirdağlı Hüseyin girdi hayatıma...

- Sonra neler değişti hayatında? Nasıl geldik bu günlere?

Adana’da sünnet olmuş Musevi bir çocuk vardı. İlk onlara geldim. Annesi de hayat kadınıydı. Anlıyordu durumlardan yani. Çok iyi insanlardı. Yanlarında kalmaya başladım ama kira ödemem lazım, çalışmam lazım… Ne yatak var, ne yorgan... Rezilliğim tuttu, mektup yazdım ağabeyime. O da yolladı her şeyi. Gittim, aldım ambardan. Bir de mektup içinde. “Sakın bir daha buralara gelme, orada kal” diye... Ev sahibimiz köklü aile, Bulgar asili… Hani kaçanlardan. Derken, bir gün iki yırtık kızla tanıştım. Onlar ayarlıyordu artık işleri malum.

Biri rahmetli İzmirli Jilet Nejla öteki de Tekirdağlı Hüseyin... Derken, takılmaya başladık. Eve bile gidiyoruz ama çocuk sesini çıkartmıyor. Mahalle de tanımıştı beni. Herkes seviyordu. Vagon Blö, Şehrazat, İstanbul gibi kulüpler var; bir türlü beceremiyordum parayla fuhuşu. “Emeğimle çalışacağım” dedim. Temizliğe gitmeye başladım evlere. Bir gün kapı çaldı. “Kalk” dediler, “Sana kısmet kondu, Şişli’ye; eve gidiyorsun.”

EVLERDE TEMİZLİK YAPTIM

O devrin zengin apartmanı Sadıkoğlulları’na götürdüler. “Bir aylığına iş yapacaksın” dediler. Servet Nakipoğlu vardı, armatör. Onda başladım çalışmaya. Ceyda Hanım da, Erkut Taçkın ile evli o binada o zaman. Çok temizim, pırıl pırıl yaptım binayı. Daracık pantolonlarla çalışıyordum. Kapıcı kıskanıp şikâyet etti… Mecburen düştük yeniden. Başladım Bayram Sokak’ta çalışmaya…

- O zamanki müşteri profili nasıldı? Var mıydı böyle apaçi, saldırgan, varoş ya da kapkaç ve yaralama…

İnsandılar ve ödemelerini de yapıyorlardı. Bizimkiler de çanak tuttu. Yeni gelenler adamlara hap içirip soymaya, jilet atmaya falan başladı. Doğu’dan gelen lubunyalar yaptı. 80’ler sonrası karıştı işler! Bülent Ersoy’lar, Ertaç Ünsal’lar, Serbülent Sultanlar’dan sonra yasaklar geldi. Toplum bize düşman edildi. Aliş’in Ülker Sokağı’nda randevuevi açmasıyla bozuldu belki de her şey. 83’te başladı savaş. Şimdiki Türkiye Gazetesi Hastanesi’ olan Bulgar Hastanesi’nde ameliyat oldum 73’te. Düşün, Behiye Aksoy da karın gerdirme ameliyatını orada oldu, bitişiğimde.

Nereden nereye… Bir arada hoşgörüyle yaşardık. Fakir-zengin ayrılmazdı. Artık paran varsa her şey mubah, yoksa sadakan bile günah. O yılların meşhur dansçısı Kudret Şandra bile az körüklemedi bu savaşı. Bir gazetede çıplak resimlerimi bastılar. “Sana, bakacağız, yardım da edeceğiz” dediler sonra aramadılar bile. Hayattan beklentim kalmadı bu yüzden. 69 yaşındayım ve sadece yaşamak istiyorum kendimce. Benim de yaşama hakkım var. Olacak o da inşallah bir gün elbette…

Çapanoğlu Sokağı’nın merdivenlerinde sıcacık bir sarılmanın ardından ayrılıyoruz. Arkama bakamadan, başım eğik vaziyette iniyorum parke taşlı yola. Ana caddeye doğru, ağır aksak yürürken kafam bir kez daha karışık çünkü onu dışlayan ailesi bile, gelip onun evinde yaşamış, borç almış hatta kefil edip yalnız bırakmış… Nasılsa insan insan olmayı asla yaşamadan anlayamazmış…

24 Ağustos 2012 Cuma

SİVRİ DİLLİ, YUMUŞAK KALPLİ BİR BARBIE: BARBAROS ŞANSAL

Sosyal medyadaki sivri diline tezat bir kişiliği var aslında. Naif, samimi ve bir o kadar da sevgi dolu. Çoğu şeye de muhalif muhalif olmasına ama dinlediğinizde haklı gerekçeleri var . Elbette herkes gibi, seveni de var hiç hoşlanmayanı da… Esas olan şu ki gördüklerinden duyduklarından ötesine, sadece kendi duyularına güvenen bir terzi yamağı olmanın mutluluğu içerisinde yaşıyor. Kendisini uzunca bir süre yanlış tanıtan medyaya ise tepkisini sanırım cümleleriyle ortaya koyuyor. Öylesine akıcı ve dolu içerikli ifadeler kullanıyor ki bana sadece yorumsuzca röportajımızı yayınlamak kalıyor.

IŞIL EVRİM AKGÜN



Seninle ilgili çok şey yazılıyor, çiziliyor… Biraz da kendinden dinleyelim, nasıl birisin?

Ben kendimi nasıl anlatayım? Bu çok zor bir şey… Sabahları aynaya baktığında kendinden korkan, bugün yine ne haltlar karıştıracaksın diyen biriyim. Aslında naif, insanları, hayvanları, taşı toprağı seven, tabiat anaya aşık kendisi gibi bir adamım! Farklı görünüyorum belki, çünkü yıllarca medyadan çok çektim, hep ‘’nöbetçi agresif’’ gibi gösterildim. Mesleğimin içindeki ve gösterilmeleri nedeniyle bana da bu yakıştırıldı. Ama öyle olmadığı hele şükürki anlaşıldı. Görüp duyduğumuz her şey yalan! Keşke kör ve sağır olsak… Kokladığımız, dokunduğumuz ve tattığımız her şey ise gerçek ve unutmuyoruz. İşte ben de 5 duyusuyla yaşamaya çalışan başkalarının söylediklerini önemsemeyen biriyim. Kendi doğrularım ve çizgimde ilerliyorum.



YILDIRIM MAYRUK’UN SÖZLERİ KANUNDUR!

Peki Barbaros, kimseden akıl almıyor mu? Yok mu fikrine önem verdiği birileri?

Tek kişi var o da Yıldırım Mayruk, o ne derse benim için kanundur! Önsezileri çok güçlüdür, söyledikleri mutlaka çıkar. Zaten Türkiye’de sözleri önemsenecek dikkate alınacak pek kişi de olduğu söylenemez. Elbette geniş bir çevrem var siyasetçi, sanatçı, sanayici kıymetli dostlarım… Ama onları sadece dinlerim yine kendi bildiğimi yaparım.

Transfobik yakıştırmasına ne diyeceksin?

Transfobik, değil mi ben… Bir eşcinselin transfobik olması bir ülkenin siyasi tablosunun bölünmüşlüğünün en açık göstergesidir. Maalesefki ülkemizde başkalarının başarısızlığı ve mutsuzluğu üzerine mutluluklar ve başarılar kurulmaya çalışılır. Ben Ankara’daki ‘’Pembe hayat’’ derneğinin yönetimindeyim ve onların hakları için her zaman mücadele verdim. Sonra bizim Bülent Ersoy’la bir polemiğimiz oldu ki 40 senelik arkadaşımdır. İnsan kendi arkadaşıyla istediği şekilde konuşabilir. Ve derneğin içindeki bölünmüşlük nedeniyle transfobik ilan edildim. Ve beni Erol Köse ile birlikte ‘’hormonlu domates’’ ödülüne aday gösterdiler. Halbuki ben daha önce hormonlu domatesi başkasına veren adamım. Sonra tabikii zamanla benim hakkımdaki kararın yanlış olduğuna karar verildi. Ödülü almadım.



Hormonlu domates ödülü nedir, kimler layık görülüyor?

Türkiye’de transfobi, homofobi vs. cinsel ayrımcılık yapan bu tarz beyanlarda bulunan kişilere LGBT tarafından verilen bir ödül. Hormonlu domatesinde ortaya çıkışı Erman Toroğlu’nun bir televizyon programında ‘’Hormonlu tavuk yerseniz öyle olursunuz’’ ifadesi. Ben aslında bir ‘’altın salatalık’’ onur ödülü koyulmasını istiyorum. Aslında elimde olsa hepsine çoban salatası ödülü verirdim. Nedense bizim coğrafyamızda belden aşağısı ile çok ilgilenilir çünkü belden yukarısı dolu adam çok az. Söylenene ceza veriliyor, eyleme ceza verilmiyor. Bu tıpkı şuna benziyor, birisinin annesine küfür edersen para ya da hapis cezası var ama birinin annesine tecavüz ederseniz serbestsiniz! Dolayısıyla benim 3. Yargı paketinin yardığı hukuk sistemiyle ilgili sıkıntım var sağda solda çıkan dernek haberleriyle değil.

