Mavi gömlekliler ordusu
Şaklaban demişken, Taklamakan çölünden bahsetmiştim.
Aslında, bugüne dek taklaya gelmiş hayatlarımızı gözler önüne sermek istemiştim.
Çünkü içilmemiş kahvenin parasının haram sayıldığı yerde, hırsızlık asla olmazdı...
Bir gece, eski bir taksi soförü dostumun morali çok bozuktu. Boğazın kraliçesinin, yüzde sekseninin dalalet ve kaktırma oluşumlarını alkışladığı iddia edilen, eskiden şifa dağıtmış sahil kenarı yapıdan henüz çıkmıştım.
Bir rüyadan ancak uyanırken sanki başka bir deli rüyaya dalıyorum. Kabataş sırtlarındaki evimin yoluna koyuluyoruz gecenin karanlığında. Geceyi, boydan boya yırtan ara sokak batakhibesine dönüştürülmüş ışıklı köprünün sanki sakat bacaklı altından geçerken dostum Murat konuya giriyor;
-Sorma abi, evimi soydular.
-Senin kapın zaten çelik değil miydi Murat?
-Çelikti de, levye ile kasnağında kanırttılar eşşoğlular!
-Dört yaşındaki oğlumu da bacağından yaraladılar. Bizde ne mücevher ne de para olur, bilirsin yamak! Polis, muhakkak tanıdıklarından biri yapmıştır, dedi zaten. Ne yapayım vallahi bilmiyorum!
-Sorma be Murat. Sonunda bu ülke bile (mal ve esef) tiksinç bir hale geldi gaflet ve dalaletten.
İşte o sırada birden, sayılması güç sayıdaki elektrik direklerine asılı, plastik İstanbul reklamlarındaki ince belli çay bardaklarına takılıyor gözlerim. İstanbullu’ya İstanbul reklamı yapılıyor belediye bütçelerinden. Can bu işte, çeker mi çeker?! Tavşan kanı çekiveriyor. Eh, olaya sondayı vurup işin aslına da inmem lazım ya. Çek Dolmabahçe’ye deyiveriyorum. Çoktan ve yoktan dolmuş sahile uzanıyoruz...
Mavi gömlekliler ordusu, bu kez kızıl ötesi gözlüklerini size odaklamasa da, kızarmış gözleri ile bir aşılası güç bariyeri oluşturuveriyor önümüzde.
-Giremezsiniz kardeşim yasak!
“Korsan taksiye binme!” diyen zihniyet, vatandaşının taksisini çay bahçesinin otoparkına sokmadığını öğretiyor bu son ziyaretimizde! Ne sebep ne de sonuç. Çarnaçar münazaraya beğenilmiyoruz işte. Geçiş izni yok! “Yamukrasilerde çare tükenmez” derler ya hani, o zaman ye kürküm ye! İnönü caddesine ticari aracımızı terk ve park edip, garajdan kendi arabamızı alıyoruz. Varyanttan aşağı kıvrılarak tekrar aynı bölgeye geldiğimizde ise bu kez hoş karşılanıyoruz. Beş on otopark görevlisi apronda taksi yaparcasına makinemizi balıksırtı istiflenmiş lüks araçların arasına yerleştirtiyor.
Elli yıllık anılarımın bahçesine, bu kez nerede ise pasaportla girebiliyorum. Arabada çay yasak ya, iniyoruz emirkulu gibi işte. Kenar kıyı bir köşede metal yuvarlak bir masaya ilişiveriyoruz. Önce ilk mavi gömlekli eleman geliyor. Suratıma şöyle bir bakıp kafasını çeviriveriyor. Ön masada, mini şortlu bir fahişe ve yavuklusu muhabbet tellalı, dikkatimi çekiyor aniden. Süper mini şortlu ve kızıl rengi kaynak saçları ile hemen yanımızdaki masada oturmakta olan örtülü ve mutasıp ailenin ilgi odağı oluyor.
“Bakar mısınız lütfen?” desem de sipariş almıyorlar bir türlü. Sonra başka bir mavi gömlekli yanaşıyor yanımıza. Kemirgen bakışlarındaki iştahından ürkek bir çay ve bir de sütlü kahve ısmarlıyoruz. Neden sonra ve de epey sonra servis geliyor. Soğuk beklemiş çay, tavşan kanından çok aybaşı kanamasına benziyor. Buzlu kahveye dönmüş yağlı bardak da cabası. Borcumu sorup bir an önce paramı ödemek istiyorum.
Bezmi Alem Valide Sultan Camii’nin duvarına inşa edilmiş kaçakmış gibi görünen kulübeden adisyonun gelmesi pek uzun sürmüyor. Ücretin üstü geldiğinde ise hem bozuk paraları hem de kahveyi bırakıyorum ve lezzeti konusunda uyarıyorum. Küstah ve terbiye yoksunu bakışlar, sert eda ile fincanı ve bahşişi alıp uzaklaşıyor. Soyulan evlerimiz ve ceplerimiz yerine hayatımız ve huzurumuz bu kez T.B.M.M.’ye bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın yanı başındaki bahçelerde kılıfından yüzülüyor.
Taksi şoförü arkadaşım huzursuz. “Yapma yamak” diyor. “Tamam sen güçlüsün, tanınıyorsun. Ama bak, bu halka, nasıl halka halka çifte standrat uygulanıyor. Hadi kalk gidelim.” Bir yandan deniz, göl ve akarsularımızın, Anayasamız tarafından bir tek kamu yararına kullanılabileceğini anlatmaya çalıştığımda, yanıbaşımızda dikilen garsonun bizi dinlediğinin farkına varıyoruz. Beş Yeni Türk Lirası’nı masaya atıveriyor.
“Neden?” dediğimde ise. “İçmediğin kahvenin parasını neden alayım ki?” diyor küstahça. “Haram olur.” Tahrik, beni bir kez daha suça teşvik ediyor ve o beş lirayı yırtıp kırpıntı haline getirerek masanın üstüne bırakıyorum. Kumbara mısın sen be kardeşim? O zaman bozuk paraları neden cebine attın?
Sıfır atmak yerine yüz liralık banknot basılıp, halkın ceplerindeki metal kuruşlara nasıl mahkum olduğunu bir kez daha ibretle anlıyoruz. Kutsal mücadelemizi kazanmış edasıyla inadımızdan vaz geçip, otoparktaki arabamıza dönerek oradan ayrılıyoruz. Tam apartmanın garajına girecek oluyoruz ki birden askılı omuz çantamı astığım ve sandalyenin arkasında unuttuğum gerçeği suratıma çarpıveriyor. Taksici arkadaşımla aynı varyanttan, aynı yere geri dönüşe geçiyoruz. Vardığımızda, vasıtamızı sanki beklermişcesine aynı yerde yeniden parketttiriyorlar. Rıhtıma yaklaştığımda diğer misafirler beni hemen görünen o kulübeye yönlendiriyor. Ömer Avni Parkı’ndaki aynı kulübeye benzer oymalı çay ocağına yaklaştığımda ise şu soru ile karşılaşıyorum:
“İçinde kaç para vardı kardeşim?” Ben dururmuyum ki.
-Pasaportuma bak. Nasıl olsa buraya onunla girilmesi gerekiyor. Zaten çok param var. İçinde ne olduğunu ben de pek bilmiyorum. Diyerek bir de ara gazı veriyorum.
-Yok, sonra çaldılar dersin! Cevabını verip, kızarmış gözbebekleri ile bir de pis pis sırıtıyor. Pisi pisine geldiğimiz sarayın otomobil bahçesinden, çalınmış huzurumuzu da bırakarak, tıpış tıpış ayrılıyoruz. İyi de, kardeşim haramın olmadığı yerde hiç hırsızlık olur mu? Türkler, geçmiş ve asalet satın almak için yaşarlarmış. Çünkü kovdukları monarşiyi artık bit pazarlarından taksitle aldıkları paşa dedelerinin simli yatak örtülerinde yaşatmaktalarmış.
Terzi Yamağı
10.08.2007
“2023’e Hikâyeler” adlı gösteri zincirinin de isim babası olan Barbaros Şansal, bir yandan ulusal markalaşmayı sürdürürken, şimdilerde ise Yıldırım Mayruk Moda Laboratuarında Türkiye’nin en önemli moda arşivini planlamakta. Küresel organizasyonların yanı sıra, eğitim vermek üzere de yaratıcı stratejiler oluşturmaya çalışmakta…”
Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.
27 Ağustos 2009 Perşembe
Top'lu iğne 12
Rüyamdaki gerçek
İbadet odasında çocuk bezi değiştirilen deniz otobüslerinde ve de geviş getirenlerin coğrafyasında yolculuk ediyormuşuz vesselam!
Marmarayı aşıp, heya veya haya değil ama heyhat sandviç barından bahsediyorm bu sefer seferi internetin sitelerinde. Konuyla alakası ne bunun demeyin sakın! Olmuyor işte. Ben televizyon yıldızı olamıyorum. Evet dememe rağmen, siyasi baskılar ve nazar korkusundan pişman olup çıkmadığım magazin programından dolayı şık bulunmadığımı sms’leyen Cengiz Semercioğlu beyden de değil bu kez bahsim. Bahsi geçen konu çok daha vahim bu kez. Semere bindirilen hayatlardan bahsediyorum.
O gün bugün, kapıda infraruj (kızılötesi) gözlüklü, elinde jop’a benzer dedektörlü güvenlik, içeride iki ayrı sınıf yolcunun gaz denantörlü olarak bulunduğu gemiye gittim Marmara’nın öbür kıyısından bir bu yana bir o yana gidip geliyorum çaresizce maalesef... Şaka değil ama yalancı gerçek bu. Rüyamdaki bu gerçek, kabusa dönüşmesin diye de size şimdi zavallı hayallerimden bir kurgu betimliyorum.
İçeride sivil ve resmi gözlerin, her yolcunun koltuğunu ürkek ve şüpheli bakışlar ile süzdüğünü zor sakladığı, çatık kaşlarının altında ise hiç saklayamadığı paranoyalarının şaibesinden bahsediyorum billahi size. Cereyana kapılmış serin gece rüzgarı çıplak vücudumu yalayıp geçerken tüylerimi ürpertiyor ve buruşumsuz çarşafımı sivrisineklerin kulağıma hain dalışlarındaki pikelerini duymamak için kefene döndürdüğümü sizin de hissetmenizi istiyorum. Aman kanınızı o sivrilere bağışlamayın sakın. Küt ve kalın kafalılara da arada hatırlatmalı, Hakkari Çukurca’nın Sivritepe’sinde bağışlanmadı o kanlarımız çünkü bugüne dek.. Zap sulunun mavisini kana bulattırma çabaları da pek işe yaramadı. Siz o kanları başkalarına bağışlayın ki, bar şarkıcıları ve kömür tüccarı türkücüler azıcık daha kararmış parayı bulsun da aç gözleri biraz doysun diye. Siz onun yerine ohh demeyin, of deyin ki vücudunuza DDT sürmek için yapılan tavsiyeye aykırı kalmayın. O zaman bu rüyamdaki gibi uyuyacaksınız sanırım bir daha uyanmmak üzere.. Bir başka köşe kıvrılıp altından koyun çıkarken bu kez, öbür köşeden Mr. Frank gülümseyecak muhakkak size. Tıpkı Basralı Ömer’in şiirinde olduğu gibi... Birilerinin, hesapta halkının tamamıyla paylaşacağını mırıldandığı, Türkmen’nine, Şii’sine yalan söylediği ve petrol özerkliğini çapulcuyla mücadele andlaşması bahanesinin ardında pandomime çevirdiği durum komedisini ibret ile izlediğimiz emperlayist oyundan geliyor artık anlamsız kelimeler. Rüyam birden karabasana dönüyor ve dalgaların pruvaya vuruşundan oluşmuş katamaranın kıçındaki darbelerin sarsıntısı ile uyanıveriyorum. Ekranın sesi sanki daha da uzakta bu kez. Barajların doluluk oranı, ikiye biçilen geçici işçi kamyonları ve hatta ciğerlerimin yanışını duyuyorum. Burnuma yanık kokusu geliyor ve devamını görmek üzere tekrar rüyama dalıyorum.. Aynen televizyon dizisi gibi...
Kimbilir belki Uzi (ama rakı değil) belki de bir Canasta (briç oyunu hiç değil) namlularının, satılmış o büyükbaş hayvanı hedeflediği suikast coğrafyasının çocuklarına gebeyiz. Belki de, hayali sislerin arasındaki aksakallı dede yakutça nağmelerde, bu rüyada iki vakte bir narin horoz da kahpe namluya mermiyi sunacak diyor. Rüya bu ya, herşeyi tam seçemiyorum işte. Sonra Dalaman’ın ortasına inşa edilmiş tren istasyonundan yavaşça kalkıyor yaşlı kara şimendifer. Aynen Türkiye’nin lokomotifi oradan kalkarmış gibi. 1919, 1929 ve saire, ve saire... Sonra o vagonlar hızla bir cumhuriyet binasının önünden kayıp geçiveriyor ekranlarda kırmızı beyaz hızlı tren edası ile... Ama nafile. Raylar çoktan sigortadan arınmış paslı ve Dalaman’a en yakın istasyon Aydın’da nafile.. O zaman gözümüz aydın! Bir başka aksakallı dede ise öbür kulağıma rayı olmayan tek istasyonun dünyada Dalaman’da olduğunu fısıldayıveriyor aniden. Yanlışlıkla, yerine yapılması gereken av köşkünün Beyrut’a, oraya yapılması gereken istasyonun ise karıştırılarak buraya yapıldığını öğreniveriyorum. Hemde Beyrut’dan gelen tarihi taşlar ile. Günaydın!
Sonra yeniden güneş doğuyor, apartıman aralığına bakan küçük odamın o kuş pisliğinden kararmış buzlu camının aydınlık kubbesinde. Ve alüminyum kaplanmış, içinde emici çocuk bezi değiştirilen kubbenin ışığını yansıttığı metalik yansımalar gözüme batıyor ve perdeyi çekip yeniden uyumak istiyorum. Ama bir daha uyanmamak üzere...
Sosyalizmin karanfilleri nerede ise mum ışığının dibinde solmuş akşamlardan kentlerin basuruna dönüşmüş lalelerde başlıyormuş ertesi sabah.. Sonradan öbür tarafta öğreniyorum. Bedenemden ayrılmış ruhum alaca karanlıkta göğe yükselirken, doğup yarım asarı geçirdiğim kente tepeden bir kez daha göz atmayı diliyorum. Özlemiyeyim bir daha asla diye. Pişmanlık mahmurluğumun iliklerine işliyor. Ağlamak istiyorum ama artık gözlerim yokmuş ki diye..
Car cur, zırt pıt, az sonra çığlıkları bir kez daha getiriyor beni kendime. Açık kalmış televizyonun magazin çığılıkları ile bir kez daha içine edilesi hayata uyandırılıyorum. Nöbetçi konuklar ekranda namus sorguluyor yaşadıkları iffetsi erdem kırıntılarında bir kez daha. Ve bugün iki televizyon kanalını daha görüşmemek üzere verdikleri randevuya bekliyorum... Sonuçları mı? Bir daha ki sayfaya galiba televizyon şaklabanı oluyorum...
09.08.2007
İbadet odasında çocuk bezi değiştirilen deniz otobüslerinde ve de geviş getirenlerin coğrafyasında yolculuk ediyormuşuz vesselam!
Marmarayı aşıp, heya veya haya değil ama heyhat sandviç barından bahsediyorm bu sefer seferi internetin sitelerinde. Konuyla alakası ne bunun demeyin sakın! Olmuyor işte. Ben televizyon yıldızı olamıyorum. Evet dememe rağmen, siyasi baskılar ve nazar korkusundan pişman olup çıkmadığım magazin programından dolayı şık bulunmadığımı sms’leyen Cengiz Semercioğlu beyden de değil bu kez bahsim. Bahsi geçen konu çok daha vahim bu kez. Semere bindirilen hayatlardan bahsediyorum.