Eşcinselim diye açıklama yapmanın sebebi ne? Genelde bu konuda pek konuşulmaz…

Hiç saklamadımki ben bu durumu. Bu açıklamam tamamen doğaçlama oldu, Okan Bayülgen’in programında. Konu şuydu; Artık sanatta heteroseksüelliğin iktidarı yıkıldı mı? Diğer konuklar kem küm kem küm konuşmaktan çekiniyorlar. Sözler yalan söyler, gözler de hatta bazen yalan söyler ama gözlerin içindeki özler asla yalan söylemez. Bizler birbirimizin bir bakışından anlarız tercih ve eğilimlerimizi. O sırada Okan’a bit tweet geldi, o stüdyoda kim gerçeğini açıklayacak kadar delikanlı? Diye… ‘’BeeeeeeNNNN’’ diye bağırdım. Benim kızım da var, bayan arkadaşlarım da, kadınlarla hiçbir sorunum yok. Saklayacak bir şeyim de… Türkiye’de eşcinselliğin ne olduğunu inceleybilmek için bir toplu taşıma aracına binmek, parklarda dolaşmak ya da sahillerde gece dolaşmak, saunalar, hamamlar size bütün referansları verir. Oradaki adamlar iğne oyası ya da börek tarifi almıyorlar. Daha çok yakın bir süre önce jartiyerli transparan gecelikli bir Ankaralı avukat 5 yıldızlı bir otelde ölü bulundu. Eşcinsel , düz cinsel ,yan cinsel gibi ayrımlara karşıyım. Aslında kadın-erkek ayrımına da karşıyım. Türkiye doğduğunda vatandaşlarına cinsiyetlerine göre renkte nüfus kağıdı veren tek ülke. Bu tamamen ayrımcılık ve ötekileştirmeye girer. Herkes vücudunu kullanma hakkına sahip, ben de bunu yapıyorum.

FELSEFE ÖĞRETMENİMLE ÖPÜŞÜRKEN MÜDÜRE BASILDIK, ADAM EVLİYMİŞ, MÜDÜR DE BENDEN HOŞLANIYORMUŞ!



Tahsil yaşamında çok sık okul değişimi var, uyum sorunun mu var?

Hepsinden atıldım, takdir ardından tasdik şeklinde. Aksine fazla uyum sorunum var benim. Hiç unutmuyorum lisedeyken felsefe öğretmenim vardı ve ona acayip aşıktım. Bakışmalar, heyecanlanmalar… Sonunda cesaretimi topladım ve bir aşk mektubu yazdım ona, bir süre sonra beni yanına çağırarak öğretmenler odasına götürdü. ‘’Ben de sana boş değilim’’ dedi ve dudaklarıma yapıştı biz ateşlice öpüşürken odaya okul müdürü girdi. Tabi hemen toparlandık ve kısa bir süre sonra felsefe öğretmeninin okuldan ayrıldığını öğrendim, meğer adam evliymiş, çocukları varmış ve bana asıl ilgisi olan okul müdürümüzmüş. Ben bu hayatın içine doğdum yani yapacak bir şey yok…

Medyatik misin sence?

Medya unsuru buluyorum kendimi ama medyatik asla. Biliyorsun ulusal basının çoğunda yasaklıyım zaten. Haberlerinde adımın geçmesi bile yasak. En son yaptığım büyük defilede Show TV defileyi yayınladı ama finaldeki benim ve Yıldırım beyin görüntülerini vermedi. Sadece Aydınlık gazetesinde bu defileye yer verildi.

İKTİDAR BANA BASKI YAPIYOR



Yasaklanmanın nedeni…

Candaş, yoldaş ve paydaş olmadığım için belki… Çok ilginçtirki ben siyasette değil, magazinde yasaklıyım. Mesela kraliçe dediğimiz bir popstar, magazin müdüresi bir hanımın çocuğunun okul masraflarını karşılıyor. Ben böyle şeyler tabiki yapmıyorum. Tabi muhalefet bir adam olduğum için de olabilir. Yayın grupları mecburen göbek bağlarından dolayı iktidara bağlılar, iktidarın bana yaptığı baskı da ortada. Cep telefonu bile kullanamıyorum. Teknik takipler, organize işler bir de bunlarla uğraşıyorum. Ben sanatçıyım kırılıyorum böyle şeylere. Enteresan bir konu da şu; iyi ya da kötü hiçbir haberimin yapılmaması. Mesela beni bir adamla öpüşürken bile görseler haberimi yapmıyorlar. Patronlarının muhabirlere yaptığı baskıya karşıt onlar da bana bu hakkı veriyorlar.

Yemekteyiz ardından Bugün ne giysem programı… İkisinde de sorun yaşadın…

Program çekilirken anladımki orada başka bir tezgah dönüyordu. Benim de kendime göre haklarım var evime girdiler, iş yerime girdiler vs. sözleşme de yapmadılar. Ben de yayın hakkı vermedim. Araya Sacit Aslan girdi ve beni ikna ettiler, yayınlamalarına izin verdim. Hatta o yarışmada herkes 300 tl yemek parası alırken ben bu parayı kabul etmedim. ‘’Ben misafirlerime başkasının yemek yedirtmem’’ dedim. Bugün Ne Giysem’e gelecek olursak Nur Yerlitaş’ın ayrılmasıyla Caner Erdem benden rica etti, ben de daha önceki gerginliğimiz böylece sonlansın diye kabul ettim. 30 bölüm için sözleşmiştik ama 20. bölümün sonunda bir gece yarısı tüm eşyalarımı toplayıp programı terk ettim. Caner Erdem bey de zaten bana o tarz bir mesaj attı. Çünkü ne Nur hanım ne ben yeterli değildik o program için bilgi ve tecrübe olarak. Biz elbise satıyoruz, diğerlerinin ne sattığını ben hala çözemedim. Yanımda jüri diye bir hanım vardı İvana, zaten o Nur hanım için ‘’Beni çok kıskanıyor o şişman, benim kalçam ve bacaklarım çok güzel’’ dedi. Zaten o hanımefendi kalça ve bacaktan ibaret, üstünde 3 kelime Türkçe var çünkü. Hakan beyi zaten bu sene tanıdık biz. Onun hikayesini ben Ajdar’ınkine benzetiyorum zaten. Saten dokuya saten kumaş diye konuşan bir arkadaşımzı kendisi. Onun maalesef moda, tekstil , dikiş-nakış bilgisi yok. Programla yaşadığım soruna gelecek olursak, programın dekorunu ben sağlıyordum. Bir gün stüdyoya geldiğimde benden izin alınmadan bir makarna reklamı çekiliyordu. Ve İvana’yı çekerlerken ‘’Yanında Barbaros Bey varmış gibi konuş’’ dediklerini duydum. Ben bu duruma itiraz ettim program içerisine advetorial alınacaksa benden ve Hakan beyden de izin alınmalı diye. Sonra tüm eşyalarımı toplayıp programı terk ettim, ‘’Tazminat ödemeniz gerekir’’ dediler böyle bırakırsanız, ‘’Hesap numaranızı verin’’ dedim. Paran kadar konuş derler adama çünkü ben patronum onların hepsi orada çalışan. Neticede o grubun patronu Mehmet Emin Karamehmet benim kapı komşum. Ortakları Murat Vargın’ın kızının gelinliğini ben hazırladım, ben bu insanlarla oturup sohbet eden biriyim. Show TV’nin hiçbir sosyal imkanını kullanmadım kendi şoförüml e gidip geldim programa. İçeride 8-9 programlık bir ücretim kaldı onu da almadım, bahşişim olarak kalsın diye.

İVANA’NIN SERMAYE LALELİ’DEN

Siren Ertan, Deniz Berdan ve İvana Sert modacı kimlikleriyle medyada fazla öne çıkarılıyolar gibi…

Siren’ı onlarla karıştırmamak lazım onunki bir başarı hikayesi. Örnek alınacak bir hikaye nereden nereye… Deniz terbiyeli bir kız ama hiçbir zaman bir Siren ya da İvana değil. Ivana’nın sermaye Laleli’den geliyor. İstanbul’a gelip mankenliğe başlayışı, yıllar önce iççamaşırı defilesine çıkması vs. İvana bana şunu hatırlatıyor 1971 yılında tepebaşındaki Cumhuriyet Gazinosu’nda imamın karısı Sevtap Çetinkale mini etekle sahneye çıkmıştı. İvana’nın şöhreti bana onu hatırlatıyor.