O gün bugün, kapıda infraruj (kızılötesi) gözlüklü, elinde jop’a benzer dedektörlü güvenlik, içeride iki ayrı sınıf yolcunun gaz denantörlü olarak bulunduğu gemiye gittim Marmara’nın öbür kıyısından bir bu yana bir o yana gidip geliyorum çaresizce maalesef... Şaka değil ama yalancı gerçek bu. Rüyamdaki bu gerçek, kabusa dönüşmesin diye de size şimdi zavallı hayallerimden bir kurgu betimliyorum.
İçeride sivil ve resmi gözlerin, her yolcunun koltuğunu ürkek ve şüpheli bakışlar ile süzdüğünü zor sakladığı, çatık kaşlarının altında ise hiç saklayamadığı paranoyalarının şaibesinden bahsediyorum billahi size. Cereyana kapılmış serin gece rüzgarı çıplak vücudumu yalayıp geçerken tüylerimi ürpertiyor ve buruşumsuz çarşafımı sivrisineklerin kulağıma hain dalışlarındaki pikelerini duymamak için kefene döndürdüğümü sizin de hissetmenizi istiyorum. Aman kanınızı o sivrilere bağışlamayın sakın. Küt ve kalın kafalılara da arada hatırlatmalı, Hakkari Çukurca’nın Sivritepe’sinde bağışlanmadı o kanlarımız çünkü bugüne dek.. Zap sulunun mavisini kana bulattırma çabaları da pek işe yaramadı. Siz o kanları başkalarına bağışlayın ki, bar şarkıcıları ve kömür tüccarı türkücüler azıcık daha kararmış parayı bulsun da aç gözleri biraz doysun diye. Siz onun yerine ohh demeyin, of deyin ki vücudunuza DDT sürmek için yapılan tavsiyeye aykırı kalmayın. O zaman bu rüyamdaki gibi uyuyacaksınız sanırım bir daha uyanmmak üzere.. Bir başka köşe kıvrılıp altından koyun çıkarken bu kez, öbür köşeden Mr. Frank gülümseyecak muhakkak size. Tıpkı Basralı Ömer’in şiirinde olduğu gibi... Birilerinin, hesapta halkının tamamıyla paylaşacağını mırıldandığı, Türkmen’nine, Şii’sine yalan söylediği ve petrol özerkliğini çapulcuyla mücadele andlaşması bahanesinin ardında pandomime çevirdiği durum komedisini ibret ile izlediğimiz emperlayist oyundan geliyor artık anlamsız kelimeler. Rüyam birden karabasana dönüyor ve dalgaların pruvaya vuruşundan oluşmuş katamaranın kıçındaki darbelerin sarsıntısı ile uyanıveriyorum. Ekranın sesi sanki daha da uzakta bu kez. Barajların doluluk oranı, ikiye biçilen geçici işçi kamyonları ve hatta ciğerlerimin yanışını duyuyorum. Burnuma yanık kokusu geliyor ve devamını görmek üzere tekrar rüyama dalıyorum.. Aynen televizyon dizisi gibi...
Kimbilir belki Uzi (ama rakı değil) belki de bir Canasta (briç oyunu hiç değil) namlularının, satılmış o büyükbaş hayvanı hedeflediği suikast coğrafyasının çocuklarına gebeyiz. Belki de, hayali sislerin arasındaki aksakallı dede yakutça nağmelerde, bu rüyada iki vakte bir narin horoz da kahpe namluya mermiyi sunacak diyor. Rüya bu ya, herşeyi tam seçemiyorum işte. Sonra Dalaman’ın ortasına inşa edilmiş tren istasyonundan yavaşça kalkıyor yaşlı kara şimendifer. Aynen Türkiye’nin lokomotifi oradan kalkarmış gibi. 1919, 1929 ve saire, ve saire... Sonra o vagonlar hızla bir cumhuriyet binasının önünden kayıp geçiveriyor ekranlarda kırmızı beyaz hızlı tren edası ile... Ama nafile. Raylar çoktan sigortadan arınmış paslı ve Dalaman’a en yakın istasyon Aydın’da nafile.. O zaman gözümüz aydın! Bir başka aksakallı dede ise öbür kulağıma rayı olmayan tek istasyonun dünyada Dalaman’da olduğunu fısıldayıveriyor aniden. Yanlışlıkla, yerine yapılması gereken av köşkünün Beyrut’a, oraya yapılması gereken istasyonun ise karıştırılarak buraya yapıldığını öğreniveriyorum. Hemde Beyrut’dan gelen tarihi taşlar ile. Günaydın!
Sonra yeniden güneş doğuyor, apartıman aralığına bakan küçük odamın o kuş pisliğinden kararmış buzlu camının aydınlık kubbesinde. Ve alüminyum kaplanmış, içinde emici çocuk bezi değiştirilen kubbenin ışığını yansıttığı metalik yansımalar gözüme batıyor ve perdeyi çekip yeniden uyumak istiyorum. Ama bir daha uyanmamak üzere...
Sosyalizmin karanfilleri nerede ise mum ışığının dibinde solmuş akşamlardan kentlerin basuruna dönüşmüş lalelerde başlıyormuş ertesi sabah.. Sonradan öbür tarafta öğreniyorum. Bedenemden ayrılmış ruhum alaca karanlıkta göğe yükselirken, doğup yarım asarı geçirdiğim kente tepeden bir kez daha göz atmayı diliyorum. Özlemiyeyim bir daha asla diye. Pişmanlık mahmurluğumun iliklerine işliyor. Ağlamak istiyorum ama artık gözlerim yokmuş ki diye..
Car cur, zırt pıt, az sonra çığlıkları bir kez daha getiriyor beni kendime. Açık kalmış televizyonun magazin çığılıkları ile bir kez daha içine edilesi hayata uyandırılıyorum. Nöbetçi konuklar ekranda namus sorguluyor yaşadıkları iffetsi erdem kırıntılarında bir kez daha. Ve bugün iki televizyon kanalını daha görüşmemek üzere verdikleri randevuya bekliyorum... Sonuçları mı? Bir daha ki sayfaya galiba televizyon şaklabanı oluyorum...
09.08.2007
Top'lu iğne 11
Yamak tekrar ekranlarda!
Memleketin gözü aydın. Yamak Ekranlarda! Karacamlı bir minibüs ve genç bir jigoloyu mecradan kopmuş medya yıldızlarına metazori üslubu ile sadece vaad eden ekranlarımıza maalesef boyun eğmemeye zorlanıyorum.
Bu yazı dizisinin de aslında ilham kaynağı olan –Toplu İğne- adlı tv programımı azınız hatırlar sanırım.
Hani RTÜK tarafından genel ahlaka aykırı bulunarak uyarıldığımız 13 bölümlük improvize (doğaçlama) kayıt ama kayıt dışı bir vtr (bantdan) program. Rahmetli Ufuk Güldemir’in reklamına koyduğum sıfatlardan birini afaroz ettiği ironik, erotik, politik format. (kovulan sıfat erotik idi elbet!) Ama ben toplu iğne dememiştim ki! Top’lu yani askeri havan topu demek istemiş idim.
İğne dedi isem de, Hakkari Yüksekova demiştim.
Yani şırınga. Sonrada, oniki artı bir diyerek başlamış ve ekranlara kırmızı noktasının içinde fingirdeyen 12’sini ilk kez koyduğumuz dizin gelmişti gözlerimin önüne. Hatta, Sevgili Mesut Yar, polyester ineklere, yağmur altında kırmızı kravatı ile ILYADA okuyor ve tarafımdan Jacuzzide Basralı Ömer okunuyordu.
Oral Eğil konut fonu yerine ne vereceğini düşünürken şaşırıyor kayıda da makas vurmaya çalışıyordu.
Şimoi Rengarenk inekler doldu gerçi caddeler de ekranlar da ama neyse boşverelim çişantaşındaki inek festivalini biz.
3Şubat 2005 de yayına başladığında ise hemen ardından Cemal Kutayı kaybediyorduk.
Kaybettiğimizin tarihçiler değil tarih olduğunu anlamış üç, beş deli Adius ve Adobelerde harmanlanan görsel kayıtlara uzun mesailerde, geceleri adeta hücre evine dönüştürülen prova odasındayataklık yaptırıyor, taksitli aldığımız bir pc de de render denen harmanlanmaya bırakarak, her hafta yayın öncesi external yani (harici) hafızalar ile günlük taşıyor Murat Onguna stresli mesailer yaptırıyorduk ve böylece en sonunda kanaldaki arşivi de silmek ve tüm kayıtları güvenlik altına almak zorunda bırakılmıştık. Hey gibi günler. Maçka Demokrasi Parkı’nda -3 C° de demokrasi uğruna soyunmaya kalk ve gözaltına alınırmısınız alınırsınız. Darı ambarlarında pastorize süt, Antalya helalarında galvaniz ve Almanya fuarlarında turizm skndallarının olduğu günler... Hepsi özde kaldı sözde gitti heyhat! Sonra, beni o kanalda bir çalışan zanneden Osman Tan bey gezindi etrafımızda bir süre. Beni Hop Star’ına yeni Yüri Gagarin üyesi yapsın diye.
Uzay çağındaydık ya. Benden çıkınca NAKKA, uzaylılar bastı o ekranı aniden...
Gökhan Eşeli bey bile vardı bir ara –Zoryantel Sıkar- yarışması için. Orada da kıvrak kaselikten çatlak kaseliye çivriliveren hayatları izledik ben illa da olmaz deyince sanki. Fatih Aksoy beyi ise Milano –Etro da Aysun Hanımla alışverişte gördüğümüzde selam vermemiş ama geçen aylarda yönetim kurulu başkanı sıfatı ile telefon etmek istemişti sekreteri vasıtası ile üretici endüstri adına.
Bağlanmamıştım bile nakka da nukka! -Tv için arıyorlar ise rahatsız edilmek istemiyorum!- Sonra aylar önce –Mola Draje- içinde Armağan bey girmişti devreye. Gerçi geçenlerde sen kitap mitap yazıyorsun senaryocu var mı diye de aradıydı ama soğan moğan doğramak gibi hitap ettiğinin fakında bile değildi.
Hafif pembeleştirilmiş yine beni hayat. No da No! 6.Filo. GO HOME günleri. Megazinciler sağolsunlar ama. Beni Kıbrıs’da görünce tüm kameralar diserekte! Başka teklifler yoktu sanmayın. Vardı elbet. O Afyon kokusu sinmiş ekranlar hala yılmak bilmiyordu. Turfandacı projeksiyon şirketinin bayanları bu kez kapımı çalıyordu. Queers of Guys. Yani erkekler için eşcinseller yeni yaşamlar kuruyor.
Seyfi Dursunoğluna tülaat yasağı koy Bülly bebeğe muhabbet izni ver. O da olmadı elbet. Aklımı sanatımı ve ahlağımı yemedi sermaye. O güne kadar erdem saydıklarımı değil kıçımı davet ediyolardı bu kez canlı yayına. Gerçi aynı çikolatadan 32.Gün tatmıştı bir kez bilmem akıllarında mı acaba? Al hamalı şimdi parlat bakalım. Sonra da kurda kuşa armağan et. Et ki gencecik hayatların içine edilsin. Demiştik ya kumar yasak. Oysa Müptezel Beygir bile nallarını boyacıda reklamla cilalatınca tıraş olurcasına tımar oluyorlar bunlar aslında. Sanki ayağında kundura ile usturaya uğramış traji komik de diğer yanda kıskıs gülüyor tüm bunlara aslında.
Yaa Ne Ahmet Çelenk bey kalmıştı, ne de Pelin Akad. Hatta o zamanlar oğlunu okuldan hangi araba ile aldıracağı paniğinde internetini açmış benim projemin nereden çalıntı olduğu hayalini kurmaya başlamıştı. Moda MANIA. Çılgın modacı idi o zaman fikrim. Türkiye en çılgın modacısını arıyor ve canlı yayında salatalıklardan güvenlik görevlisi tasarımları yapılıyor olacaktı canlı yayında. Av mevsimi açılınca ise vekile kürk manto da yakışacaktı ikinci ciltmiş gibi saran en modern makas darbeleri ile. Daha bitmedi, durun biraz. Manzumeye ara verip gerçeklere dönelim.
Canlı yayında İbrahim Tatlıses beye yünlü bayrak, Afrodite pembe Kaos GL dergisi bir yana, canlı yayında kitabım Şenay Akay’a anayasa edasında. Fox da Şenay Düdek ile Şakira’nın zilli donunda assolistler hemde onun aldığı eşşek çıktı şakasıyla. Kafalar karışıyor değil mi? Ekranların önünde kalınca durum bu. Hele bir de içinde kalıncayı düşünün diye anlattım bunları. Evladım kelim çıkmasın yakarışları meclisten, salülit sıkıntısı iblisden gelir mi gelir o zaman.
O zaman bir kez daha düşünür ve pimi çekersiniz. Evet şaşırmayın bu kez olacak. Hemde kiralık anne olsam bile? Tabii spermlerin tek renkli mi rengarenk mi nüfus kağıdından geldiğini gözeterek. Bir de uygulamalı mı uygulamasız mı meselesi var tabii ki.. Sıkı durun açıklıyorum ama etap etap toplu konut gibi. Ne Malazgirt ne de Uhud değil bu kez konu.
Bu kez Barbaros Bin Ladin değil kütük gibi bir taze ladine dönüşüyor ve diyorum ki: En büyük kargaşalardan en yalın çözümler doğar! Yok canım bunu ben değil W.Churchill söylüyor. Bu kez arkam kalın ama sadece arkamdakiler değil! Sn. Okan Bayülgen beyefendi ve Sn. Reyhan Bıçakcı hanımefendi sorumlu olacaklar artık benden eğer kabul ederlers ise yani. Makine TV prodüksiyon kurumu. Tüm yasal haklarımı onlara devrediyorum cidden. Çünkü dostlarım işinin piri. Benim anam senin ananı herhanede görmüş misali her deliğini öğrendiler ve kevgire döndüler gerçekten. Bu yüzden benim çatallı dilimi en iyi onlar süzer ve delik cebimi de en iyi onlar diker diye düşündüm. Yetkili mercilere MERSİ der saygıyla duyururum. Zaten çoktan Şansalizim kanunlarını Ayşe Özyılmazel de verdi Sabah’dan, Milliyet ise Aylin Varon dan... Balçiçek Pamir’den de hadi yamak geldi, Şenay Düdek’den de.. Yeşim Salkım’dan –Aman ne yaparız- espirisi, Kadir Çöpdemir’den ise Borsalino şapka bildirisi de kulaklarımda hala...
Peki ne mi olacak? Varoşlara sapmadan doğulu olup doğudan kaçmadan, batılıymış gibi belden aşağı vurmadan ama Sn. Turhan Selçuğa da danışmadan iş yapmadan. R leri ve yumuşak G leri yutmadan, ağız ve burundan salya sümük sarkıtarak duygu sömürmeden nasıl olacak bu iş?
Olur mu olur! Akkaya Production ve Kanal D ile ufukta belirdi bir proje belki Eylülde.. Eylül’de gel ama hadi Eylül biran önce gel. Ya beri gel benden yana anlaşalım ya beri git düşman kalalım. Her ikiside uyar mı uyar. Bu coğrafya uyur mu uyur.
Kıbrıs’da geçen hafta kuyuları tuz bastı yazdım; burada göller, nehirler satılık oldu. Şom ağzımı şambabası gibi yapayım ki devamını sizin için saklayayım.
09.08.2007
Memleketin gözü aydın. Yamak Ekranlarda! Karacamlı bir minibüs ve genç bir jigoloyu mecradan kopmuş medya yıldızlarına metazori üslubu ile sadece vaad eden ekranlarımıza maalesef boyun eğmemeye zorlanıyorum.
Bu yazı dizisinin de aslında ilham kaynağı olan –Toplu İğne- adlı tv programımı azınız hatırlar sanırım.
Hani RTÜK tarafından genel ahlaka aykırı bulunarak uyarıldığımız 13 bölümlük improvize (doğaçlama) kayıt ama kayıt dışı bir vtr (bantdan) program. Rahmetli Ufuk Güldemir’in reklamına koyduğum sıfatlardan birini afaroz ettiği ironik, erotik, politik format. (kovulan sıfat erotik idi elbet!) Ama ben toplu iğne dememiştim ki! Top’lu yani askeri havan topu demek istemiş idim.
İğne dedi isem de, Hakkari Yüksekova demiştim.
Yani şırınga. Sonrada, oniki artı bir diyerek başlamış ve ekranlara kırmızı noktasının içinde fingirdeyen 12’sini ilk kez koyduğumuz dizin gelmişti gözlerimin önüne. Hatta, Sevgili Mesut Yar, polyester ineklere, yağmur altında kırmızı kravatı ile ILYADA okuyor ve tarafımdan Jacuzzide Basralı Ömer okunuyordu.
Oral Eğil konut fonu yerine ne vereceğini düşünürken şaşırıyor kayıda da makas vurmaya çalışıyordu.
Şimoi Rengarenk inekler doldu gerçi caddeler de ekranlar da ama neyse boşverelim çişantaşındaki inek festivalini biz.
3Şubat 2005 de yayına başladığında ise hemen ardından Cemal Kutayı kaybediyorduk.
Kaybettiğimizin tarihçiler değil tarih olduğunu anlamış üç, beş deli Adius ve Adobelerde harmanlanan görsel kayıtlara uzun mesailerde, geceleri adeta hücre evine dönüştürülen prova odasındayataklık yaptırıyor, taksitli aldığımız bir pc de de render denen harmanlanmaya bırakarak, her hafta yayın öncesi external yani (harici) hafızalar ile günlük taşıyor Murat Onguna stresli mesailer yaptırıyorduk ve böylece en sonunda kanaldaki arşivi de silmek ve tüm kayıtları güvenlik altına almak zorunda bırakılmıştık. Hey gibi günler. Maçka Demokrasi Parkı’nda -3 C° de demokrasi uğruna soyunmaya kalk ve gözaltına alınırmısınız alınırsınız. Darı ambarlarında pastorize süt, Antalya helalarında galvaniz ve Almanya fuarlarında turizm skndallarının olduğu günler... Hepsi özde kaldı sözde gitti heyhat! Sonra, beni o kanalda bir çalışan zanneden Osman Tan bey gezindi etrafımızda bir süre. Beni Hop Star’ına yeni Yüri Gagarin üyesi yapsın diye.
Uzay çağındaydık ya. Benden çıkınca NAKKA, uzaylılar bastı o ekranı aniden...
Gökhan Eşeli bey bile vardı bir ara –Zoryantel Sıkar- yarışması için. Orada da kıvrak kaselikten çatlak kaseliye çivriliveren hayatları izledik ben illa da olmaz deyince sanki. Fatih Aksoy beyi ise Milano –Etro da Aysun Hanımla alışverişte gördüğümüzde selam vermemiş ama geçen aylarda yönetim kurulu başkanı sıfatı ile telefon etmek istemişti sekreteri vasıtası ile üretici endüstri adına.
Bağlanmamıştım bile nakka da nukka! -Tv için arıyorlar ise rahatsız edilmek istemiyorum!- Sonra aylar önce –Mola Draje- içinde Armağan bey girmişti devreye. Gerçi geçenlerde sen kitap mitap yazıyorsun senaryocu var mı diye de aradıydı ama soğan moğan doğramak gibi hitap ettiğinin fakında bile değildi.
Hafif pembeleştirilmiş yine beni hayat. No da No! 6.Filo. GO HOME günleri. Megazinciler sağolsunlar ama. Beni Kıbrıs’da görünce tüm kameralar diserekte! Başka teklifler yoktu sanmayın. Vardı elbet. O Afyon kokusu sinmiş ekranlar hala yılmak bilmiyordu. Turfandacı projeksiyon şirketinin bayanları bu kez kapımı çalıyordu. Queers of Guys. Yani erkekler için eşcinseller yeni yaşamlar kuruyor.
Seyfi Dursunoğluna tülaat yasağı koy Bülly bebeğe muhabbet izni ver. O da olmadı elbet. Aklımı sanatımı ve ahlağımı yemedi sermaye. O güne kadar erdem saydıklarımı değil kıçımı davet ediyolardı bu kez canlı yayına. Gerçi aynı çikolatadan 32.Gün tatmıştı bir kez bilmem akıllarında mı acaba? Al hamalı şimdi parlat bakalım. Sonra da kurda kuşa armağan et. Et ki gencecik hayatların içine edilsin. Demiştik ya kumar yasak. Oysa Müptezel Beygir bile nallarını boyacıda reklamla cilalatınca tıraş olurcasına tımar oluyorlar bunlar aslında. Sanki ayağında kundura ile usturaya uğramış traji komik de diğer yanda kıskıs gülüyor tüm bunlara aslında.
Yaa Ne Ahmet Çelenk bey kalmıştı, ne de Pelin Akad. Hatta o zamanlar oğlunu okuldan hangi araba ile aldıracağı paniğinde internetini açmış benim projemin nereden çalıntı olduğu hayalini kurmaya başlamıştı. Moda MANIA. Çılgın modacı idi o zaman fikrim. Türkiye en çılgın modacısını arıyor ve canlı yayında salatalıklardan güvenlik görevlisi tasarımları yapılıyor olacaktı canlı yayında. Av mevsimi açılınca ise vekile kürk manto da yakışacaktı ikinci ciltmiş gibi saran en modern makas darbeleri ile. Daha bitmedi, durun biraz. Manzumeye ara verip gerçeklere dönelim.
Canlı yayında İbrahim Tatlıses beye yünlü bayrak, Afrodite pembe Kaos GL dergisi bir yana, canlı yayında kitabım Şenay Akay’a anayasa edasında. Fox da Şenay Düdek ile Şakira’nın zilli donunda assolistler hemde onun aldığı eşşek çıktı şakasıyla. Kafalar karışıyor değil mi? Ekranların önünde kalınca durum bu. Hele bir de içinde kalıncayı düşünün diye anlattım bunları. Evladım kelim çıkmasın yakarışları meclisten, salülit sıkıntısı iblisden gelir mi gelir o zaman.
O zaman bir kez daha düşünür ve pimi çekersiniz. Evet şaşırmayın bu kez olacak. Hemde kiralık anne olsam bile? Tabii spermlerin tek renkli mi rengarenk mi nüfus kağıdından geldiğini gözeterek. Bir de uygulamalı mı uygulamasız mı meselesi var tabii ki.. Sıkı durun açıklıyorum ama etap etap toplu konut gibi. Ne Malazgirt ne de Uhud değil bu kez konu.
Bu kez Barbaros Bin Ladin değil kütük gibi bir taze ladine dönüşüyor ve diyorum ki: En büyük kargaşalardan en yalın çözümler doğar! Yok canım bunu ben değil W.Churchill söylüyor. Bu kez arkam kalın ama sadece arkamdakiler değil! Sn. Okan Bayülgen beyefendi ve Sn. Reyhan Bıçakcı hanımefendi sorumlu olacaklar artık benden eğer kabul ederlers ise yani. Makine TV prodüksiyon kurumu. Tüm yasal haklarımı onlara devrediyorum cidden. Çünkü dostlarım işinin piri. Benim anam senin ananı herhanede görmüş misali her deliğini öğrendiler ve kevgire döndüler gerçekten. Bu yüzden benim çatallı dilimi en iyi onlar süzer ve delik cebimi de en iyi onlar diker diye düşündüm. Yetkili mercilere MERSİ der saygıyla duyururum. Zaten çoktan Şansalizim kanunlarını Ayşe Özyılmazel de verdi Sabah’dan, Milliyet ise Aylin Varon dan... Balçiçek Pamir’den de hadi yamak geldi, Şenay Düdek’den de.. Yeşim Salkım’dan –Aman ne yaparız- espirisi, Kadir Çöpdemir’den ise Borsalino şapka bildirisi de kulaklarımda hala...
Peki ne mi olacak? Varoşlara sapmadan doğulu olup doğudan kaçmadan, batılıymış gibi belden aşağı vurmadan ama Sn. Turhan Selçuğa da danışmadan iş yapmadan. R leri ve yumuşak G leri yutmadan, ağız ve burundan salya sümük sarkıtarak duygu sömürmeden nasıl olacak bu iş?
Olur mu olur! Akkaya Production ve Kanal D ile ufukta belirdi bir proje belki Eylülde.. Eylül’de gel ama hadi Eylül biran önce gel. Ya beri gel benden yana anlaşalım ya beri git düşman kalalım. Her ikiside uyar mı uyar. Bu coğrafya uyur mu uyur.
Kıbrıs’da geçen hafta kuyuları tuz bastı yazdım; burada göller, nehirler satılık oldu. Şom ağzımı şambabası gibi yapayım ki devamını sizin için saklayayım.
09.08.2007
Top'lı İğne 10
Televizyon programı buluşmaları
“Sözü süzmenin manası yoktu ya, nasıl olsa rafine de edilemiyordu. Nedense sızınca daha lezzetli oluyordu” demiştim. Kese kağıdına yazdığım, musa doları yeşili mürekkeple metazori bastırttığım ve Washington portakalı kokulu olan maluum kurgumda hani. Kısaca yazdığıma pişman olduğum kitabımda... Bir yandan elde kalmış başka kitapların bandrolleri ile benden habersiz satışa sunulmuş yasa içi kopyalarımızı buluyorum, bir yandan da sözleşmeye aykırı kalitede üretimlerini bana sokuşturup aptal yerine konacağımı gözümle görünce yazmaktan bile vazgeçeceğimi zannettikleri embesil stratejilerini aslında. Beyin bu duramıyor ve düşünüyon işte. Ucuz küçük hayallerimdeki lüks semtin rezidans arayışlarına mahkum zihniyet çoktan bozuk paraya harcanmış da haberi yok besbelli!... Olsun laf olsun torba dolsun misali uyanıyorum rüyamdan. Bir de ne göreyim. Ayrılıkçı Ermenisi , siyonist Yahudisi, maviden pembeye dönüşmüş nüfus kağıtlı kiralık anne arayan Türk, hatta kuyruklu olduğu iddalarına maruz kalmış Kürdü ne yapıor bilmem ama hepsinden soyutlayıp insan olma çabama hiçbir azınlığın gücünün yetemeyeceğini hergün biraz daha anlıyorum. Üstelik bunları teammüden söylüyorum desem çok mu kışkırtıcı ilan edilirim dersiniz?... Zaten ne zaman provakatör ilan edilmedin ki desenize içinizden! Bir kez daha, az önce uzun soluklu toplantısından çıktığım bir televizyon programı teklifi buluşmasından sonra hırsla oturuyorum sözcüm olan klavyenin başına. “Anlat bakalım arkadaş formatın ne?” Dığ nığ nınn, Dığ nığ nığn!... Yayın başlıyormuş oysa Eylül’de de haberimiz olmamış. On zavallı halktan kurbanın, on acımasız halk celladı da umut tacirlerinin balo salonunun sahnesinde otlayacakmış. İranlı ortak bir yandan yarım Türkçesi ile izlerken ulu manituları düşünürleri ise söze şöyle giriyormuş:
-Ortada Şaman bir bilge dede saç kesmektedir. Saç kutsaldır bilirsiniz!
-İyi de kardeşim bu ülke sünni. Şamanlık nereden çıktı şimdi?
-Tamam peki Otacı olsun.
-Olsun da. Saç kesmeyle şifanın ilgisi ne? Sonra ben kıldan, tüyden ve traştan anlamam ki. Benim bu konuyla ilgim ne?
-Yanınızda Özlem Tekin oturacak. Rockçuların saçları değişik olur.
-Peki ben ne diyebilirim ki şimdi bu konuda?
-Bilirsiniz saça kimyasal sürülüyor yani beyine yakın yerlere. Kozmetik ile de zehirleniyor insanlarımız.
-Eeee! Sonra...
-İşte Farmakoloji ve kimya monopolleri hep yapıyor bunu. İnsanları didaktif olarak eğiteceğiz bu programda. Afrikalı kadınların saçlarını bile öğreteceğiz.
-Peki ana sponsorunuz kim? Erkekler niye izlesin ki bu yarışmayı?
-Saç boyası ya da şampuancılar elbette Barbaros bey.
- Anlamadım kardeşim. Peki bu yanlışı kim dile getirecek?
- Sivri diliniz ile siz elbette!
-Olmaz kardeşim olmaz. Botulinyum zehirine bir kez daha bulaştırmayın beni.
Barbarosunuz kalmadıysa Barborossa verin gitsin! Bir başka projeniz varsa da saçınızı kestirin de öyle gelin bari.
-Ya ne olur kusura bakmayın akşam çok televizyon izledim de kafam dalgın biraz.
İçine edilesi hayatları yoktan yaratan, sonra da yok pahasına satan televizyonlar bir kez daha acımasız buzdan sarkıtlarından birini koparıp kalbimin derinliklerine yolluyor. Bir kez daha buz kesiyordu aklımı oksijenliyen kan damarlarımı.
Düşüncelerimi azot misali dondurmaya ve herşeye rağmen dilimi tutmaya çalışıyorum. Dedim ya, Semra’nın Ata’sı Adana’da otel odasında öldüyse, Barış’ı Trafik canavarına kurban verdiren bu sermaye ne yapmaya çalışıyor şimdi? Savaş’ı yaşatmaya çalışıyor her hareketinde. Tam o sırada girişteki telefon çalıyor ve Sn. Balçiçek Pamir o gün görüşme için gelemeyeceğini bildiriyor. Sabah gazetesinin (kendisine bağlanırken) telefon hattından Türk sanat müziği nağmeleri dinlerken, santralden gelen Türk Hava Yollarının kabin içi müziklerini anımsıyorum. Heybeli’de mehtaba çıkartılan ruhuma gülsuyu serpiveriliyor. Televizyon rüyamı haftaya atıp işimin başına, etek boyuna, provaya yeniden dalıyorum. Dike dike yaşadığım hayatın düğümlerine bir kez daha tutsak kalıyorum.
Dığ nığ nığn, dığ nığ nığn ve de bir kez daha dığ nığ nığın... Olmadı işte! Şu lanet olası televizyona çıkamadım bir türlü. Belki başka bahara kaldı bu hikaye ama zaten şimdi sonbahara giriyoruz. O yüzden hep birlikte kendimizi Mesut Yar da izliyoruz. (bu benim) Yine hazan rüzgarları esecek. Yine yapraklar solacak. Yine yaprakların peşi sıra sürüklenen rüzgarların nağmelerinde bizde sürüklenip gidivereceğiz çaresizlikten...
Nereye mi sormayın sakın? Herkesin gittiği yere Dığ nığ nığn, dığ nığ nığn...