Gülben Ergen, Sibel Can gibi ünlüler kilolu oldukları için kıyafet yapmıyormuşsun, doğru mu bu?

Bunun kiloyla ilgisi yok hem bizim müşterimiz zengin, zengin insan kilolu olur. Sadece biz sahne kıyafeti dikmiyoruz artık. Biz Yıldırım beyle anneanne-anne-kız aile kıyafetleri dikiyoruz. Bizim müşterilerimiz buraya geldiğinde bazı kişileri burada görmekten hoşnut olmuyorlar. Çünkü bir şekilde o hanımların hayatındaki bazı kişilerle masumane de olsa ilişkisi olmuş olanlar var içlerinde ve müşterilerimiz onları burada görmeye tahammül edemiyor. Ayrıca sahne kıyafetine ter bulaşıyor ve benim müşterilerim terleyen kişiler değiller. Bir de şöyle bir durum var Sibel Arna gibi birinin eleştiriler yaptığı bir ülkede ben elbisemi onların tezgahına koyamam. Çünkü eleştiri yapan kişiler benim elbisemin olduğu yere giremezler.

Şu Barbie lakabınla ilgili ne söyleyeceksin?

Yakın arkadaşlarım bana öyle söylüyorlar, çünkü bacaklarım çok güzeldir özellikle de mini şortla. İnanın erkekler bile dönüp benim bacaklarıma bakıyorlar. Aç parantez kapa parantez değiller, sütun gibiler maşallah!

Yıldırım Mayruk’la çalışma yaşamın nasıl başladı?

Biz 22 yılı geçtik. İhtilal döneminde 9 sene yurtdışında yaşadıktan sonra İstanbul’a adaptasyon sorunu yaşadım. Adana’ya bir arkadaşıma misafir gittim, yemeğe Mersin’e gittik. Sahilde yürüyüş sırasında eşcinsellerin, transeksüellerin, ailelerin bir arada mutlu şekilde yaşadıklarını gördüm. Ve oraya yerleştim. Gıyaben birbirimizi tanımamıza reğmen Yıldırım beyle tesadüfen tanıştık. ‘’Niye çalışmıyorsun, aylak aylak geziyorsun’’ dedi. Atölyesine davet etti beni ve o gün atölye çok kalabalıktı. ‘’Sen şu kumaşı biçki masasına ben gelceğim’’ dedi. Ben düz ipliği düz kenara getirince işe alındım. Yıldırım bey o sıralar 55 yaşındaydı ‘’Ben ilk defa bunu doğru yapan birini görüyorum’’ dedi. O gün bugündür terzi yamağıyım.

KENDİ İSMİNİ BEĞENMEYEN LAKABIMI MI BEĞENECEK?

Birçok ünlümüze sıfatlar, lakaplar yakıştırıyorsun. Kırıcı bir davranış değil mi?

Eğer bir insan ironi malzemesi oluyorsa bu kırıc değil bilakis gurur vericidir. Mesela benim ortaokulda lakabım horozdu, herkese diklendiğim ve saçım yüzünden. İbik gibi dururdu. Madam Kartie idi ilerleyen yıllarda lakabım çünkü bu altın çakmakların gazı bitince doldurmaz denize atardım, maddi durumum çok iyiydi. Londra’da lakabım Turkish Delight idi. Elton John bile bana sen de mi Turkish Delight’sın diye sormuştu. Hem niye rahatsız oluyorlarki ünlülerimizin çoğu zaten kendi ismini bile kullanmıyor takma isimlerle ünleniyorlar. Kendi isimlerini bile beğenmeyen insanların lakaptan rahatsız olması normal.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Bayram Metrosu

Usulca ayrıldık Kabataş’tan, kozmopolit yolcu ile dünyanın her yanından.

Teğet geçince yanık Haydarpaşa’dan

Eski iskeleye vardık Kadiköy’ün enkaz olmuş meydanından.



İn in bitmedi uzun, ithal yürüyen merdivenler.

Kalgadon’un eski madenlerini de nasıl olur bilmezler.

Hep ters yöne koşan çoluk çocuk,

lunaparkta bile adamın böylesine dur derler.



Gerçekten dev bir yatırımdı.

Öyle dev ki bütçesi dudak uçuklatırken 40 dakikalık yolu 32 dakikaya indiriyordu.Ama nedense ne Ataşehir ne de diğer yeni yerleşim yerlerine uğramaya olanak vermiyordu .

O kadar çok koridor, granit, merdiven vs. vardı ki sanırım trenlere pek yer kalmamıştı.



Akşam saatlerinin dinginliği ile denizler altında 20 000 fersah derinliğe ulaşırcasına istasyona vardım.

Bomboş koca alanlar daracık perona açıldığında ise şaştım kaldım.

O ne kalabalık? Sürekli bağıran bir görevli 500 evler minibüsü muavini gibi avaz avaz halkı ilerlemeye zorluyordu..

Bağırtılar çığlıklar içinde vagon perona ancak varıyordu.

Ve asıl yolculuk şimdi başlıyordu.



İçindeki yolcular, davar sürüsü gibi kapılara yüklenen insan selinden içeride sıkışıp kalmıştı.

İlk çatışma zaten böyle başlamıştı. Koşarak yer kapanlar adeta lunaparkta dönme dolap sefası edasındaydı. Bir kenara ilişip usulca izlemeye başladım.



Henüz hareket etmiştik ki karşı sıradaki kadın yanındaki adama kalk diyerek “bayan yanı” uyarısı yaptı. Malum namus meselesi vatanı sarmıştı.

Yaşlı beyefendi sessizce kalkıp üstelik mahçup bir tavırla hemen uzaklaştı.

Durumun vehameti birazdan ortaya çıkacaktı. Ortada dolanan küçük çocuğunu adamı adeta kovan kadın kaptığı gibi boşalan yere attı ve altını değiştirmek için yatırdı.

Öylesine bir koku yayıldı ki, vagonun o bölümünde resmen kimse kalmadı ve kirli bezi de oturduğu koltuğun altına büyük bir pişkinlikle sakladı!!



Yolcu profili dehşet vericiydi burası İstanbul değil sanki başka bir ülkeydi.

Henüz bir kaç istasyon geçmiştik ki Yenisahra denen yerde kendimi dışarı atmak zorunda kaldım. Bitmeyen merdivenlerden kademe kademe yer yüzüne yaklaştıkça çalışmayan merdivenleri kilitli asansörleri görünce şaşa kaldım.

Ve hiç bir yerin ortasına çıktığımda bir kez daha kalakaldım. Ne taksi ne otobüs durağı vardı, karşımda koca bir E5 duvarı beni karşıladı …



Bir kez daha sorguladım İzmir’in iki misli rakamına yapılan sistemi.

Bu kent bunca rezilliği hak eder mi?

Belliki her duvar bir reklam geliri.

Hep sorduğum soru yine aklıma geliverdi.

Ederi kadar bedel mi bedeli kadar eder mi ?



Tramvay, raylı sistem, metro, finüküler, feribot, şehir hatları, teleferik, tüp geçit, biraz halk otobüsü, deniz taksi ve metrobüs de verdik, yanında İdo ve Ulaşım AŞ.

Lale desenli seyahat müstehak mı bu kentte habire Akbil basıp soyulan herkese?

14 Ağustos 2012 Salı

BİRKAÇ MEHMET



Peki ya binlerce Ayşe?

Gözbebeklerim donuklaşmış bakıyorum yarınlara.
Akıl tutulması yaşamakta olan bir toplumun tam ortasındayım.
Penaltıya kilitlenmiş milyonlar ekranda,
Oysa ben kaçırılan Millet vekilinin arkasındayım.

Yobazın zihninden gelen alay,
Bakır tencere zehirler eğer yoksa sathında parlak kalay.

İstesem manzumeye bağlar sayfalarca yazarım da,
Nedense içimden gelmiyor bu ara.
Biri çıkmış "birkaç şehit asker için meclis mi toplanır?" demiş.
Hem de nasıl doğru demiş.
Şimdi mübarek ayda, iftar davetleri varken ne gerek var?
Bu sıcakta meclisin açılması düşünün ki ne masraf bak ekonomik istikrar?
Her yerden uçacak, gelecekler.
VIP terminallerinde yiyip, içecekler,
Escortlar ile de gezecekler.
Sonra aydınlatma, soğutma, su ve güvenlik...
Çok para harcanır siz boşverin !

Nasıl olsa sosyal paylaşım sitesinden yönetiliyor bu devlet.
Açıklamalarını oradan yapıyorlar yerli yersiz beyinler et.
Orada da ifade kolay yazılır ‘’haddini bil terbiyesiz’’
Nasılsa hepimiz biriz ama hepimiz keriziz!
Madenci göcük altında, mehmet ise artık cemevinden sallama,
Hilary gelmiş ayağa ey d*llama anlasana

Boşver!
5 çayına toplansın pahalı çantalı kadınlar,
İftarda hurmalar nasılsa çekirdek mi ayıklar?

Hayal oldu bizim boru hattı nabucco?
Nikah şahidiydi Berlusconi düğün töreni Sanders Sons & Co. yolunda.
Şimdi Musul-Kerkük-Lazkiye hattı devrede,
Sıfır sorun gerçekleşti bak cephede.

Ölmüş birkaç Mehmet,
Buraya kadar hepsi iyi de,
Beş milyon çocuk gelin Ayşe,
Kendi rızasıyla NÇ,
Spastik kızın babası da tecavüz edince,
Doğan kızlarımız artık anne olamıyor, damızlık olarak kullanılsınlar diye!

12 Ağustos 2012 Pazar

Akıllı kadın güzel görünür

Barbaros Şansal, bu hafta yılların usta makyözü Oya Tolga ile konuştu. Birçok siyasetçi ve starın makyajlarını yapan, filmler ve defilelerde çalışan Tolga, kendi adını taşıyan stüdyosunda verdiği kurslarla deneyim ve bilgisini gençlere aktarıyor. Saç ve makyajı birbirinin metresi olarak gören Tolga, Türk kadınlarının artık pek kendini göstermediğini, gösterenlerinse abartı tuzağına düşüp çok ‘fazla’ olduğunu söylüyor.

İstanbul Beşiktaş’ta; Spor Caddesi’nden Valide Çeşme’ye ulaştığımızda İstanbul’un en karakteristik binalarından biri olan Deniz Apartmanı’na giriyoruz. Bir üst kata ulaştığımızda üstat Oya Tolga, sıcacık gülüşüyle kapıda karşılıyor bizi.

Pırı pırıl makyaj stüdyosuna girdiğimizde, cıvıl cıvıl öğrenciler ve kocaman sakin kedilerle buluşuyoruz. Bizim Oya Hanım’la tanışmamız çok eskilere dayanıyor. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in merhume kızı Ayşe Kısakürek’in modayla uğraştığı yıllar hâlâ gözümün önünde. Oytun Turfanda’nın koreografisi yaptığı Hilton Oteli Balo Salonları’ndaki defile anılarımızı yâd ederken Oya Tolga hemen lâfa dalıyor.

“Evet, yıllar sonra Yıldırım Bey, seni bana tanıştırmaya getirmişti. Ben de yıllarca hep dost, şeker bir arkadaşı sorgulayıp durmuştum. O çocuk nerede acaba diye?”

- Ha ha, evet… 1980 sonrası, mecburi sürgün yıllarıydı.

O günü hiç unutmam. Yeniden karşılaştığım günü. Resmen uçmuştum sevinçten.

ÇİRKİN ŞEY GÖRMEK İSTEMEM

- Çok anımız var ama hemen sormalıyım, bilmeyen olur diye: Oya Tolga kim?

İçsel olarak sevgi dolu, her şeyi seven, güzel olana bayılan bir yaratık. Güzeli görmek, bulmak isteyen bir insanım yani. Beni hiçbir şey mutsuz etmesin isterim. Mesela çirkin bir şey görmek istemem.

- Onun için mi makyaj yapıyorsunuz?

Belki de. Bak, bunu hiç düşünmemiştim. Hep şunu haykırmak istemişimdir; “Akıllı bir kadın güzel görünür!”

“Ben çok akıllı, entel bir kadınım; güzel olmam gerekmiyor.” Yok öyle bir şey. Güzellik ve bakım daima öncelik sağlıyor toplum içinde. Zaten doğadan gelen güzellik, güzellik değil artık. Çünkü alışılmış bir güzellik kılıfı da var. Nasıl ki vücuduna göre kıyafet giyiyorsan, yüzünün de karakterine göre bakımlı olması lazım. İşte bu yüzden eğitim veriyorum. Düşün ki siz gidip birine makyaj yaptırıyorsunuz. Bakalım o siz misiniz? Ama sizi siz yapan bir makyaj, daimi kullandığınız bir şeydir. Anatomik yapınıza uygun düşen bir makyajın temelini bilmek zorundasınız. Sabah başlanan bakım şöyle devam eder: Gündüz alışverişe bile giderken kullandığınız bir çizgi, onun üstüne ilave edilenlerle kokteylden geceye uzanır... Aşamalı olarak tabii bu çizgiler. Anlamak çok basit aslında. Makyajla gittiğiniz bir yere bir de makyajsız gidin. Gösterilen ilgi ve alakadan hemen anlarsınız. Yani bu iş hafife alınacak bir kaporta boyası değil.

HD KAMERALAR AZAP GİBİ

- Bu yüzden mi televizyonlarda makyajsız kimseyi göremiyoruz yani? Saygınlık için mi boyanıyorlar?

Televizyon makyajı tamamen bir teknik zorunluluk. Hele şimdiki HD kameralar ‘Allah’ın gazabı’ gibi... Bir böceğin en incecik tüyünün bile göründüğü bir teknik var. İnsan üstünde korkunç sorunlar yaratıyor. Ona göre özel malzeme kullanımı da gerekiyor. Çok büyük bir sektör. Neredeyse gıda sanayi kadar bütçeler var.

- Ama zaten dünyayı farmakoloji ve kimya monopolleri sayesinde yönetiyorlar. Desenize ‘yüzümüze gözümüze de bulaştılar.’ Siz, yıllardır moda dergilerinden reklâm filmlerine, defilelere dek sınırları aşmış bir üne sahipsiniz. Ama madem yüzgöz olduk bir de plastik makyaj uzmanlığınızı sormalıyım?

Daha çok uzun metrajlarda kullanılıyor. Hani ben güzellik meraklısıyım ya, bir insanı yaşlandırmak tersime geliyor. Ama profesyonellik söz konusu olunca mutlaka yapılacak. Mesela beni kan tutarmış. Hiç bilmiyordum. Gülriz Sururi ile daha önce Edith Piaf’ın da oynadığı müthiş performanslı filmin işindeydik. Orada yine önceden erkek oyuncu Marcel Cerdan’ın canlandırdığı bir rol de vardı. Ayıp olacak şimdi aktörün adını hatırlamadım. Boksör karakteriydi. Yumrukları yedikçe yüzü gözü kan revan içinde kalacaktı. Kayıtları kameradan izlemeye başladım. Nasıl göründüğünü kontrol ederken, başım döndü fenalaştım. Sevmiyorum öyle işleri ben; güzelliklerin aşığıyım. Ha, bir de Nevra Serezli’ye bir cadı makyajı yapmıştım. Çok gülmüştük. İnsanın değişimini seviyorum. Asla dövme yaptırmam bir de ha… Değiştiremez ki onu insan.

O arada zarif çiçekli porselen fincanlar tazeleniyor. Biraz ara verip kızların birbirlerine makyaj uyguladığı eğitim bölümüne geliyoruz. Binanın serseri kedisi ‘Arap’ da daireye dalmış ve ortalık bayağı bir karışıyor. Tekrar her şey yoluna girdiğinde, masa başındaki yerimize dönüyoruz. O arada duvarlardaki resimler yaşanmışlığın adeta belgeleri olarak bize bakıyorlar.

ZEKİ MÜREN’İN KUMRU HANIMI

- Bakıyorum da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sakıp Sabancı, Ajda Pekkan, Zeki Müren ve diğerleri sanki bizi dinliyorlar. Kimler geldi, kimler geçti?

Sayın Demirel mi? Çok enteresan. 97 ya da 98’de çekildi o fotoğraf. Nazlı Ilıcak’ın haftalık bir programı vardı televizyonda ama imza tarihi 2011. Çünkü ancak o zaman gönderebildik birbirimize. Zeki Müren’e gelince, o benim dostumdu ve bana hep ‘Kumru Hanım’ derdi. Şimdi her kumru gördüğümde onu hatırlarım. Bir de ses kayıtları var hâlâ saklarım. Telesekretere bıraktığı mesajlarda bile, o ne Türkçe, o ne ahenk! Mesleğimin en önemli tarafı bana kimsenin ulaşamadığı insanları tanıma ve dost olma şansı vermesi; ki bunlara sen de dâhilsin. Daha 17 yaşındaydın ve senin nerelere ulaşabileceğini herkes fark etmişti. Bu da senin farklı ve garip beyin yapın. Ortalığı çorba edip tekrar düzeltip yepyeni bir lezzet üretiyorsun.