09.08.2007
“Sözü süzmenin manası yoktu ya, nasıl olsa rafine de edilemiyordu. Nedense sızınca daha lezzetli oluyordu” demiştim. Kese kağıdına yazdığım, musa doları yeşili mürekkeple metazori bastırttığım ve Washington portakalı kokulu olan maluum kurgumda hani. Kısaca yazdığıma pişman olduğum kitabımda... Bir yandan elde kalmış başka kitapların bandrolleri ile benden habersiz satışa sunulmuş yasa içi kopyalarımızı buluyorum, bir yandan da sözleşmeye aykırı kalitede üretimlerini bana sokuşturup aptal yerine konacağımı gözümle görünce yazmaktan bile vazgeçeceğimi zannettikleri embesil stratejilerini aslında. Beyin bu duramıyor ve düşünüyon işte. Ucuz küçük hayallerimdeki lüks semtin rezidans arayışlarına mahkum zihniyet çoktan bozuk paraya harcanmış da haberi yok besbelli!... Olsun laf olsun torba dolsun misali uyanıyorum rüyamdan. Bir de ne göreyim. Ayrılıkçı Ermenisi , siyonist Yahudisi, maviden pembeye dönüşmüş nüfus kağıtlı kiralık anne arayan Türk, hatta kuyruklu olduğu iddalarına maruz kalmış Kürdü ne yapıor bilmem ama hepsinden soyutlayıp insan olma çabama hiçbir azınlığın gücünün yetemeyeceğini hergün biraz daha anlıyorum. Üstelik bunları teammüden söylüyorum desem çok mu kışkırtıcı ilan edilirim dersiniz?... Zaten ne zaman provakatör ilan edilmedin ki desenize içinizden! Bir kez daha, az önce uzun soluklu toplantısından çıktığım bir televizyon programı teklifi buluşmasından sonra hırsla oturuyorum sözcüm olan klavyenin başına. “Anlat bakalım arkadaş formatın ne?” Dığ nığ nınn, Dığ nığ nığn!... Yayın başlıyormuş oysa Eylül’de de haberimiz olmamış. On zavallı halktan kurbanın, on acımasız halk celladı da umut tacirlerinin balo salonunun sahnesinde otlayacakmış. İranlı ortak bir yandan yarım Türkçesi ile izlerken ulu manituları düşünürleri ise söze şöyle giriyormuş:
-Ortada Şaman bir bilge dede saç kesmektedir. Saç kutsaldır bilirsiniz!
-İyi de kardeşim bu ülke sünni. Şamanlık nereden çıktı şimdi?
-Tamam peki Otacı olsun.
-Olsun da. Saç kesmeyle şifanın ilgisi ne? Sonra ben kıldan, tüyden ve traştan anlamam ki. Benim bu konuyla ilgim ne?
-Yanınızda Özlem Tekin oturacak. Rockçuların saçları değişik olur.
-Peki ben ne diyebilirim ki şimdi bu konuda?
-Bilirsiniz saça kimyasal sürülüyor yani beyine yakın yerlere. Kozmetik ile de zehirleniyor insanlarımız.
-Eeee! Sonra...
-İşte Farmakoloji ve kimya monopolleri hep yapıyor bunu. İnsanları didaktif olarak eğiteceğiz bu programda. Afrikalı kadınların saçlarını bile öğreteceğiz.
-Peki ana sponsorunuz kim? Erkekler niye izlesin ki bu yarışmayı?
-Saç boyası ya da şampuancılar elbette Barbaros bey.
- Anlamadım kardeşim. Peki bu yanlışı kim dile getirecek?
- Sivri diliniz ile siz elbette!
-Olmaz kardeşim olmaz. Botulinyum zehirine bir kez daha bulaştırmayın beni.
Barbarosunuz kalmadıysa Barborossa verin gitsin! Bir başka projeniz varsa da saçınızı kestirin de öyle gelin bari.
-Ya ne olur kusura bakmayın akşam çok televizyon izledim de kafam dalgın biraz.
İçine edilesi hayatları yoktan yaratan, sonra da yok pahasına satan televizyonlar bir kez daha acımasız buzdan sarkıtlarından birini koparıp kalbimin derinliklerine yolluyor. Bir kez daha buz kesiyordu aklımı oksijenliyen kan damarlarımı.
Düşüncelerimi azot misali dondurmaya ve herşeye rağmen dilimi tutmaya çalışıyorum. Dedim ya, Semra’nın Ata’sı Adana’da otel odasında öldüyse, Barış’ı Trafik canavarına kurban verdiren bu sermaye ne yapmaya çalışıyor şimdi? Savaş’ı yaşatmaya çalışıyor her hareketinde. Tam o sırada girişteki telefon çalıyor ve Sn. Balçiçek Pamir o gün görüşme için gelemeyeceğini bildiriyor. Sabah gazetesinin (kendisine bağlanırken) telefon hattından Türk sanat müziği nağmeleri dinlerken, santralden gelen Türk Hava Yollarının kabin içi müziklerini anımsıyorum. Heybeli’de mehtaba çıkartılan ruhuma gülsuyu serpiveriliyor. Televizyon rüyamı haftaya atıp işimin başına, etek boyuna, provaya yeniden dalıyorum. Dike dike yaşadığım hayatın düğümlerine bir kez daha tutsak kalıyorum.
Dığ nığ nığn, dığ nığ nığn ve de bir kez daha dığ nığ nığın... Olmadı işte! Şu lanet olası televizyona çıkamadım bir türlü. Belki başka bahara kaldı bu hikaye ama zaten şimdi sonbahara giriyoruz. O yüzden hep birlikte kendimizi Mesut Yar da izliyoruz. (bu benim) Yine hazan rüzgarları esecek. Yine yapraklar solacak. Yine yaprakların peşi sıra sürüklenen rüzgarların nağmelerinde bizde sürüklenip gidivereceğiz çaresizlikten...
Nereye mi sormayın sakın? Herkesin gittiği yere Dığ nığ nığn, dığ nığ nığn...
09.08.2007
Top'lu iğne 9
Kıbrıs mı dediniz?
Hadi, bu kez yeniden başlayalım ve geçmişe delikli bir süngerle salya sümük bir silik atalım.
Silik atalım ki, sidik yarıştıran coğrafyaların üç durum yasasının çocuklarına nasıl dönüştürüldüğümüzü asla anlayamayalım.
Hey bre kamburu tuza banmış Yeşilada Kıbrıs! Birkez daha Beşparmak tokadı gibi patlıyorsun suratıma.
Üstelik, Nilüferin sesi ile çınlayan lacivert gecelerinin koynuna sığınmış, çınayazlıktan uzak babayiğit otellerinin Saint Hilarion gölgesinde uyanıldığı sıcak sabahlarında.!!!
Söylentilere göre; Haşmetli padişahlarımızın şarap içip, aruz veznine meze olmak için satın aldığı, bu sayede selvi boyları ve peçesiz keman kaşlarıyla tedbil-i kıyafet ile Sadabad de fingirdemek için cumadan kaçtığı ve de sonra İngilizlere sattığı; hatta çingeneleri, iti, uğursuzu ve hırsızları Asitane’den koca adaya sürdüğü anektodları hala aklımızın bir köşesinde ikamet etmiyor mu? (Şu an Keçiboynuzu çekirdeği çıtlatılması tavsiye olunur.) Oysa; Hatırladığımız ilk sepia posta kartlarının ön yüzünde, 70’lerin ikinci yarısı ve 60’ların hemen sonrası halleri ile Lefkoşa ve Larnaka bir yana, Girne’siyle, Bafrasıyla başka bir ada çıkarmıyor muydu o günlerde karşımıza?..
Arka yüzlerindeki selamlar hatırlar ve aşklar tank enkazı tepelerde konaklamıyor mu artık?
Güzelyurt beldesinin kuyuları aşırı tuzlanmadan kullanılmaz halde miydi ki o zamanlar? Madenin terk edilmiş yorgun ve paslı iskelesinin kıçına sıkışmış, sancaktan çığırtkanlık yapan alabanda balıkçılardan birinde çiftlik levreğine talim edilir olunmamış mı idi bugün?
Karpazın eşşekleri bile tedirgin değil mi yani, NATO’nun artık suyu, su olmayan ada da doğal gaza da karışırsa?
Patlak su balonunun Manavgat’dan miras enkazın üzerinde, -suda batmamak için oturduğun minderi kullan! –yazısının yazılası günümüzde, nerede ise havadan bile görünmek istenmeyen eski korsan adasına bakın bugün neler olacağı konuşuluyor. Haşemalı THY reklamını bu yıl Milano da görmüştük. Bilmem hatırlar mısınız?
Duomunun mihrabını yüzleşmiş dev afiş, traji komik yazısı ile URCHIA diye göz aldatıyordu.
T harfini oluşturmuş ufak oğlanın varlığı naif bir espiri olarak epey şaşırtıyordu.
Konuyla alakası ise şu: Sea/deniz, Sand/kum, Sun/güneş mi, yoksa Sex/seks, Service/Servis, Secure/Güvenli mi bugün turizm sektöründe aranan?
Hal bu ki; Adı nedense Escape (kaçış) konulmuş çıkarma plajındaki (havacı generalinin Alanya otelleri gibi incecik kumdan fışkırmış) anılara gömülmüş betonarme ve ereksiyon halindeki anıt size hala kendini gösterme mücadelesi veriyor.
Aliminyum silikat ve feldispat (çimento) Harekatı sonrası topraklarının çoğunu güneyde bırakmak zorunda kalmış dostlarımızdan da öğreniyoruz ki, Kıbrıs vatandaşlarının babalarının arazisinin yerine, Türkiye’den gelen ziraatçiler, yeni toprakları reform modsına uyarak (babalarının toprakları zannedip) pek adaletli dağıtmamış.
Ziraat fonundaki paralar önce TL sonrada YTL arasında frezeye verilirken, drahmi ve sterling kendini çoktan soyutlamaya başarmış bu kaosdan. Hapislerinin artık korsan esiri yerine Hatay’lı dolduğu, Adana’dan hırsızların uçakla sabah gelip, iki kuyumcu soyup akşam eve döndüğü, Taksilerinin karı satma derdine düştüğü, suyu çıkmış Eros’a haşmetlimiz dedi diye don giydirilmiş adaya şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Teşvik-i mesai otellerinin teşvik kredileri ile denizin bile suyunu arıtıp etrafa ve belediyelere su satmak amacında olduğu susuz ve kurak Kıbrıs bugün gözyaşını kendi içecek kadar suya muhtaç can çekişiyor. Barış güvercini fotolu sayısal baskı lastik afişler 20 Temmuz’u taksitle satmaya çalışırken adadan ayrılıyorum.
Günlerdir yaşadığım aksilikler beni anavatanıma giderken hala uğurlamama derdinde.
Bu süreçte tanıdığım havalimanı görevlisinden polisine, otelcisinden, konslosluk görevlisine dek gönülden yardım eden tüm Kıbrıs vatandaşı yeni dostlarımı düşünüyorum. Senin hükümetin değil biz yaptık demeden senin askerin değil bizim sevgimiz diyerek adaletli sorun çözdüğü dostlarımı özlüyorum; o kavşaktan itibaren.
Gözlerimin önüne Sofya baharı geliyor nedense. Plovdiv’de bileklere bağlanan kırmızı beyaz ip bilezikleri hatırlıyorum. Leyleği havada görmüş Bulgarın, Türklerin beyaz güvercini nasıl kana buladığını anlattığı bilezikler birden gırtlağımda düğümleniyor.
GZ 001 Siyah Mercedes Sn. Denktaş içinde olduğu halde sağlayıp geçiveriyor vasıtamızı. Karşı yönden gelen bayraklı konvoyda ise şen şakrak 34 VIP beliriveriyor bir anda. Beyazları ile denizcisi, Lacileri ile havacısı ve karaları ile politikacısı.
Tikleri belirgin vesikalık fotoğraf suratlar, renkli camların ardındaki ifadesiz yolculuklarına devam ediyor. Türk yıldızları Force General provalarında Boğazköy semalarında ay yıldız ve kalp çiziyor bir yandan semaya. Ama Mısır’dan ithal hurmaların dibinde soyutlanmış Swetlana hala otostopta! Gece eve yaklaşırken Cumhuriyet caddesindeki Okşan olmuş Osmana rus fahişenin selamını bırakıp anahtarımı demir kapının deliğine sokuyorum.. Yorgun gecenin sabahı gelen postamda bir Kıbrıs Star gazetesi görüyorum. Denizden dolma, cebi para dolu otelde verdiğim röportaj bana göre doğruyu gösteriyor.
Dev hurmaya sevgiyle sarılmışım sağ üst köşe fotoğrafında. Onaltı punto başlığımıda –iki ülkede de siyaset yok menfaat var!- sloganı süslüyor. Paylaşılan günlerin anısına iki yüz isime kitabımı imzalayıp yolluyorum. Televizyonda ise Sn. Talat harekatın ertesi gaztenekecileri ile yemekte!... Çizgi romana dönüştürülmüş mecrayı atıyorum çöpe. Hayata devam ediyorum... Gittiği yere kadar diyerek hem de. Ya herra ya verra!
20 temmuz 2007
Hadi, bu kez yeniden başlayalım ve geçmişe delikli bir süngerle salya sümük bir silik atalım.
Silik atalım ki, sidik yarıştıran coğrafyaların üç durum yasasının çocuklarına nasıl dönüştürüldüğümüzü asla anlayamayalım.
Hey bre kamburu tuza banmış Yeşilada Kıbrıs! Birkez daha Beşparmak tokadı gibi patlıyorsun suratıma.
Üstelik, Nilüferin sesi ile çınlayan lacivert gecelerinin koynuna sığınmış, çınayazlıktan uzak babayiğit otellerinin Saint Hilarion gölgesinde uyanıldığı sıcak sabahlarında.!!!
Söylentilere göre; Haşmetli padişahlarımızın şarap içip, aruz veznine meze olmak için satın aldığı, bu sayede selvi boyları ve peçesiz keman kaşlarıyla tedbil-i kıyafet ile Sadabad de fingirdemek için cumadan kaçtığı ve de sonra İngilizlere sattığı; hatta çingeneleri, iti, uğursuzu ve hırsızları Asitane’den koca adaya sürdüğü anektodları hala aklımızın bir köşesinde ikamet etmiyor mu? (Şu an Keçiboynuzu çekirdeği çıtlatılması tavsiye olunur.) Oysa; Hatırladığımız ilk sepia posta kartlarının ön yüzünde, 70’lerin ikinci yarısı ve 60’ların hemen sonrası halleri ile Lefkoşa ve Larnaka bir yana, Girne’siyle, Bafrasıyla başka bir ada çıkarmıyor muydu o günlerde karşımıza?..
Arka yüzlerindeki selamlar hatırlar ve aşklar tank enkazı tepelerde konaklamıyor mu artık?
Güzelyurt beldesinin kuyuları aşırı tuzlanmadan kullanılmaz halde miydi ki o zamanlar? Madenin terk edilmiş yorgun ve paslı iskelesinin kıçına sıkışmış, sancaktan çığırtkanlık yapan alabanda balıkçılardan birinde çiftlik levreğine talim edilir olunmamış mı idi bugün?
Karpazın eşşekleri bile tedirgin değil mi yani, NATO’nun artık suyu, su olmayan ada da doğal gaza da karışırsa?
Patlak su balonunun Manavgat’dan miras enkazın üzerinde, -suda batmamak için oturduğun minderi kullan! –yazısının yazılası günümüzde, nerede ise havadan bile görünmek istenmeyen eski korsan adasına bakın bugün neler olacağı konuşuluyor. Haşemalı THY reklamını bu yıl Milano da görmüştük. Bilmem hatırlar mısınız?
Duomunun mihrabını yüzleşmiş dev afiş, traji komik yazısı ile URCHIA diye göz aldatıyordu.
T harfini oluşturmuş ufak oğlanın varlığı naif bir espiri olarak epey şaşırtıyordu.
Konuyla alakası ise şu: Sea/deniz, Sand/kum, Sun/güneş mi, yoksa Sex/seks, Service/Servis, Secure/Güvenli mi bugün turizm sektöründe aranan?
Hal bu ki; Adı nedense Escape (kaçış) konulmuş çıkarma plajındaki (havacı generalinin Alanya otelleri gibi incecik kumdan fışkırmış) anılara gömülmüş betonarme ve ereksiyon halindeki anıt size hala kendini gösterme mücadelesi veriyor.
Aliminyum silikat ve feldispat (çimento) Harekatı sonrası topraklarının çoğunu güneyde bırakmak zorunda kalmış dostlarımızdan da öğreniyoruz ki, Kıbrıs vatandaşlarının babalarının arazisinin yerine, Türkiye’den gelen ziraatçiler, yeni toprakları reform modsına uyarak (babalarının toprakları zannedip) pek adaletli dağıtmamış.
Ziraat fonundaki paralar önce TL sonrada YTL arasında frezeye verilirken, drahmi ve sterling kendini çoktan soyutlamaya başarmış bu kaosdan. Hapislerinin artık korsan esiri yerine Hatay’lı dolduğu, Adana’dan hırsızların uçakla sabah gelip, iki kuyumcu soyup akşam eve döndüğü, Taksilerinin karı satma derdine düştüğü, suyu çıkmış Eros’a haşmetlimiz dedi diye don giydirilmiş adaya şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Teşvik-i mesai otellerinin teşvik kredileri ile denizin bile suyunu arıtıp etrafa ve belediyelere su satmak amacında olduğu susuz ve kurak Kıbrıs bugün gözyaşını kendi içecek kadar suya muhtaç can çekişiyor. Barış güvercini fotolu sayısal baskı lastik afişler 20 Temmuz’u taksitle satmaya çalışırken adadan ayrılıyorum.
Günlerdir yaşadığım aksilikler beni anavatanıma giderken hala uğurlamama derdinde.
Bu süreçte tanıdığım havalimanı görevlisinden polisine, otelcisinden, konslosluk görevlisine dek gönülden yardım eden tüm Kıbrıs vatandaşı yeni dostlarımı düşünüyorum. Senin hükümetin değil biz yaptık demeden senin askerin değil bizim sevgimiz diyerek adaletli sorun çözdüğü dostlarımı özlüyorum; o kavşaktan itibaren.
Gözlerimin önüne Sofya baharı geliyor nedense. Plovdiv’de bileklere bağlanan kırmızı beyaz ip bilezikleri hatırlıyorum. Leyleği havada görmüş Bulgarın, Türklerin beyaz güvercini nasıl kana buladığını anlattığı bilezikler birden gırtlağımda düğümleniyor.
GZ 001 Siyah Mercedes Sn. Denktaş içinde olduğu halde sağlayıp geçiveriyor vasıtamızı. Karşı yönden gelen bayraklı konvoyda ise şen şakrak 34 VIP beliriveriyor bir anda. Beyazları ile denizcisi, Lacileri ile havacısı ve karaları ile politikacısı.
Tikleri belirgin vesikalık fotoğraf suratlar, renkli camların ardındaki ifadesiz yolculuklarına devam ediyor. Türk yıldızları Force General provalarında Boğazköy semalarında ay yıldız ve kalp çiziyor bir yandan semaya. Ama Mısır’dan ithal hurmaların dibinde soyutlanmış Swetlana hala otostopta! Gece eve yaklaşırken Cumhuriyet caddesindeki Okşan olmuş Osmana rus fahişenin selamını bırakıp anahtarımı demir kapının deliğine sokuyorum.. Yorgun gecenin sabahı gelen postamda bir Kıbrıs Star gazetesi görüyorum. Denizden dolma, cebi para dolu otelde verdiğim röportaj bana göre doğruyu gösteriyor.
Dev hurmaya sevgiyle sarılmışım sağ üst köşe fotoğrafında. Onaltı punto başlığımıda –iki ülkede de siyaset yok menfaat var!- sloganı süslüyor. Paylaşılan günlerin anısına iki yüz isime kitabımı imzalayıp yolluyorum. Televizyonda ise Sn. Talat harekatın ertesi gaztenekecileri ile yemekte!... Çizgi romana dönüştürülmüş mecrayı atıyorum çöpe. Hayata devam ediyorum... Gittiği yere kadar diyerek hem de. Ya herra ya verra!
20 temmuz 2007
Top'lu iğne 8
Mavi peluş paltolu bir kadın inmekte kompartımandan.
O nostaljik filimlerin aksine ne duman var ne buhar. Karşı kampanya filmlerdeki dilencilerden üç beş tanesi göze çarpsa da bunlardan heryerde var zaten. Kadın heyecanlı adımları ile ince topukları üzerinde mermer zemini zor adımlıyor. Birde kalın ekose orlaon manto var elde. Belli ki ürkek gözlerde yurda gizlice sokulmaya çalışılan bir nesnenin sinyalleri çakıyor. Bıyıklı hoyrat gümrük memuru kadına yaklaşarak elinde ne olduğunu soruyor. Plastik ibrik ve kışlık bakliyatla işe giden vatandaş cebinde kocasına 110 voltluk bir traş makinasıyla dönüyor. Yasak kardeşim. Yasak.
O yasakların yolculuklarının Tophane'deki ve Yalova'daki Amerikan pazarlarında son bulduğunu anlamak pek vaktimiz almıyor. P.X . denen alışveriş dükkanlarından eskiden alınmış, kullanılmış ve ülkeyi terkedenlerce yeniden nakte dönüştürüldüğü her tür eşyanın yanındaki "yeni" tezgahlarında Avrupa'nın işe yaramaz çöpleri artık kendilerine yer açıyor.
Biliniz ki o yıllar eş zamanlı olarak, televizyon denen yeni protezimizin hayatımıza girmeye başladığı ilk yıllar. Uzun ve yüksek aliminyum antenler ile üzerinden gurbete gidilen komünist ülkeden birazcık anlaşılası zor siyah beyaz görüntü için tüm millet damda elde ayar.. O günler A.K.M.’nin dördüncü Murad’ın şahsi eşyaları ile birlikte Cadı Kazanında yandığı şimdi yeniden yıkılmak üzere yeniden aynen yapıldığı yıllar..İ.T.Ü Maden Fakültesindeki yayınların henüz haftada bir kaç kez olduğu İstanbul yılları.
Sanki bir 30 Ağustos’ta başlamıştı gibi hatırlarım o yayınları.Sanki, ilk reklamlar yayınlanacağı gün, adeta Dallas'lı J.R. 'ın Sue Ellen'ı vurdurduğu kadar boş kalmıştı yazlık sinemalar o akşam. Komşunun telefonundan haberleşilebilinilen ve doğulduğunda telefona yazılınılan hayatlardan geliyoruz vallahi ves selam. Üstelik o günlerde komşuculuk oynamaya yeni bahane olmuştu bu yayınlar. Gümüş tepside çay kaşıklarının şenşakrak nağmelerine, sivrisineklerin duvarlardaki tavşan kanı izine patlatılan plastik raketler ritm tutmaktaydı.
Sonra ortalığı kasıp kavuran o meşhur Şarkı Yarışması. Cebren ve hile ile mi planlanmıştı acaba ta o zamandan İsrail'in orada oluşunun anlamı. Ah sizi dış mihraklar.İçimizdekilerden bizi bi haber mi bilirsiniz? Bilirmisiniz ki nedir en zor olan hayatta? Hem yahudi,hem Afrikalı, hem zenci, hem eşcinsel, hem fakir, hem de çirkin olmak. Bir de, Yunan'ın şarkı sunumunun yerine Ayten Alpman kliplerinin sokuluşu gelir gözümün önüne o aradan.Nedense Kıbrıs gösterilmez taki Uğur Dündar Tarikat dedelerinin kapılarını gümletene dek. Sonra Nakşi bendi olayı alır bu toprakları.Sonra değnek cübbe acubeler.
O acubelerden birini de iyi hatırlarım o yıllardan. Uğur Bey misali Vefa'lı yıllarımdanı, aynen Beyoğlu'ndaki eşcinsel sinemalarında "Araya parça koy." zihniyeti ile kamu oyuna salınan. Şeyhzadebaşı kapı komşu, karşı camda koskoca bir kuşku. Ne yaydığı belli cemiyetten takunya sesleri fışkırmakta. Gün geçmiyorki bir kaç adam vurulmakta. Ben de tüyü yeni terli zamanlarımdayım. Henüz mastürbasyonu keşfettiğim yıllar. Gerçi tacizi daha bebe günlerimden bilirim ben, hem de nerede ise ensest cinsinden. O gün bozadan amel cami helasına zor yetişmiştim. Gri ve yağışlı güne, etraftaki yer altlarındaki kaçak, lastik terlik atelyelerinden artan parçalar ile yakılmış gırtlak yakası bir koku geziniyordu.
Vay be, in be hayat! O zamanlar henüz çocukluğu çalınmakta olan çocukluk aklımı sökememişlerdi yerinden. Kalın tahta kapıyı sıkıca mandallamış, kapı duvarlarındaki müstehcen figür ve yazılara dalmıştı gözlerim dışkılamanın verdiği rehavetten. Tam plastik sarı maşrapayı elime alacaktım ki kapı sert bir tekme ile açılıp duvara tosladı. Elinde koca değnek, o sakallılardan biri kan bürümüş gözleriyle bana bakmaktaydı. Sonrasını da dinlemeye tahammül edecek mi dersiniz bu coğrafya. Madem dike dike geldik, ede ede devam edeyim o zaman .
Birden, daha ben ne olduğunu bile fark edemeden ağır eğri asa kafama saldırdı. Odunsunun darbesi ile, asırlardır kimbilir ne pisliklerle kirlenmiş hela taşının zor anlaşılır mermerinin kalan yüzeylerinin üzerindeki altımdan kayıverdi ayaklarım. Ayaklar mı hayatlar mı kayıyordu hiç bilememiştim. Hela arasındaki, adam boyu yığma duvarlardan görebildiğim tek şey dört parçalı kubbelerin yeknesak dizisi oluyordu o gün. Pis bir sarı badananın teharat sürülmüş duvarlarıydı şahidim sadece. Bağırmaya başlasam da heyhat. Ne kul vardı etrafta ne de kulplu. Minarelerin iftar ışıkları henüz yanmıştı. O cehennemden uzanmış, kemikli, nasırlı ve çatlak derili, kirli ve güçlü el cılız ağzımın içinde yutmaya çalıştığım eksik öndişlerimin çırpınışını ezmekte hiç zorlanmamıştı inanın. Kulaklarımda bir ayı hırıltısı vardı, birde yan helalardan birine damlayan suyun psikolojik baskısı. Üstüm başım pisliğe bulanmış boşuna debelenmekteydim. Hırıltılar içimde sanki iniltilere dönüşürken, kokan nefesinden ve salyasından gelen pis kokuyla çoktan kusmaya başlamıştım. Sonra herşey birden bitiverdi. Sadece suyun damlayan yeknesak sesi devam ediyordu. Birde makadımdan damlayan kanın o ritime kubur deliğinin kenarında sessizce eşlik edişi.. Orada öylece kalakalmıştım.
Ama kala kalmayan hayali bir hayatın hikayesine yeni başlamamıştım.
O nostaljik filimlerin aksine ne duman var ne buhar. Karşı kampanya filmlerdeki dilencilerden üç beş tanesi göze çarpsa da bunlardan heryerde var zaten. Kadın heyecanlı adımları ile ince topukları üzerinde mermer zemini zor adımlıyor. Birde kalın ekose orlaon manto var elde. Belli ki ürkek gözlerde yurda gizlice sokulmaya çalışılan bir nesnenin sinyalleri çakıyor. Bıyıklı hoyrat gümrük memuru kadına yaklaşarak elinde ne olduğunu soruyor. Plastik ibrik ve kışlık bakliyatla işe giden vatandaş cebinde kocasına 110 voltluk bir traş makinasıyla dönüyor. Yasak kardeşim. Yasak.
O yasakların yolculuklarının Tophane'deki ve Yalova'daki Amerikan pazarlarında son bulduğunu anlamak pek vaktimiz almıyor. P.X . denen alışveriş dükkanlarından eskiden alınmış, kullanılmış ve ülkeyi terkedenlerce yeniden nakte dönüştürüldüğü her tür eşyanın yanındaki "yeni" tezgahlarında Avrupa'nın işe yaramaz çöpleri artık kendilerine yer açıyor.
Biliniz ki o yıllar eş zamanlı olarak, televizyon denen yeni protezimizin hayatımıza girmeye başladığı ilk yıllar. Uzun ve yüksek aliminyum antenler ile üzerinden gurbete gidilen komünist ülkeden birazcık anlaşılası zor siyah beyaz görüntü için tüm millet damda elde ayar.. O günler A.K.M.’nin dördüncü Murad’ın şahsi eşyaları ile birlikte Cadı Kazanında yandığı şimdi yeniden yıkılmak üzere yeniden aynen yapıldığı yıllar..İ.T.Ü Maden Fakültesindeki yayınların henüz haftada bir kaç kez olduğu İstanbul yılları.
Sanki bir 30 Ağustos’ta başlamıştı gibi hatırlarım o yayınları.Sanki, ilk reklamlar yayınlanacağı gün, adeta Dallas'lı J.R. 'ın Sue Ellen'ı vurdurduğu kadar boş kalmıştı yazlık sinemalar o akşam. Komşunun telefonundan haberleşilebilinilen ve doğulduğunda telefona yazılınılan hayatlardan geliyoruz vallahi ves selam. Üstelik o günlerde komşuculuk oynamaya yeni bahane olmuştu bu yayınlar. Gümüş tepside çay kaşıklarının şenşakrak nağmelerine, sivrisineklerin duvarlardaki tavşan kanı izine patlatılan plastik raketler ritm tutmaktaydı.
Sonra ortalığı kasıp kavuran o meşhur Şarkı Yarışması. Cebren ve hile ile mi planlanmıştı acaba ta o zamandan İsrail'in orada oluşunun anlamı. Ah sizi dış mihraklar.İçimizdekilerden
O acubelerden birini de iyi hatırlarım o yıllardan. Uğur Bey misali Vefa'lı yıllarımdanı, aynen Beyoğlu'ndaki eşcinsel sinemalarında "Araya parça koy." zihniyeti ile kamu oyuna salınan. Şeyhzadebaşı kapı komşu, karşı camda koskoca bir kuşku. Ne yaydığı belli cemiyetten takunya sesleri fışkırmakta. Gün geçmiyorki bir kaç adam vurulmakta. Ben de tüyü yeni terli zamanlarımdayım. Henüz mastürbasyonu keşfettiğim yıllar. Gerçi tacizi daha bebe günlerimden bilirim ben, hem de nerede ise ensest cinsinden. O gün bozadan amel cami helasına zor yetişmiştim. Gri ve yağışlı güne, etraftaki yer altlarındaki kaçak, lastik terlik atelyelerinden artan parçalar ile yakılmış gırtlak yakası bir koku geziniyordu.
Vay be, in be hayat! O zamanlar henüz çocukluğu çalınmakta olan çocukluk aklımı sökememişlerdi yerinden. Kalın tahta kapıyı sıkıca mandallamış, kapı duvarlarındaki müstehcen figür ve yazılara dalmıştı gözlerim dışkılamanın verdiği rehavetten. Tam plastik sarı maşrapayı elime alacaktım ki kapı sert bir tekme ile açılıp duvara tosladı. Elinde koca değnek, o sakallılardan biri kan bürümüş gözleriyle bana bakmaktaydı. Sonrasını da dinlemeye tahammül edecek mi dersiniz bu coğrafya. Madem dike dike geldik, ede ede devam edeyim o zaman .