- Çok teşekkür ederim, mahcup oluyorum ama biz sohbete dönelim. Malûm her yerden görsel kirlilikle sarıldık ya… Biraz da günümüze, yani Türk kadınına bakalım. Şu aşırı estetikli, aşırı boyalı, sadece aksesuarla giyinen çanta-ayakkabıyı moda sanan kadınları konuşalım…

Kardeşim Alpay, Paris’te yaşıyor 25-30 senedir. Türkiye’yi çok özlüyor üstelik. Fransız vatandaşı artık. Ziyarete geldi. “Çok özledim Nişantaşı”nı dedi. “Hadi, bir gidip kahve içelim. Havasını teneffüs edeyim.” Ben biliyordum aslında ne olacağını. Koklanacak hava yok artık orda. Türk’e dair bir şey de yok. Ağır kokuyor. Neyse gittik, oturduk, bir şeyler içiyoruz. Bir kadın geçti. Gayri ihtiyari baktık ama bahsetmedik bile, sohbete devam ettik. Arkadan bir kadın daha geldi geçti. Aynı kadın bir daha geçti, bir daha geçti… Bir kez daha geçince ikimiz de göz göze kaldık. “Hayır” dedik, “Bunlar aynı kadın değiller ama aynı gibiler.” Sanki aynı kadın, ayrı ayrı giysilerle geçiyor gibiydi. Tek başıma olsaydım, “Oya artık sen yaşlanıyorsun” derdim ama ikimiz de aynı şeyi hissettik. “Bunları kim bu hâle getiriyor?” diye sorduk birbirimize.

DOĞAL VE TAZE GELİNLER

- Bu benzerlik ahlâkta da erozyona yol açıyor. Kadınlar bu kadar birbirine benzeyince erkekler onları karıştırıyorlar sanırım. Ama biz masumiyete dönelim, yıllardır ortak çalışmamız olan gelinler var. Her yeri, al pul, yeşil-mavi boyalı, kan kırmızı dudaklı makyajlar görüyoruz. Nedir gelin makyajı?

Evet, çoğunlukta bu var. Senede 250 bin çift evleniyor. Ama çok azı bunun farkında ve doğruyu istiyor. Çok doğal ve taze kalınması şart. Yok gibi davranılan bir teknik. Benim en büyük özelliğim silinceye dek hiçbir şey olmamasından ve bozulmamasından anlaşılıyor. Zeminin hazırlanması, tonlama, dekoltenin bütünü gözler ve dudaklar... Yani gelini gören “Ne kadar güzel makyaj” derse iş kötüdür. “Ne güzel bir gelin” derse iş başarıya ulaşmıştır. Nasıl ki sizler elbiseyi ikinci cilde çevirirken, ben de makyajı ikinci cilde çeviriyorum. Yeni bir moda türetmişler. Geliyorlar, “Demo yapıyor musunuz?” diyorlar. “O ne demek?” diyorum, “Prova makyajı” diyor. Olur mu böyle şey? Elbise yok, baş yok, saç yok, makyajı görelim beğenirsek yaptıralım? Ben o heyecanı nasıl yaşarım ki ortada düğün yokken?

- Ha ha! Çok komik. Siz bir burnumu ameliyat edin, beğenirsem yaptırırım gibi yani... Bizde de çok var öyle densiz. Her sektörde de var zaten. Fikir hırsızlığı, bilgi hırsızlığı doğal hale geliyor. Ama dikkatimi çeken bir şey daha var. Kapalıçarşı’da bile dünya markaları kozmetik zincirleri açıyorlar ve her yer makyaj uzmanı doldu. Her yerde de açık parfüm ya da acayip ucuz ve kalitesiz ürünler satan mağazalar var. Nedir sektörün durumu?

Çalıştığım büyük firmalar var. Bunlar akıllı davranıp doğruyu buluyorlar. Diğer meslektaşlarımdan beni ayıran en belirgin özellik kozmetikte de yıllarca çalışmış olmam. Her sürecinde bulundum.

- Ama metrekareye üç modacı, iki ‘imaj maker’, dört PR’cı, birçok blogger, moda fotoğrafçısı falan düşüyor artık? Nedir bu niteliksizlik?

İnşallah onlar da öğrenir ve daha iyisini yaparlar. Geçmişinde bilgi, teknik, yatırım yoksa ancak birileriyle kavga ederek gündeme gelirsin. Benim için ‘demode’ bile dediler. “Artık yaşlandı” dediler. Bir buluşun, teknik bilginin geçmesi asla mümkün değildir. Tekerlek yuvarlaktır. Bunu söylerken, bu işi bilmediklerini açıklıyorlar.

O arada kızların dersi de bitiyor. Kısa bir sohbet arasına daldığımızda 10 yıl önceden; Alanya’dan tanıdığım bir genç kızın da orada olduğunu öğreniyorum. Dayısının düğünündeyken nedime olduğu zamanları ve benim haylazlıklarımı yâd ediyoruz. Kızlar ayrıldıktan sonra aklımda olan birkaç soruyu daha planlarken, beyaz kedi kucağımdaki yerini de alıyor.

- Makyaj da kostüm gibi, tiyatro ve operayla başlayan bir sanat. Hatta insanlık kültürünün en eski makyajları masklarla belgeli. Çok üzülüyorum sanata yapılan bu saldırılara. Bir de kandırmacalar da var ortada. Nasıl örnekleriz?

Sorma Barbaros… Bu hepimizi üzüyor. Mesela, “Fondöteni fırçayla sürün” diyen var. Fırça üreticileri yapıyor bunu üstelik. Yahu malzemenin yarısı fırçaya yapışır ve atarsın sonunda o fırçayı. Baz makyajlar sadece ve sadece elle uygulanmalı. Sünger de, bakteri üretir doğru kullanılmazsa.

BİR ÇİZGİ ÇOK ŞEY DEĞİŞTİRİR

- Yeniden Türk kadınına dönelim. Dünyayla kıyasladığımızda durum ne?

Eskiden Avrupalı kadın çok bakımlıydı. Yurtdışına gittiğimde, sokağa çıkarken bile titizlenirdim. Eksik ya da bakımsız kalmaktan korkardım. Küreselleşme ve göçlerle Avrupa’da da bakımsız, karma garip toplum oluştu ama Beyrutlu kadınlar hem çok şık hem de çok bakımlılar. Bu oluşumlar sanatta tam tersini sergiliyor maalesef. Bizdeki çıkışlar farklı. Bizim kadınlarımız, çok özel olmalarına rağmen piyasada yoklar. Piyasaya çıkanlar kendilerine abartılı bir şey yapmayı yeğliyor. Çok fazlalar. Çok gösteriş seviyorlar.

- Saç ve makyaj, karı-koca mı?

Metres gibiler. Aşkları ölmez. Düşün. Doğru tonları bir araya getiremezsen kaos çıkar. Doğru şeyleri doğru yerlere koymak için özen gösterilmelidir. Bir göze çekilen çizgideki yanlış, yaşlı ve üzgün ifade yapabileceği gibi, doğru çizgi; mutlu, güçlü ve sağlıklı bir bakışı belirginleştirir. Ben hep öğrencilerime, “Gözleri doğru yere koyun. Yerine yerleştirin” derim. Elbisede beli, göğsü, doğru yerine koymak gibi. Topuzu doğru toplamak gibi. Göz ve çene arasındaki mesafe uzunsa, yana doğru gölgeleyip aşağı doğru çekerek ancak doğru etkiyi yapabilirsin. Yalnız bir konu var, Türk kadını kaşlarını yok ederek bütün güzelliğini imha ediyor. Kaş asla üstten alınmaz, küser! Üstteki ince kılları iple alarak kaşı adeta köse ediyorlar. Kaşlar alttan alınarak düzeltilir ki yukarı doğru kalksın ve üstteki tüyler güçlensin. Zaten böyle yapınca da bir müddet sonra tamamını kaybediyorlar ve dövme yaptırmak zorunda kalıyorlar. Onun da rengi atınca, ya kırmızı, ya lacivert garip bir çizgi kalıyor geleceğe. Doğa en doğruyla yaratır. Daha fazlasını isterken ellerindekilerden de oluyorlar. ‘Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’ işte.