Birden, daha ben ne olduğunu bile fark edemeden ağır eğri asa kafama saldırdı. Odunsunun darbesi ile, asırlardır kimbilir ne pisliklerle kirlenmiş hela taşının zor anlaşılır mermerinin kalan yüzeylerinin üzerindeki altımdan kayıverdi ayaklarım. Ayaklar mı hayatlar mı kayıyordu hiç bilememiştim. Hela arasındaki, adam boyu yığma duvarlardan görebildiğim tek şey dört parçalı kubbelerin yeknesak dizisi oluyordu o gün. Pis bir sarı badananın teharat sürülmüş duvarlarıydı şahidim sadece. Bağırmaya başlasam da heyhat. Ne kul vardı etrafta ne de kulplu. Minarelerin iftar ışıkları henüz yanmıştı. O cehennemden uzanmış, kemikli, nasırlı ve çatlak derili, kirli ve güçlü el cılız ağzımın içinde yutmaya çalıştığım eksik öndişlerimin çırpınışını ezmekte hiç zorlanmamıştı inanın. Kulaklarımda bir ayı hırıltısı vardı, birde yan helalardan birine damlayan suyun psikolojik baskısı. Üstüm başım pisliğe bulanmış boşuna debelenmekteydim. Hırıltılar içimde sanki iniltilere dönüşürken, kokan nefesinden ve salyasından gelen pis kokuyla çoktan kusmaya başlamıştım. Sonra herşey birden bitiverdi. Sadece suyun damlayan yeknesak sesi devam ediyordu. Birde makadımdan damlayan kanın o ritime kubur deliğinin kenarında sessizce eşlik edişi.. Orada öylece kalakalmıştım.
Ama kala kalmayan hayali bir hayatın hikayesine yeni başlamamıştım.
Renklerin de bir tadı, kokusu, dokusu, sesi ve ışığı vardır...
HARMONİLERİ VE KANUNLARI
Renk harmonileri 2 ayrı grup kanundan oluşur
a)ayrı renklerin kendilerine karşı olan
-doyma oranı
-gri skala değeri
-saflık değeri
-Renk yakınlık derecesi
-tamamlayıcılık ilişkileri
-üçlü ilişkiler le belirlenen benzerlikleri
ya da
b)Renklerin birbirleriyle olan dengeli ilişkileriyle ilgili kurallar
-seviye eşitliği
-fiziksel denge
-değer eşitliği
-geometrik birlik
Renk harmonisinin 3 anahtar kuralı
1)dizi halindeki renklerin harmonik değerleri ayrı renk nüanslarının paralel bağlılıklarına dayanır.
2)ne kadar az paralel bağlılık,o kadar az harmonik değer
3)Ne kadar çok paralel bağlılık, okadar çok harmonik değer.
Paralel bağlılık benzer renk ilişkilerin kurduğu ağlar olarak açıklanabilir.Harmoniler yüksek ,orta,düşük olarak ayrılabilir.Bu da bağlılık(interdependency) oranı ile ölçülür.Yani paralel ağlılık içinde tek bir bünyeye sahip rengin harmonisi düşüktür.
-bir objede güzel kabul ettiğimiz şey orijinal tarafının yaratıcı bir dengeyle dengelenmesidir.
-simetri sadece eşitlik değildir,ayrıca eşit olmayan boyutun daha büyük boyutlara giden yapısıdır.
Renk harmonisi teorisinde COUNTERPOINT
Burada renk harmonisinin ton efektleri üzerine yoğunlaşmış COUNTERPOINTın 3 değişik formunun ayırımını yapıcaz.Bunlar melodik renklerin gelişiminden ,basit harmonik renk zincirlerine kadar önem taşır.
RENK EĞRİLMESİ
Renk eğrilmesi bütünün bir parçasıdır.Renk eğrilmesiyle yani renklerin ayrı tonların hareket etmesi, basınç ve rahatlamaya dayalı birbirleriyle ilişkileri…Renk eğrilmesinde renkler ayrı değişik modlara girerler.asil ,dindar,kutsal,ağırbaşlı,huzurlu,keskin,dramatik ve hatta alaycı bile olabilirler.
RENK ORANI(PROPORTION)
Renk oranı harmoninin de önemli bir parçasıdır.Renk ilişkileri ve onların birbirleriyle olan resmi durumları renk oranını belirler.Anormal,dairesel ve statik düzlemlerin değişik renk davetleri vardır.
Renk oranları,değişik kalitedeki renklerin bir bütün oluşturma çabasında büyük rol oynar;saf tonlarla karışık tonların birleşmesi ya da koyunun açıkla …
Renk düzlemleri ya da parçaları ne kadar küçükse etkileride o kadar küçük olur.Ancak ayrı tonlar eşit şekilde dağıtılırsa,etkileri az basar ama harmoni etkileri daha büyük olur.
Denge(EQUILIBRIUM) büyük ve küçük alanların harmonilerine etki edecek en önemli olaydır.Eğer değişik boydaki düzlemlerdeki rekler harmonik gözükecekse ,küçük olan düzlemdeki renk açık olan ton olmalıdır.Yani önemli olan büyük düzlemden açık bir şekilde farklı olmalıdır.
Rengin girdiği alanlarda değişik dağılımları olan değişik şekiller de olabilir.Böyle bir durumda yüzey düzeni;
-simetrik
-asimetrik
-kaotik olabilir.
Ancak aynı renk değişik çekiciliklere sahiptir.
Geometrik Belirtme
Renk tonları aynı olsa bile değişik geometrik şekiller değişik çekicilikler sağlar
Renk oranının (PROPORTION) bir bölümü olarak Renk bölünmesi
Renk düzlemlerinin bölünme tarzları değişik izlenimler yaratır.Değişik tarzdaki bölünmeler değişik harmonik efektler yaratır.
Koyu konturlarla bölünmüş bir bütün en güçlü bölücü etkiye sahiptir.Açık renklerden oluşmuş bir bütün ise renkleri daha çok birleştirmek istermiş gibi bir etki yaratır.Böylece daha harmonik bir etki yaratırlar.
Bir düzlem başka renk düzleminin yanına koyulursa belirli bir değerde bir harmoni ortaya çıkar ancak düzlemler yayıldıkça harmoni artar.
Renk aksanı
Renk aksanı bir renk kompozisyonunda kullanılan en güçlü fakat elde edilmesi en zor ve hassas enstrümandır.Renk aksanının etkisi renkliliğin ve formun kalitesi ve miktarına bağlıdır..Kalite ve miktarın renk ve resmi karakteristikleri ne kadar dikkatli kullanılırsa , Harmonik etki elde edebilmek okadar kolaylaşır.
RENK SERİLERİNİN AÇIKLAMASI
Ayrı renk tonlarından bahsederken sadece harmoni yaratması değil kendi kendini anlatması da çok önemlidir.Geniş bir kitleye hitap eden ürünler renk düzenine gereksinim duyar.Bunun nedeni;
-estetik ve reklam değerini arttırmak
-renk seçimini kolaylaştırmaktır.
Bu yüzden renkleri yakınlıklarına göre düzenlemek en yardımcı öğedir.Alternatif nüanslar yan yana konmalıdır ki renkler koordinasyon ve kıyaslamayla göre seçilebilsin.Bunun nedeni renklere yönelik kararlar genellikle paralellik ve harmoniye göre yapılır. Ne kadar çok nüans varsa düzen kuralarına göre düzenlemek o kadar önemlidir.Yedi-sekiz renkten oluşan bir kompozisyonu ayrı ayrı aklında tutamamasına rağmen değişik ve neşeli bir halde sunulursa bu karşıdaki kişinin aklında kalır.
Aynı rengin değişik tonlarıyla ilgilenirken bu durum dahada zorlaşır.Böyle bir durumda renk halkasına başvurarark daha çok ve çabuk kavrayış sağlanır .Çünkü bu yöntem en açık ve basit olanıdır.
Renkleri sunmanın en yaygın 3 yolu;
-renk dizileri
-satranç tahtası dağıtımı
-altüst renklerin dağıtımı
RENK DİZİLERİ
Renk dizileri;
-en populer tonlardan daha az populer tonlara doğru
-renklerin keskinliklerine göre
-renklerin kapatıcılarından canlandırıcılarına doğru sıralanabilir.
Bu yöntemler çok fazla kullanılmıyor.Ne reklamlarda ne de estetik yaratıcılık işlerinde…
SATRANÇ TAHTASI DAĞITIMI
Renk dağımtımı kuralları;
a) Çapraz dağıtım;
Renkler açıklarla sol üstte başlayıp koyularla sağ altta biter.
b)üst açık renkler/alt koyu renkler
açık renkler üstte,koyular ise alt taraftadır.
c)renk grupları dağıtımı:
Açıktan koyuya doğru renkler satranç tahtası şeklinde dizilir.Geçiş renklerine ayrı bir önem verilir.örneğin;mor mavi ve kırmızının geçiş tonudur.
d)çok renkli dağıtım:
Renkler bütün alana dikkat çekici bir şekilde dağıtılır.
e)Değer dağıtımı:
Keskin tonlar ortaya koyulur ve çevreye doğru daha yumuşak tonlara geçiş yaparlar.
3)altüst(CHAOTIC) renklerin dağıtımı:
Bu işlem elimizde değişik şekilde sınırlı renk varsa bu işlem olanaklıdır.Uygulaması zordur.Bu dağıtım matematiksel kriterlerle düzenlenmeyen çok renkli ürünlerde yapılabilir.
RENKLERIN SEMBOLİK ilişkisel VE FORMAL ANLAMLARI
Çinde rengin hem mevsimsel hem de kozmik anlamı vardır.
Mavi:doğu/ilkbahar
Kırmızı:güney/yaz
Beyaz:batı/sonbahar
Siyah:kuzey/kış
Sarı:ortanın,güneşin,merkezin ve krallığın rengi
Eski Mısırda
Beyaz:sevincin sembolu
Yeşil:büyümenin sembolü
Siyah:yer altı/ölüm
Kırmızı:çöl/tehlike
Antik mısırda
Kırmızı:yöneticinin rengi
Beyaz:rahiplerin rengi
İlk Judaism ve Kabala da Yahudilikte Tanrının karakteristikleridir
Koyu kırmızı:SUBLİMİTY
Al::gazap
Beyaz:sevgi ve bağışlama
Mavi:kullarla dialogunun rengi
Ortadoks Hristiyanlıkta
Beyaz:kutlama rengi
Mor:pişmanlık
Siyah:yas
Hıristıyan sanatlarına bakıldığında gotik zamandan beri renklere göre değişik inanış bağlılıklar vardır.
Altın:kutsal ve göksel
Kırmızı:kutsal ruh,sevgi,bağışlama
Mor:tanrı
Mavi:isa,Meryem ana,cennet
Yeşil:umut
Sarı:kıskançlık
Beyaz:saflık
Siyah:ölüm,yas
Tarih boyunca renklerin anlamları gelişti ve bugüne kadar geldi.
Örneğin bugün ;
Mor-kırmızı:güç,kader
Turuncu-kırmızı:tutku
Mavi:neden,sıra,hak
Yeşil:saygı,doğa
Altın:güneş anarjisi,kalp,
açık mor:sihir,pişmanlık
kahverengi:gece
gri:gölge dir.
Aklın vaziyetini açıklarken ise renkler şöyle görünebilir:
Kırmızı-turuncu:aşk
Gri-kahverengi:açlık
Siyah-mor:yas
Kırmızı-pembe:eğlence
Sarı-kırmızı:nefret
Yeşil-açık mavi:sükunet
Ayrıca renkler tatlara da hitap eder
Sarı:ekşi(limon)
Pembe:tatlı(böğürtlen)
Hardal:acı(hardal gibi)
Beyaz:ilgisiz(uysal)
Yeşil:keskin
Gri_kahverengi:susuz
Mavi:acı,sert
Dokunma duyusuna da hitap eder renkler
Açık mavi:serin yüzey
Açık turuncu:yumuşak
Koyu beJ.:parça
Kahverengi:pürüzlü
Siyah:sert pürüssüz
Kandinsky renkleri geometrik şekillerle bütünleştirmiştir.
Sarı:üçgen
Mavi:daire(dinamik)
Kırmızı:kare(statik)
Günlük hayatta da renkler bize sembolleri anlatır
Kırmızı:dur
Yeşil:geç
Kırmızı:sıcak,tehlike
Sarı:dikkati anlatır
Kırmızı:dur
Yeşil:geç
Kırmızı:sıcak,tehlike
Sarı:zehir
Mavi:birlik
Belirli renkler akustik sesler anlatır
Turuncu:sesli
Gri:yumuşak
MAGENTA:tiz
Kahverengi-gri.boğuk
Mavi:net
Limon yeşili:olgun
Organizasyonal yardım olarak renk…
örneğin iş yerlerinde:
Yeşil:düzgün işleyen
Sarı:dikkat
Mavi:işlem görmüş
Pembe:dosya
Ruh halerine göre renk:
Mavi:melankoli
Kırmızı:üzüntü
Gri:sessiz
Turuncu:gergin
Duygu ve hislere göre renk:
Kırmızı:sıcak
Mavi:soğuk
Mavi-yeşil:buz soğuğu
Konuşma tonlarına göre renkler
(TONES OF SPEECH)
Siyah:A
Beyaz:E
Kırmızı:I
Mavi:O
Yeşil:U
Renklerin geçmişine bakıldığında basit anlamlar dışında insan ruhlarına göre semboller,metaforlar ve alegoriler olduğunu görüyoruz.
Çok renkli:neşeli,çocukluk,,
Gri:üzüntü,kötü hava
Parlak çiçek tonları:gençlik
Koyu renkler ve siyah:kontrol,izole,renkler
Sarı mavi kırmızı:aktiflik
Sert,belirgin,tamamlayıcı kontrastlar:çoğunluk
Hafif,pastel,vahşi renkler:azınlık
Renkte zaman ve hafıza
İnsanlığın ansiklopedik geçmişi dışında çok eski zamanlara dayanan renk konusunda
bilgileri vardır.Bu bilgiler parçalar halinde bestelenmiş,sırasız,alt üst olmuş renkleri anımsatan yaşanmışlıklardan aklımızda kalmıştır.
Hafızanın renkleri kavrayışta matematikte olduğu gibi belirli kuralları yoktur.Yani aklımız renk nuanslarının haklarını kusursuz vermeye göre tasarlanmamıştır.Bu koşul renklerle başa çıkmakta yardımcı olmaz ancak,renklerin güçlü duygusal yönlerini algılama da yardımcıdır.zihinsel olarak kavrayabildiğimiz şeyler,örneğin;numaralar,geometrik şekiller,kelimeler,konseptler,boyutlar vb., az ya da çok duygusal yansımayı ve yaklaşmayı engeller.oysa sesler,kontrastlar,kokular ve belli dokunma duyularına hitap eden şeyler renkler ve renk dizileri gibi duygusaldır ,mantıkla bir alakası yoktur.
Renklerin ele alınmasında hisli,dekoratif,sinyalize,ve sembolik karakteristikler vardır.Yani bireysel,ortak yada etnolojik olarak etkilenmiştir.
Eski zamanlara ait çoğu tasavvufu günümüze,bu yüzyıla getirdik ve getirmeye devam edicez.Ancak bu günlere gelene kadar birçok doğal yeteneği özellikle de renklerin harmonik etkileşimiyle ilgili olan doğal yeteneği kaybettik.
İlkel Halk sanatlarına baktığımızda yaratıcı bir çok olağanüstü harmonik renk tonları görüyoruz.Harmonilerin yüzyıllar boyunca sık sık üzerlerinde çalışılmış ve sınırlı kelimelerle ve formlarla kaydedilmiştir.
Görmek ve tabiki rengi görmek orijinal dalgın karakterini kaybetti.Artık gördüğümüz bir şeyi alabildiğimiz ve kavrayabildiğimiz kadar çabuk kavramaya alışmışız.Bir kere görmek için birkaç dakikaya gerek duyduğumuz şeyleri artık kavramak için saniyenin parçalarına gerek duyuyoruz.
Görsel uyarıcılar medya bilgileri için gerekli en önemli araçtır,renk ise multimedyada en gerekli araçtır .biçimsel ve zihinsel mesajlar iletilmeden önce dahi,renkler duyguları iletebilme yetisine sahipti.
Renk VE Aşk
John lee,Kanadalı sosyolog değişik renklerin 6 tane değişik aşk türünü anlattığını öne sürmüştür..
Eros:(romantik aşk).Kırmızı,hisli mutluluğun ve kusursuz zevkin hazzı
Mania:(mecburi aşk)turuncu,eros ve ludusun birleşmesi,kıskanç ,belirsiz aşk
Ludus:(oynak aşk)sarı,zaman geçirici aşk
Pragma: (tercihen mantıklı aşk)yeşil,Ludus ve storage ın birleşimidir.küçük isteklere karşı anlayışlı aşk.
Storage:(arkadaş aşk)mavi,şefkat ve duyarlı aşk.
Agape:(verici aşk)açık mor,eros ve storage ın birleşimidir.fedakar aşk.
Aşk için özel olan renkler hayalperest ve aşk ilişkilerini anlatabilen renklerdir.Ayrıca aşkın renleri renk halkasına göre sınıflandırılmıştır.Eros,Ludus,Storage ana renklere göre sınıflandırılmış.Mania,Pragma,Agape ise ikincil renklere göre sınıflandırılmıştır.
Renkler ve duyguların transferi
Renk tercihleri duygusal dünyamızın karakteristik özellikleriyle ilişkilidir.Duygu transferleri ise görme duygusu aracılığıyla oluşur.İlk renk etkileri oluşur,ardından şekil iletilir.Renk geçişi ne kadar güçlü olursa,netlik o kadar kaliteli olur.Ancak geçiş ne kadar hassas,ince olursa netlik o kadar duyarlı olur.Bunun anlamı güçlü ya da alışılmışın dışındaki renkler direk ilgiyi çeker.Yani mavi ve kırmızı gibi renkler ,açık yeşil veya açık mordan daha çabuk dikkat çeker.
Seri renklilik_bir modern-gün fenomeni
İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bugün olduğu kadar çok renkli,zengin nüanslı ve maceracı görsel öğelerle yüz yüze gelmedik.Bundan 50 yıl öncesinde en çekici şeyler sirkler,dergi kapakları,parlak renkli duvar kağıtları ve filmlerdi.60 lar ise renksiz hayat stilleri ve tasarımlarla geçti.Yani 60 lar renkte azalma hatta tamamen renksiz olarak tanımlanabilir.
Yeni teknikler renk ilgisini arttırıyor
70 lerin başında hayat yeniden renkli olmaya başladı.Televizyon,dergilerin iç sayfaları renklendi.Haberler ve reklamlar bile renkli güzel görsellikler kazandı.Kitap kapaklar gazeteler eski siyah beyaz olanlara göre çok daha fazla ilgi çekti.Yani renk kazandı.
Hayat stillerine tamamen giren renk tabiki modayı ve ev dekorasyonlarınıda etkiledi.70 lerin bej duvarları,siyah kanepeleri,80 lerin duvardan duvara dolaplar,90 ların renkli halılarına, renkli aksesuarlarına yani yatak örtülerine,yastıklarına ,telefonlarına
,çerçevelerine ,mutfak aletlerine,çocuk yatak odalarına vb. dönüştü.
Renk dengesi sanatı-merkezin renkleri
Harmoni değerleri,sesliyle sessizi,ağırla hafifi,açıkla koyuyu dengeleme sanatı,gelecek birkaç yılda renk planlarını belirleyecek90 ların değersiz renk dünyası 10 yıl sonunda daha yumuşak,hafif değişik amaçlı,mükemmel bir mod için yol gösterecek.
Renklerin Dikkat çekici kalitesi,sinyal efektleri,harmonik değerler,fonksiyonel ve canlı-fonksiyonel anlamları,geleneksel ve trend yaratıcı sembolleri ayrıca fizyolojik,psikolojik ve sinestetik efektleri renkleri mükemmeliyetin yaratıcı enstrümanı yapar.
Renk harmonileri 2 ayrı grup kanundan oluşur
a)ayrı renklerin kendilerine karşı olan
-doyma oranı
-gri skala değeri
-saflık değeri
-Renk yakınlık derecesi
-tamamlayıcılık ilişkileri
-üçlü ilişkiler le belirlenen benzerlikleri
ya da
b)Renklerin birbirleriyle olan dengeli ilişkileriyle ilgili kurallar
-seviye eşitliği
-fiziksel denge
-değer eşitliği
-geometrik birlik
Renk harmonisinin 3 anahtar kuralı
1)dizi halindeki renklerin harmonik değerleri ayrı renk nüanslarının paralel bağlılıklarına dayanır.
2)ne kadar az paralel bağlılık,o kadar az harmonik değer
3)Ne kadar çok paralel bağlılık, okadar çok harmonik değer.
Paralel bağlılık benzer renk ilişkilerin kurduğu ağlar olarak açıklanabilir.Harmoniler yüksek ,orta,düşük olarak ayrılabilir.Bu da bağlılık(interdependency) oranı ile ölçülür.Yani paralel ağlılık içinde tek bir bünyeye sahip rengin harmonisi düşüktür.
-bir objede güzel kabul ettiğimiz şey orijinal tarafının yaratıcı bir dengeyle dengelenmesidir.
-simetri sadece eşitlik değildir,ayrıca eşit olmayan boyutun daha büyük boyutlara giden yapısıdır.
Renk harmonisi teorisinde COUNTERPOINT
Burada renk harmonisinin ton efektleri üzerine yoğunlaşmış COUNTERPOINTın 3 değişik formunun ayırımını yapıcaz.Bunlar melodik renklerin gelişiminden ,basit harmonik renk zincirlerine kadar önem taşır.
RENK EĞRİLMESİ
Renk eğrilmesi bütünün bir parçasıdır.Renk eğrilmesiyle yani renklerin ayrı tonların hareket etmesi, basınç ve rahatlamaya dayalı birbirleriyle ilişkileri…Renk eğrilmesinde renkler ayrı değişik modlara girerler.asil ,dindar,kutsal,ağırbaşlı,h
RENK ORANI(PROPORTION)
Renk oranı harmoninin de önemli bir parçasıdır.Renk ilişkileri ve onların birbirleriyle olan resmi durumları renk oranını belirler.Anormal,dairesel ve statik düzlemlerin değişik renk davetleri vardır.
Renk oranları,değişik kalitedeki renklerin bir bütün oluşturma çabasında büyük rol oynar;saf tonlarla karışık tonların birleşmesi ya da koyunun açıkla …
Renk düzlemleri ya da parçaları ne kadar küçükse etkileride o kadar küçük olur.Ancak ayrı tonlar eşit şekilde dağıtılırsa,etkileri az basar ama harmoni etkileri daha büyük olur.
Denge(EQUILIBRIUM) büyük ve küçük alanların harmonilerine etki edecek en önemli olaydır.Eğer değişik boydaki düzlemlerdeki rekler harmonik gözükecekse ,küçük olan düzlemdeki renk açık olan ton olmalıdır.Yani önemli olan büyük düzlemden açık bir şekilde farklı olmalıdır.
Rengin girdiği alanlarda değişik dağılımları olan değişik şekiller de olabilir.Böyle bir durumda yüzey düzeni;
-simetrik
-asimetrik
-kaotik olabilir.
Ancak aynı renk değişik çekiciliklere sahiptir.
Geometrik Belirtme
Renk tonları aynı olsa bile değişik geometrik şekiller değişik çekicilikler sağlar
Renk oranının (PROPORTION) bir bölümü olarak Renk bölünmesi
Renk düzlemlerinin bölünme tarzları değişik izlenimler yaratır.Değişik tarzdaki bölünmeler değişik harmonik efektler yaratır.
Koyu konturlarla bölünmüş bir bütün en güçlü bölücü etkiye sahiptir.Açık renklerden oluşmuş bir bütün ise renkleri daha çok birleştirmek istermiş gibi bir etki yaratır.Böylece daha harmonik bir etki yaratırlar.
Bir düzlem başka renk düzleminin yanına koyulursa belirli bir değerde bir harmoni ortaya çıkar ancak düzlemler yayıldıkça harmoni artar.
Renk aksanı
Renk aksanı bir renk kompozisyonunda kullanılan en güçlü fakat elde edilmesi en zor ve hassas enstrümandır.Renk aksanının etkisi renkliliğin ve formun kalitesi ve miktarına bağlıdır..Kalite ve miktarın renk ve resmi karakteristikleri ne kadar dikkatli kullanılırsa , Harmonik etki elde edebilmek okadar kolaylaşır.
RENK SERİLERİNİN AÇIKLAMASI
Ayrı renk tonlarından bahsederken sadece harmoni yaratması değil kendi kendini anlatması da çok önemlidir.Geniş bir kitleye hitap eden ürünler renk düzenine gereksinim duyar.Bunun nedeni;
-estetik ve reklam değerini arttırmak
-renk seçimini kolaylaştırmaktır.
Bu yüzden renkleri yakınlıklarına göre düzenlemek en yardımcı öğedir.Alternatif nüanslar yan yana konmalıdır ki renkler koordinasyon ve kıyaslamayla göre seçilebilsin.Bunun nedeni renklere yönelik kararlar genellikle paralellik ve harmoniye göre yapılır. Ne kadar çok nüans varsa düzen kuralarına göre düzenlemek o kadar önemlidir.Yedi-sekiz renkten oluşan bir kompozisyonu ayrı ayrı aklında tutamamasına rağmen değişik ve neşeli bir halde sunulursa bu karşıdaki kişinin aklında kalır.
Aynı rengin değişik tonlarıyla ilgilenirken bu durum dahada zorlaşır.Böyle bir durumda renk halkasına başvurarark daha çok ve çabuk kavrayış sağlanır .Çünkü bu yöntem en açık ve basit olanıdır.
Renkleri sunmanın en yaygın 3 yolu;
-renk dizileri
-satranç tahtası dağıtımı
-altüst renklerin dağıtımı
RENK DİZİLERİ
Renk dizileri;
-en populer tonlardan daha az populer tonlara doğru
-renklerin keskinliklerine göre
-renklerin kapatıcılarından canlandırıcılarına doğru sıralanabilir.
Bu yöntemler çok fazla kullanılmıyor.Ne reklamlarda ne de estetik yaratıcılık işlerinde…
SATRANÇ TAHTASI DAĞITIMI
Renk dağımtımı kuralları;
a) Çapraz dağıtım;
Renkler açıklarla sol üstte başlayıp koyularla sağ altta biter.
b)üst açık renkler/alt koyu renkler
açık renkler üstte,koyular ise alt taraftadır.
c)renk grupları dağıtımı:
Açıktan koyuya doğru renkler satranç tahtası şeklinde dizilir.Geçiş renklerine ayrı bir önem verilir.örneğin;mor mavi ve kırmızının geçiş tonudur.
d)çok renkli dağıtım:
Renkler bütün alana dikkat çekici bir şekilde dağıtılır.
e)Değer dağıtımı:
Keskin tonlar ortaya koyulur ve çevreye doğru daha yumuşak tonlara geçiş yaparlar.
3)altüst(CHAOTIC) renklerin dağıtımı:
Bu işlem elimizde değişik şekilde sınırlı renk varsa bu işlem olanaklıdır.Uygulaması zordur.Bu dağıtım matematiksel kriterlerle düzenlenmeyen çok renkli ürünlerde yapılabilir.
RENKLERIN SEMBOLİK ilişkisel VE FORMAL ANLAMLARI
Çinde rengin hem mevsimsel hem de kozmik anlamı vardır.
Mavi:doğu/ilkbahar
Kırmızı:güney/yaz
Beyaz:batı/sonbahar
Siyah:kuzey/kış
Sarı:ortanın,güneşin,merke
Eski Mısırda
Beyaz:sevincin sembolu
Yeşil:büyümenin sembolü
Siyah:yer altı/ölüm
Kırmızı:çöl/tehlike
Antik mısırda
Kırmızı:yöneticinin rengi
Beyaz:rahiplerin rengi
İlk Judaism ve Kabala da Yahudilikte Tanrının karakteristikleridir
Koyu kırmızı:SUBLİMİTY
Al::gazap
Beyaz:sevgi ve bağışlama
Mavi:kullarla dialogunun rengi
Ortadoks Hristiyanlıkta
Beyaz:kutlama rengi
Mor:pişmanlık
Siyah:yas
Hıristıyan sanatlarına bakıldığında gotik zamandan beri renklere göre değişik inanış bağlılıklar vardır.
Altın:kutsal ve göksel
Kırmızı:kutsal ruh,sevgi,bağışlama
Mor:tanrı
Mavi:isa,Meryem ana,cennet
Yeşil:umut
Sarı:kıskançlık
Beyaz:saflık
Siyah:ölüm,yas
Tarih boyunca renklerin anlamları gelişti ve bugüne kadar geldi.
Örneğin bugün ;
Mor-kırmızı:güç,kader
Turuncu-kırmızı:tutku
Mavi:neden,sıra,hak
Yeşil:saygı,doğa
Altın:güneş anarjisi,kalp,
açık mor:sihir,pişmanlık
kahverengi:gece
gri:gölge dir.
Aklın vaziyetini açıklarken ise renkler şöyle görünebilir:
Kırmızı-turuncu:aşk
Gri-kahverengi:açlık
Siyah-mor:yas
Kırmızı-pembe:eğlence
Sarı-kırmızı:nefret
Yeşil-açık mavi:sükunet
Ayrıca renkler tatlara da hitap eder
Sarı:ekşi(limon)
Pembe:tatlı(böğürtlen)
Hardal:acı(hardal gibi)
Beyaz:ilgisiz(uysal)
Yeşil:keskin
Gri_kahverengi:susuz
Mavi:acı,sert
Dokunma duyusuna da hitap eder renkler
Açık mavi:serin yüzey
Açık turuncu:yumuşak
Koyu beJ.:parça
Kahverengi:pürüzlü
Siyah:sert pürüssüz
Kandinsky renkleri geometrik şekillerle bütünleştirmiştir.
Sarı:üçgen
Mavi:daire(dinamik)
Kırmızı:kare(statik)
Günlük hayatta da renkler bize sembolleri anlatır
Kırmızı:dur
Yeşil:geç
Kırmızı:sıcak,tehlike
Sarı:dikkati anlatır
Kırmızı:dur
Yeşil:geç
Kırmızı:sıcak,tehlike
Sarı:zehir
Mavi:birlik
Belirli renkler akustik sesler anlatır
Turuncu:sesli
Gri:yumuşak
MAGENTA:tiz
Kahverengi-gri.boğuk
Mavi:net
Limon yeşili:olgun
Organizasyonal yardım olarak renk…
örneğin iş yerlerinde:
Yeşil:düzgün işleyen
Sarı:dikkat
Mavi:işlem görmüş
Pembe:dosya
Ruh halerine göre renk:
Mavi:melankoli
Kırmızı:üzüntü
Gri:sessiz
Turuncu:gergin
Duygu ve hislere göre renk:
Kırmızı:sıcak
Mavi:soğuk
Mavi-yeşil:buz soğuğu
Konuşma tonlarına göre renkler
(TONES OF SPEECH)
Siyah:A
Beyaz:E
Kırmızı:I
Mavi:O
Yeşil:U
Renklerin geçmişine bakıldığında basit anlamlar dışında insan ruhlarına göre semboller,metaforlar ve alegoriler olduğunu görüyoruz.
Çok renkli:neşeli,çocukluk,,
Gri:üzüntü,kötü hava
Parlak çiçek tonları:gençlik
Koyu renkler ve siyah:kontrol,izole,renkle
Sarı mavi kırmızı:aktiflik
Sert,belirgin,tamamlayıcı kontrastlar:çoğunluk
Hafif,pastel,vahşi renkler:azınlık
Renkte zaman ve hafıza
İnsanlığın ansiklopedik geçmişi dışında çok eski zamanlara dayanan renk konusunda
bilgileri vardır.Bu bilgiler parçalar halinde bestelenmiş,sırasız,alt üst olmuş renkleri anımsatan yaşanmışlıklardan aklımızda kalmıştır.