Kaş yaparken göz çıkarmamak için artık ayrılmam gerektiğini anlıyorum. Sıcacık bir dostluk ve harika duyguların içinde Deniz Apartmanı’ndan çıkıp, Valide Çeşmesi’nin köşesindeki hunharca budanmış asırlık çınarın gölgesini arıyorum. O bile çıplak ve yapraksız kalmış. Yakıcı güneş alnıma boncuk boncuk ter koyarken, otobüsüm geliyor. Semtten midir bilinmez, ter kokmayan temiz bir otobüse binerek yoluma devam ediyorum…

DÜZELTME

AKŞAM Pazar’da 22 Temmuz 2012 tarihinde yayınlanan ‘Buradaki çocuklar mı spastik, yoksa sistem mi?’ başlıklı haberimde Metin Sabancı Spastik Çocuklar ve Gençler Eğitim Öğretim Rehabilitasyon Merkezi’nde kalan Oya Aydın’la konuşmuş; ‘Elim Elimde Derneği’ne değinmiştim... 9 Ocak 2007 tarihinde, tarafları Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK), Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı (TSÇV), Hacı Ömer Sabancı Vakfı (VAKSA) ve Türk Spastik Çocuklar Derneği arasında ve ayrıca Devlet Bakanı Sayın Nimet Çubukçu’nun da parafe ettiği bir İşbirliği Protokolü imzalanmıştır. Bu protokolle söz konusu rehabilitasyon merkezinin tarafların katılım ve desteğiyle 10 yıllık periyotlarla işbirliği halinde hizmet vermeye devam edeceği kayıt altına alınmıştır. Bu nedenle haberde geçen ‘yakın bir gelecekte’ ifadesinin yanlış anlaşıldığı ortaya çıkmıştır...

Aynı haberde, merkezin içinde yer alan TSÇV’ye ait okuldaki çocukların eğitim ücretlerinin bilgisi de yine bir yanlış bilgi nedeniyle eksik verilmiştir.

Barbaros Şansal

7 Ağustos 2012 Salı

BİR KÜÇÜK YAZI

Ah rantiye ve sömürü düzeni
Yaslanın önce şöyle bir arkanıza.
Azıcık uzaklaşın klavye ve ekrandan
Farz edin ki okumuyor ve dinliyorsunuz bu metni.
Şimdi usulca kapatın gözlerinizi.
Ve saklayın sözlerinizi.
Çünkü yazının sonunda söyleyecek söz kalmayacak.

Yasal süre artık sona eriyor.
Çağdaş belediyelerimiz tüm kaldırımlarda sarı benekli engelli geçiş taşları yerleştiriyor.
Hem Avrupalıyız hem de Avrupa'ya karşıyız ya.
Sanırım alınan kredilerin son kullanma tarihi ancak geliyor.
Ara sokakları ise pek bilemiyorum.

Ama bu kez İstanbul'un göbeğinden, Taksim'den sesleniyorum.
Hani Alman sefaretinden yokuş aşağı İnönü Caddesi'ne kıvrılıp Dolmabahçe yönüne indiğimiz, üzerinde Büyükşehir Belediye Başkanlığı Fen İşleri Genel Müdürlüğü'nün dahi olduğu caddeden. Askeri hastanesinin çok yüksek merdivenlerinden dolayı hiç açılmayan ana girişinin tam önünden. Üstelik İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nin yönünden.

Öylesine hummalı ve itinalı yapılıyor ki ben bile gözlerime inanamıyorum.
Önce rampanın eğimi hazırlanıyor. Sonra da varsa kilit yoksa levha taşlar onlarca metre geriden sökülüyor. 4 ya da 6 adet 50x50 sarı kaplama benekli taş kaldırımla asfaltın sınırı olarak yeniden ve eğimli yerleştiriliyor. İki başına da siyah alüminyum, tepesi ise kromaj belediye belgeli adeta birer cüce sancak direği dikiliyor... Buraya kadar güzel. Peki ya sonrası?

Bu sistem, tüm dünyada körler ve engelliler için kullanılan bir yönlendirme aslında. Benekli olanlar geçiş sınırı, yatay paralel yivliler ise yönlendirici olarak kullanılıyor. Beyaz baston yivi hem tekerlikli hem görmeyen ise yiv aralıkları ile güvenli ulaşımı sağlıyor. Peki ya İnönü caddesinde?

Bence tamamen gösteriş olsun diye. Belediye binasına gelmeden ilk önce trafik ışığı ile karşıya yönleniyorsunuz üstelik bir daha aynı kaldırım sırasına geri dönmemek üzere. Zaten belediyenin binasına ulaşmayı başarırsanız o kadar çok basamak ve yarık var ki caddeden gitmek zorundasınız.

Deveye sormuşlar: "Hörgücün neden eğri?" Demiş: "Nerem düzgün ki?"
İşte ben de bu pazar kazulet park otel inşaatının önünden Ömer Avni parkı yönüne doğru yürümekteydim. Yepyeni sarı uyarı taşlarının çoğu kırık ve yetersiz olduğundan oldukça da dikkat etmekteydim. Bu dokular normalde kaymaz ve silikonlu dokulardan yapılıyorlar. Ama bizde sanırım onun bile Çin malı var.

Henüz ne olduğunu anlayamadan bir anda havalandım. Yan yokuşa devrildiğimde sol dizim sol dirseğim ile ancak fren yaptım. Yardıma koşan güvenlik görevlileri zar zor beni ayağa kaldırdı. Üstümü başımı silkeleyip şaşkınlık içinde yürümeye çalıştım. Henüz uzaklaşmıştım ki sol parmağımdaki ağrıyı anladım.

Sonuç;
Bu kış yerinden çıkan kaldırım taşı sağ ayağımın bilek çapraz bağlarını kopartmıştı. Bu sefer de sol el serçe parmağım kırılıp beni bir kez daha uyarmıştı. Bir dahaki sefere ya boynunu ya kafanı kıracakasın.
Ah rantiye ve sömürü düzeni sen ne zaman adam olacaksın?

Şimdi açın gözlerinizi ve doğrulun yerinizden.
Dönün klavye ve ekrana.
Nasılsa daha okunacak ne çok makale var bunun yanında.
Söz sizde!

Gulu gulu dansı!

Zulu kabilesi kulaklarına havayolu şirketinin plastik bagaj etiketini küpe yaptıktan sonra açlık dalgasını da gördük.

Grev hakkı alınıp sms ile kovulmaya da sövdük.

Somali’den Kenya’ya imar karşılığı bağışlarla, sağlık, eğitim ve güvenlikte adeta diktatördük.



Irak ile gelmişti ya karakış.

Meğerse özgürlük ne kadar da ırakmış.

Kan gölüne düşünce ayın aksi, bir milyon ölü vardı ama kim ne kadar anlamış?



Zaten Tunus, Libya ve Mısır ile başladı bahar.

Kimse anlamadı ki asıl adı sonbahar.

Sırasıyla Somali, Bahreyn, Yemen.

Pastırma yazındaki bile oluyor bak Çin malı çemen.



Hadi gulu gulu dansı yapalım.

Biraz da kendimize bakalım.



Suudi, Katari, Türki..

Bu dansın ritminde asla yok divandan Fuzuli.

Yürü servi revanım gidelim sadabade, böylece deyyuslar da gelir belki bugün sadede.



Çingene çalıyor Kürt oynuyor deyimi

Adı yamukrasi olmuş sisteme vermiş ehili

Bir de leş bakan başında hem de ticarete meğilli

Zennube dansözü kılıklı ucube de aynı sahnede değil mi?



Kaçınız bilir Bamileke imanını?

Sinop Akçam’daki sığınma limanını..

Alevi, Sünni, Caferi arası dağılan dimamızı..

Gök kubbeye nazire eden artık beton kubbe.

Bir de düşünün yarınki yakılacak çıramızı.



Spor ve sanat dansta birleşir.

Dima, ima ile zenginleşir.

Karşı gelen aritmi beşeride leşleşir.

Nasılsa dokunulmaz olunca her hak Yakoben’e beleştir…



Vazgeçmiyorum hayatta kalma savaşımdan.

Düşündüğüm dilde sevişip düşmanımın dilinde savaşmaktan.

Ederi kadar bedel mi, bedeli kadar eder mi ahlak?

Bir sürü ihanet içinde izler ancak boşa bakan her ahmak..



Her gece dans etmek isterim rüyamda.

Çünkü gündoğumu alacakaranlığa kuşanmakta.

Bir de karabasan gün batımı ile donanmakla.

Kabusun sulusu dansın gulusu yaşamanın gurusu.

Kul artık pul olmuş sus pus oturmakta.

5 Ağustos 2012 Pazar

Osmanlı Hanedanı da artık azınlık sınıfında

Louvre’da çalışmış bir mimar; ‘eşcinsellik vizitesi’ almış ilk psikiyatr; sanat koleksiyonu sahibi bir hattat... Son Osmanlılar’dan Tunç Gan Osmanoğlu’yla kendisini, ailesini, Osmanlı’yı ve bugünü konuştuk.

Sıcak mı sıcak bir gün. Ömer Avni Parkı’ndan kıvrılıp çok eskiden doldurulmuş bir bahçeye doğru yol alıyoruz. Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesi… Tunç Gan Osmanoğlu’yla sohbetteyiz. Osmanlı Hanedanlığı’nın son aile üyelerinden… Ailesinin geçmişteki imkânları olsaydı, bu röportajı onlara ait olan Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonunda, Sevr porselenleriyle gerçekleştirirdik. Artık bilet alıp girmek zorundayız. Hemen saat kulesinin yanındaki, adı görgüsüzce ‘cafe’ yazılmış ‘kahve’ye yerleşip sohbete başlıyoruz. Hattat sanatçısı, mimar ve koleksiyoner olan Tunç Gan, şimdi psikiyatri ve psikoloji dalında hekimlik de yapıyor. Üstelik Türkiye’de eşcinsellik vizitesini Sağlık Bakanlığı’ndan onaylatan ilk kişi.)

- Nereden aklına geldi bu homoseksüel terapi?

Benim eşcinselliğimle ortaya çıktı. Mimarım ve hattat sanatıyla uğraşıyorum. Çocukken hep şunu hayal ederdim; Mimar olup yuvamı yapmak sonra da hekim olup kendime bakmak. Şimdi hekim de oldum.

- Yuvanı yaptılar mı peki?

Yaptılar. Muhteşem yuvalarım oldu.

Her zamanki haylazlığımızın kahkahaları, bahçedeki herkesin dikkatini çekince personel de bize bakmaya başlıyor. Mahcup bir tavırla servis elemanından bir portakal suyu ve soda rica ediyoruz, daha kısık sesle devam ediyoruz…

- Basında bunun tartışması bile oldu. ‘Pahalı’ dendi senin bu terapiler için, nedir bu gürültü?

Klinik psikoloji olarak 485 TL’lik bir vizite ücreti varken 225 TL’ye indirttim. Birçok meslektaşım gibi kayıt dışı çalışmadığımdan vergi yüküm ağır oluyordu. Gürültülük bir konu yok yani ortada.

3 CİNSİYET VARDIR

- Devlet hastanelerinde ‘eşcinsel terapi’leri yapan bir servis var mı?

Yok, olması da sanırım mümkün değil?

- Neden? SGK var ya artık?

Mevcut olan tüm reformlar, bu topraklar üzerindeki tüm değişimler ve tüm kurulan ülkesel düşlerde, maalesef bu düşleri kuranlar bu düşleri gerçeğe çevirenler; eğer eşcinselsen hep bundan korkup kaçtılar.

- Yani bu 16 devleti kuranlar içinde eşcinseller de mi var diyorsun?

Düş; kadın ve erkeğin bütünlüğüyle kurulan bir durum. Hepimiz X ve Y kromozomlarından ibaretiz. Bunu psikolojide ayrı bir noktaya koymak gibi bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla eşcinsellik bir seçim, tercih ya da hastalık değil. Bu bir oluş ve yönelim. İnsanların cinsi olmaz, cinsiyetleri olur. Dolayısıyla üç cinsiyet vardır. Eşler, aynı cinsiyet içinde olanlar ve birbirlerinden farklı olup üremek adına bir araya gelenler.

1000 YILLIK OSMANLIYIM

Neyse ki Almanya’dan gelen iki çocuk, yanıma gelip bir hatıra fotoğrafı çektiriyor. Almanca konuşmam karşısında çok mutlular. Tam o sırada siparişimiz masada. O da ne? Kapağı açılmış vaziyette bir soda şişesi? Ne bardak var, ne kamış... Saray bahçesine pek yakışmış! Hemen rıhtımda hazırlanan iftar masalarına gözümüz takılıyor ve nasıl bulduğunu soruyorum. Tunç Gan monarşiden gelen esprili anlayışıyla, “Bizim zamanımızda yoktu bunlar” diye espri yapıyor ve anlatıyor:

“Saray bahçesinin rıhtımındaki şu ucuz görgüsüzlüğe bak. Yaldızlı sandalyeler, beyaz polyester örtüler, bronz şamdanlar… Ne feci…”

- Louvre Müzesi’ndeki restorasyon çalışmalarında tek Türk mimar olman tüm bunları görüyor olmandan kaynaklanıyor olabilir mi? Bize biraz kendini anlatır mısın?

“Benim anne tarafım 500 yıllık”, “Baba tarafım 700 yıllık”, “Bilmem nerelere uzanan asaletim” diyerek kanal kanal gezenler, gözü sürmeliler de var. Ben 1000 yıllık bir ailenin ferdiyim. Eski saray hizmetçilerinin, dekorasyon-tasarım diye ortalara dökülenlerini infial içinde izliyorum.

- Tamam, tamam. Zaten kritik bir mekândayız. Balyan kardeşlerin yaptığı; hiç bir sanat anlayışı, değeri bulunmayan ucube sarayın yanında…

Hem soruyor, hem susturuyorsun ama! Artık halkın malı olan bu sarayın 30. localardan tut da, 500. Yıl Vakfı yemeklerine, bir gazetecinin kırkıncı yıl kutlamasına, hatta Urfalı terzilerin büyük salondaki defilesi için bile halka kapatıldığı günler de gördü burası. Kristal şamdan da o zaman kırılmıştı zaten.

LOUVRE’U RESTORE ETTİM

- Tamam, boş verelim sarayları. Ülke zaten belediye ve gevrek sarayı… Nedir bu saray merakı?

Bir ülkede bu kadar çok saray olursa, özlenenden, ihtiyaç duyulandan fazlası ve gösteriş merakı doğuyor. Louvre Müzesi’ndeki restorasyon çalışmalarımda daha da iyi anladım. O arşivleri, eserlerin restorasyon aşamalarını görünce bizde bir problem olduğunu anlıyorsunuz. Bizimkisi görgüsüzlük. Toplam 3 tane sarayımız var aslında. Topkapı, Edirne ve Tahta Saray. Diğerleri Osmanlı Hanedanı’nın kalmadığı yerler. Gerçek saraylar çok az ve arşiv yok, Osmanlı’nın izi yok…

- Aşk olsun, tüm televizyonlarda çatır çatır tarih programları var. Diziler her yerde. Hediyelik eşyaları var ya hani. Nar ve kaftan denizinde geçilmiyor ortalık. Genetiğinde Osmanlı taşıyan biri olarak nedir bu ticaretin Osmanlı’ya merakı?

Narlı kaftanlı bir Osmanlı yok, hiç olmadı. Bunun altında kompleks olduğunu düşünüyorum. Aslında Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi’nin var olmasını sağlayan bir yapıydı. Çok da sivrileşip isimler zikretmek istemiyorum. 11 yıldır basına hanedanlıkla ilgili hiç beyanat vermedim. Üstüne üstlük şimdi seninle konuşuyorum. Cumhuriyet dediğin de bir Osmanlı zaten. Bir yarıştırma söz konusu olamaz. Ama hanedanın bıraktığı tüm güzellikler göz ardı edip sadece popüler kısmı ile uğraşılıyor. Bir Kısım Osmanlı düşünürünün hâlâ ‘ye ye bitmez’ bu ülke dedikleri. (Damat Ferit değil yani.) Dedelerden birinin üç ay sonra çürümüş olan cesedini kaçırmaya kalkışan bile oldu Osmanlı’da... Her neyse, senin soruna dönelim. Osmanlı’ın 600-700 yıl dünyaya hükmetmesini bir kenara bırakmalım. O devlet kendi dilini, kendi dinini ve kendi cinsiyetini koruyarak; başka din, dil ve ırkların; hatta tercih ve yönelimlerin hepsine saygı gösteren bir yapıydı. Bugün ‘İslam, İslam’ diye ortalarda dökülenlerin, gerçek tarih kitaplarını okumadığını görüyoruz. Şeriat denilen kavramın aslında bir noktadan bakıldığında Osmanlı’dayken ne kadar demokratik yapıda olduğunu görüyoruz. Osmanlı’nın bunu uygulamadaki en önemli silahı eğitimdi. Ortada bir ırk var ama birçok imparatorluktan, birçok coğrafyayla inanılmaz bir kültürel dirsek temasında olan; düşmanını bile kendi naif diliyle uyaran bir üsluptu.

Kafamda sormak istediğim çok fazla soru var ama çok da özeline girmekten çekiniyorum. İroni haline getirdiği polyester pembe şalını bir başına sarıyor, bir omzuna… Şaşkın bakışlar ile kaynatmaya devam ederken hesabı da istiyorum.

Hoş, bana da durmadan açıyorlar da, peki sana neden dava açıyorlar? Sen ne yaptın? Öncelikle çekirdek aile yapısındaki rantlardan olsa gerek. Bazı şeyleri konuşmam zor, konuşamam da… Bu ülkede belli bir noktadan sonra yaşayamayacağımı biliyorum. Ne yapmam lâzım? Bugüne dek oluşturduğum sanat koleksiyonlarımı ve ailemden gelen arşivlerimi, heykellerimi yaptığım hatlarımı değerlendireceğim.

ÖRTÜNMEM İRONİK

- Niye örtünüyorsun?

Bu ülkede, sokakta yürürken dimağımı kaybetmek istemiyorum.

- Korunmak için mi örtünüyorsun?

Hepimiz onun için örtünmüyor muyuz aslında? Cinsel ve dinsel nedenlerle bedenimizi korumak adına… ‘Endu derun’ bir konu. Ben cinsel ya da dinsel anlamda örtmüyorum. Tamamen zihinsel amaçlı bir ironi…

Hesabı ödüyoruz. Ticari taksilerin girmesi yasaklanmış. Otoparka yavaş yavaş lüks araçlar dolmaya başlıyor. İftar için ayrılmış bölüm bir çubuk ve kayış sistemiyle sessizce kahveye kapatılıyor. Yaldızlı örtülere vuran güneş sırmalarda kararırken, hurmalar ve çorba kaşıkları masalara yerleştiriliyor. Toparlanmadan önce son bir hamle daha yapıyorum.

- Yetkin bir ağız olduğun için soruyorum. Nedir bu Osmanlı Bankası meselesi?

Bankalar caddesindeki bina, önceleri Osmanlı Bankası olarak müze hizmeti veriyordu. Bir yorum yapamam, çünkü ben de bilmiyorum ama bir şekilde Garanti Bankası’na verildi. Osmanlı Vakfı muhakkak ki konuyla ilgileniyordur. Devir alınacağı konusunda ciddi yazışmalar var. Zannediyorum ki Osmanlı Hanedanı da artık azınlıklar sınıfına düşürüldüğü için bir takım varlıklar geri isteniyor. Nasıl ki ruhban okulu gibi başka bir dinin tapuları veriliyorsa, bugün Bartholomeos bile dış ülkelerde Bizans Devlet Başkanı olarak mor kurdele ve mavi mühürle protokolde karşılanıyorsa durum gayet açık görünüyor. Belki biz görmeyiz ama Osmanlılar’ın da mülkiyetlerini geri almak adına kendilerini bu sınıfa sokacaklarına şahit olunur. Gerçek Osmanoğulları burada yoruma açıktır. Nasıl ki Çırağan, -ki aslında bir Emevi Sarayı’dır- sözde restorasyon adı altında sahipleri şüpheli bir kuruma nasıl verildiğini, iskanı olmayan bir yere kazulet bir binanın nasıl yapıldığını gördük (Kempinski). Harem duvarından çınarların kesilerek nasıl kapı açıldığını gördük. Bodrum’daki mezarların harap edilerek sökülerek taşındığını gördük. Bu sarayın ahırlarının olduğu yere de kapı açıldı. Mevcut olan tüm belgeler ve arşivleri de kayıp.

- Osmanlı’dan intikam mı alınıyor yani?

Osmanlı’dan imtina ediliyor Barbaros. Bu ülke Cumhuriyet’e geçişte İsmet İnönü ile bile ilgili herhangi bir konuyu konuşmazken, bırak Osmanlı arşivini, artık ülkelerin ve halkların sıfır sorun diye birbirine sokulmaya çalışıldığı bir yerdeyiz. Sıfır, sıfır yani WC.

Usulca kalkıp yatay güneşte birkaç fotoğraf almak için önce ana kapıya varıyoruz. Yoğun trafiğin olduğu caddeye ulaşırken Dolmabahçe’nin önündeki kaldırımların ne kadar dolguyla yükseltildiğini ve çürüyen çınarları izliyoruz. Kalabalık trafiğin içinde, yollarımız artık ayrılıyor. Kendimi Ömer Avni merdivenlerine; yukarı atarken, nefes molalarımda arkamı dönüp eski başkent İstanbul’u defalarca izliyorum.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

SUÇLU KURBAN GERÇEĞİ

Masum şeffaf don muydu?
Bir kez daha koltuk arkalığımı dik duruma getirip kemerimi bağladıktan sonra Sabiha Gökçen’den Zürih’e doğru bulutları geçerek gökyüzüne tırmanmaktayız. Bu kez bambaşka bir bayrama hazırlanmaktayız. Tabii ki konu kurban olunca, dünyaya rezil olduğumuz, 26 kişinin tecavüz ettiği, hatta yüce adalete göre 13 yaşındaki yetişkin ve cinsel rızalı N.Ç. yerine bakalım yine daha nice rezillikleri atlamaktayız... Ne üresinlere ne de Üzmezler’e pek bakmayız. Nasıl olsa hepimiz kuş beyinli ve balık hafızalıyız. Yoksa zaten biz, dünya toplumlarındaki en çakma vicdanlı ama satılık ahlaklı değil miyiz?

Bayramlık ağzımla mı yazmalıyım yoksa ahmaklık mı sunmalıyım kararsızım. Kendimi asıp yazımın sonunda dehşet verici o ibretlik tecavüzü bir kez daha hatırlatmalıyım. Çünkü mantığın durduğu; adaletin guguk, hukukun ise buruk olduğu bir zaman kanalizasyonundan geçiyoruz...

Yurdumuz maalesef ki hayvanlara tecavüzde dünyada en ön sıralarda ve bu fiilin yüzde yetmişi büyük şehirlerde bulunmakta. Sadece at, eşek, inek, kedi, köpek değil kirpi, ördek, tavuk bile kurbanlar arasında yer almakta. Sebebi ise belki de eğitim-uygulamada Uganda’dan bile geri olduğumuzdan kaynaklanmakta.

Geçtiğimiz yıl, sevgili Tuna Arman ve Tuna Bayık önderliğinde 5199 sayılı kabahatler kanununda yer alan, hayvanlara uygulunan şiddet ve tecavüzü bir nebze olsun engellemek ve daha ağır ceza olması gerektiğini kamuoyu oluşturarak devlete anlatmak için megafon elde, tam 50 gün Galatasaray’da imza toplamıştık. 250.000 imza hâlâ Kanunlar Daire Başkanlığı’nda turşu oladursun, bir başka Kurban Bayramı’na daha ne yazık ki yine dehşet görüntüleri içinde ulaşmaktan geri kalmadık.

Anadolu Yakası’nda beş bine satılan büyükbaşı Avrupa Yakası’nda sekiz bine satıp, bir de köprüleri hayvan geçişine kapatıp, angusla angut zihniyet arasında yapılan ranta savaş açmayı atlasak da, üstüne üstlük caddeleri ve parkları kan gölüne bulasak da, hatta bu görüntüleri 30 perakende haber adına ana haberlerde baba baba halka dayasak da, unutulmaz olan o hikâye size bir başka gerçeği hatırlatır sanıyoruz...

Daha birkaç ay geçmemişti ki çöp kutusunda hukuka göre çocuk olan, garip oğlanın dâhiyane becerisi kesik başın ardından yine İstanbul Etiler’de ölü bir Kamerun papağanı bulundu. Zavallı kanatlının o durumu gerçekten içimize acı doldurmuştu. Veteriner kliniğinde yapılan otopsi sonucu ise gerçeği suratımıza hukukun bir başka hain tokatı gibi vurmuştu...


Anlaması ve inanması imkânsız olansa papağanın tecavüz sonucu ölmesi ve sokağa atılmış olduğuydu. Daha da vahşi olanı ise kadavranın içinde bulunan spermlerin birden fazla erkeğe ait oluşuydu...

Evet biliyorum şu an kanınız dondu.
Ama suçlu kurban gerçeği,
Ucu kaçmış yobaz uçkur değil de,
Sadece sapkın hayallerdeki masum şeffaf don muydu?