Hafızanın renkleri kavrayışta matematikte olduğu gibi belirli kuralları yoktur.Yani aklımız renk nuanslarının haklarını kusursuz vermeye göre tasarlanmamıştır.Bu koşul renklerle başa çıkmakta yardımcı olmaz ancak,renklerin güçlü duygusal yönlerini algılama da yardımcıdır.zihinsel olarak kavrayabildiğimiz şeyler,örneğin;numaralar,g
Renklerin ele alınmasında hisli,dekoratif,sinyalize,
Eski zamanlara ait çoğu tasavvufu günümüze,bu yüzyıla getirdik ve getirmeye devam edicez.Ancak bu günlere gelene kadar birçok doğal yeteneği özellikle de renklerin harmonik etkileşimiyle ilgili olan doğal yeteneği kaybettik.
İlkel Halk sanatlarına baktığımızda yaratıcı bir çok olağanüstü harmonik renk tonları görüyoruz.Harmonilerin yüzyıllar boyunca sık sık üzerlerinde çalışılmış ve sınırlı kelimelerle ve formlarla kaydedilmiştir.
Görmek ve tabiki rengi görmek orijinal dalgın karakterini kaybetti.Artık gördüğümüz bir şeyi alabildiğimiz ve kavrayabildiğimiz kadar çabuk kavramaya alışmışız.Bir kere görmek için birkaç dakikaya gerek duyduğumuz şeyleri artık kavramak için saniyenin parçalarına gerek duyuyoruz.
Görsel uyarıcılar medya bilgileri için gerekli en önemli araçtır,renk ise multimedyada en gerekli araçtır .biçimsel ve zihinsel mesajlar iletilmeden önce dahi,renkler duyguları iletebilme yetisine sahipti.
Renk VE Aşk
John lee,Kanadalı sosyolog değişik renklerin 6 tane değişik aşk türünü anlattığını öne sürmüştür..
Eros:(romantik aşk).Kırmızı,hisli mutluluğun ve kusursuz zevkin hazzı
Mania:(mecburi aşk)turuncu,eros ve ludusun birleşmesi,kıskanç ,belirsiz aşk
Ludus:(oynak aşk)sarı,zaman geçirici aşk
Pragma: (tercihen mantıklı aşk)yeşil,Ludus ve storage ın birleşimidir.küçük isteklere karşı anlayışlı aşk.
Storage:(arkadaş aşk)mavi,şefkat ve duyarlı aşk.
Agape:(verici aşk)açık mor,eros ve storage ın birleşimidir.fedakar aşk.
Aşk için özel olan renkler hayalperest ve aşk ilişkilerini anlatabilen renklerdir.Ayrıca aşkın renleri renk halkasına göre sınıflandırılmıştır.Eros,L
Renkler ve duyguların transferi
Renk tercihleri duygusal dünyamızın karakteristik özellikleriyle ilişkilidir.Duygu transferleri ise görme duygusu aracılığıyla oluşur.İlk renk etkileri oluşur,ardından şekil iletilir.Renk geçişi ne kadar güçlü olursa,netlik o kadar kaliteli olur.Ancak geçiş ne kadar hassas,ince olursa netlik o kadar duyarlı olur.Bunun anlamı güçlü ya da alışılmışın dışındaki renkler direk ilgiyi çeker.Yani mavi ve kırmızı gibi renkler ,açık yeşil veya açık mordan daha çabuk dikkat çeker.
Seri renklilik_bir modern-gün fenomeni
İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bugün olduğu kadar çok renkli,zengin nüanslı ve maceracı görsel öğelerle yüz yüze gelmedik.Bundan 50 yıl öncesinde en çekici şeyler sirkler,dergi kapakları,parlak renkli duvar kağıtları ve filmlerdi.60 lar ise renksiz hayat stilleri ve tasarımlarla geçti.Yani 60 lar renkte azalma hatta tamamen renksiz olarak tanımlanabilir.
Yeni teknikler renk ilgisini arttırıyor
70 lerin başında hayat yeniden renkli olmaya başladı.Televizyon,dergile
Hayat stillerine tamamen giren renk tabiki modayı ve ev dekorasyonlarınıda etkiledi.70 lerin bej duvarları,siyah kanepeleri,80 lerin duvardan duvara dolaplar,90 ların renkli halılarına, renkli aksesuarlarına yani yatak örtülerine,yastıklarına ,telefonlarına
,çerçevelerine ,mutfak aletlerine,çocuk yatak odalarına vb. dönüştü.
Renk dengesi sanatı-merkezin renkleri
Harmoni değerleri,sesliyle sessizi,ağırla hafifi,açıkla koyuyu dengeleme sanatı,gelecek birkaç yılda renk planlarını belirleyecek90 ların değersiz renk dünyası 10 yıl sonunda daha yumuşak,hafif değişik amaçlı,mükemmel bir mod için yol gösterecek.
Renklerin Dikkat çekici kalitesi,sinyal efektleri,harmonik değerler,fonksiyonel ve canlı-fonksiyonel anlamları,geleneksel ve trend yaratıcı sembolleri ayrıca fizyolojik,psikolojik ve sinestetik efektleri renkleri mükemmeliyetin yaratıcı enstrümanı yapar.
Top'lu İğne 7
Hatırlarsınız, evvelden kelepçe dedik.
1970’lerdeki Meşede olayını hatırlayanınız var mı peki?
Hani, ilk etapta Kara Humma sanılan hastalık, aslında o ibriklerden akıtılan hayatların kurbanlarıydı.
Çiçek bir kez daha açmıştı.
O yıllarda kollarıma attırılan çiziklere ne çok kızmıştım.
Meğerse o çizikler, bu konuda hayatta kalmamı karneye bağlamış soğuk damgalarmış.
Bugün o üretim artık yeniden yapılabilse bile, bu topraklardaki 30 yaşın altını kurtarmaya yetişemeyecek gibi görünüyor.
Yersiniya Pestis, yani vebaya dokunmayalım da gülelim biraz.
Çünkü onlar, malum büyük salonlarda, Hasanpaşa palankası misali karaborsada satılan hayali menpetslerimizden rahatsız olmadan hala ceylan derisi oturaklar ile kıçlarını cilalamaya devam ediyorlar...
İşte o nedenle, bugün, bu müflis hayatlara biraz daha yakından bakmanın yollarını arıyoruz.
Hemen canlı bombaya dönüşmeden, malum topraklarda kamu otobüslerinin kapılarına yerleştirilen sensörlü ve otomatik bariyerler gibi davranıyoruz.
Unutmayın;içerdeki patlama dışarıdakinden her zaman daha da güçlü olacaktır...
Bizans’ın duvarları misali hendekleri kazıp yanlarına ayak izi kalsın diye kum mu sıvayacaklar yani şimdi?
Sonra kentlerin lüks sitelerinde ikamet eden böceksi pespayeleri korumak için, siyanürden beşyüz kat daha etkili, jiletli ve askari tip özel örgülerin altına saklanmış gardiumlarının g.p.r.s. lerine de mi figurasyon yaptıracaklar.
Varsın yaptırsınlar bakalım.
Bizde daha da güçlüsü var elbet.
Belki de daha dişlisi var. Hatta, Halepçe’de kullanılan Sarin gazına karşın eşdeğer bir kimliğe dönüşmemenin zamanıdır.
Fasıl değil, asıl terörü durduracak kavramda, bu durumda renksiz ve kokusuz olmalıdır.
Ne Ofro’lara, ne de mostralıklara hatta Sensoria’lara asla takılmamalıdır.
Belkide bu cinsiyetsiz ve ne idüğü belirsiz akılların robotları o adamları Volver’ler ile korudukça 70 metreden daha fazla mesafede güvenlik sağlayamadıklarından pek de işe yaramıyorlar.
Oysa, tarlalarımızdaki üre denen suni gübreden bihaberken;aynı anda birkaç kamyonetle koca binaları güpegündüz işetebiliyorlar.
Üstelik eş zamanlı saldırılarla.
Oysa biz bu coğrafyalarda terörle değil elörgüsü ile yönetilmeye hazırlanmamışmıydık?
Atometrik tamaların sonuçları da nerede ise hazır değil miydi?
Sentinel 2’ bile bu aralar pek olumlu rapor verememekte.
Yoksa patlamaya hazır mıyız? La Boom!
Ünlü bir Fransız sinema filmini değil Hollywood’u hatırlayın.
Oklahoma değil, lazım olan oklava bence bunlara.
Karıları tahta sinide hamur yoğurmaktan zörtlü çeker Amerikan’a bindiğinde zaten kocasıda çoktan eşşek kılıklı pavyondan ilhak bir kocamış karıya binmiş oluyor. Buyurun bu kez bu halk terinine. İkinci mevkiinin tahta çubuklu kanepelerine karton mavi bir biletiniz var. Önüne malum sermayenin benzin istasyonu koyulduğu tarihi garımızdan usulca kalkıyoruz.
Demir oksitten kızarmış, sefaletten çatlamış ahşap ray traveslerin üzerinde yavaşça geçmişe yol amaya hazırlanıyoruz. Halkalı denen son duraktaki o turnike denen geri dönüş halkasına okul yıllarımda kaçtığım bugünkü toplukonut bölgesinde biten kentin sokaklarında şimdi yerlerin altına nereye gittiğimiz belirleyemeyen ithal raylar döşüyoruz.
Birden dimalarımdaki kesif duman yeniden aralanıyor.
Anabala Pasajı’nın o günlerdeki şaşaalı yıllarına dönüyorum. Hızlandıkça beni adeta hipnoz eden yol işaretlerin gözlerimden hızla akdıkça adeta tekerleğin hızlandığında geriye dönüşen yanılsama algılaması hayatımı hızlanarak bana yeniden göstermeye korkmadan teşebbüs ediyor. Ben biçare o akışın kollarına bırakıyorum kendimi.
Bulgaristan üzerinden Almanya’ya kalkan trenlerin keşmekeşine saplanıyorum.
Belkide çocukluğumun hayallerine endekslemek lazım devamını.
Haftaya akılda kalan kompartımanı düşleyelim bakalım.
12.07.2007
1970’lerdeki Meşede olayını hatırlayanınız var mı peki?
Hani, ilk etapta Kara Humma sanılan hastalık, aslında o ibriklerden akıtılan hayatların kurbanlarıydı.
Çiçek bir kez daha açmıştı.
O yıllarda kollarıma attırılan çiziklere ne çok kızmıştım.
Meğerse o çizikler, bu konuda hayatta kalmamı karneye bağlamış soğuk damgalarmış.
Bugün o üretim artık yeniden yapılabilse bile, bu topraklardaki 30 yaşın altını kurtarmaya yetişemeyecek gibi görünüyor.
Yersiniya Pestis, yani vebaya dokunmayalım da gülelim biraz.
Çünkü onlar, malum büyük salonlarda, Hasanpaşa palankası misali karaborsada satılan hayali menpetslerimizden rahatsız olmadan hala ceylan derisi oturaklar ile kıçlarını cilalamaya devam ediyorlar...
İşte o nedenle, bugün, bu müflis hayatlara biraz daha yakından bakmanın yollarını arıyoruz.
Hemen canlı bombaya dönüşmeden, malum topraklarda kamu otobüslerinin kapılarına yerleştirilen sensörlü ve otomatik bariyerler gibi davranıyoruz.
Unutmayın;içerdeki patlama dışarıdakinden her zaman daha da güçlü olacaktır...
Bizans’ın duvarları misali hendekleri kazıp yanlarına ayak izi kalsın diye kum mu sıvayacaklar yani şimdi?
Sonra kentlerin lüks sitelerinde ikamet eden böceksi pespayeleri korumak için, siyanürden beşyüz kat daha etkili, jiletli ve askari tip özel örgülerin altına saklanmış gardiumlarının g.p.r.s. lerine de mi figurasyon yaptıracaklar.
Varsın yaptırsınlar bakalım.
Bizde daha da güçlüsü var elbet.
Belki de daha dişlisi var. Hatta, Halepçe’de kullanılan Sarin gazına karşın eşdeğer bir kimliğe dönüşmemenin zamanıdır.
Fasıl değil, asıl terörü durduracak kavramda, bu durumda renksiz ve kokusuz olmalıdır.
Ne Ofro’lara, ne de mostralıklara hatta Sensoria’lara asla takılmamalıdır.
Belkide bu cinsiyetsiz ve ne idüğü belirsiz akılların robotları o adamları Volver’ler ile korudukça 70 metreden daha fazla mesafede güvenlik sağlayamadıklarından pek de işe yaramıyorlar.
Oysa, tarlalarımızdaki üre denen suni gübreden bihaberken;aynı anda birkaç kamyonetle koca binaları güpegündüz işetebiliyorlar.
Üstelik eş zamanlı saldırılarla.
Oysa biz bu coğrafyalarda terörle değil elörgüsü ile yönetilmeye hazırlanmamışmıydık?
Atometrik tamaların sonuçları da nerede ise hazır değil miydi?
Sentinel 2’ bile bu aralar pek olumlu rapor verememekte.
Yoksa patlamaya hazır mıyız? La Boom!
Ünlü bir Fransız sinema filmini değil Hollywood’u hatırlayın.
Oklahoma değil, lazım olan oklava bence bunlara.
Karıları tahta sinide hamur yoğurmaktan zörtlü çeker Amerikan’a bindiğinde zaten kocasıda çoktan eşşek kılıklı pavyondan ilhak bir kocamış karıya binmiş oluyor. Buyurun bu kez bu halk terinine. İkinci mevkiinin tahta çubuklu kanepelerine karton mavi bir biletiniz var. Önüne malum sermayenin benzin istasyonu koyulduğu tarihi garımızdan usulca kalkıyoruz.
Demir oksitten kızarmış, sefaletten çatlamış ahşap ray traveslerin üzerinde yavaşça geçmişe yol amaya hazırlanıyoruz. Halkalı denen son duraktaki o turnike denen geri dönüş halkasına okul yıllarımda kaçtığım bugünkü toplukonut bölgesinde biten kentin sokaklarında şimdi yerlerin altına nereye gittiğimiz belirleyemeyen ithal raylar döşüyoruz.
Birden dimalarımdaki kesif duman yeniden aralanıyor.
Anabala Pasajı’nın o günlerdeki şaşaalı yıllarına dönüyorum. Hızlandıkça beni adeta hipnoz eden yol işaretlerin gözlerimden hızla akdıkça adeta tekerleğin hızlandığında geriye dönüşen yanılsama algılaması hayatımı hızlanarak bana yeniden göstermeye korkmadan teşebbüs ediyor. Ben biçare o akışın kollarına bırakıyorum kendimi.
Bulgaristan üzerinden Almanya’ya kalkan trenlerin keşmekeşine saplanıyorum.
Belkide çocukluğumun hayallerine endekslemek lazım devamını.
Haftaya akılda kalan kompartımanı düşleyelim bakalım.
12.07.2007
Top’li iğne 6
Ağzımızdan gaz çıkardığımızda alt dudağımız hemen tüm görevi üstleniverirmiş. Pırt sesini çıkartmak için dilimizi değil alt dudağımızı kullanıyormuşuz. Şarbon, Veba, Tularemiya, hemoglobik ateşli hastalıklar (sarı humma), botulizm ve çiçek. Ha, ha, ha..
Biogözlem sensorlarına bir soralım bakalım dışarıdaki kadar içeride de güçlüler mi acaba? Ağzımızdan değil, Hayali Düşük Ali misali aklımızdan çıkıyor işte tüm bunlar. Ve o gece de, bu gece de hala aynı masada oturan o zatı muhteremler de bunun sorumlularından belki de sadece bazıları... Bence buna da bioterör denilmeli. Aynen Bio Visa misali, bugün de teröre karşı tüm bu iğrenç virüs, mikrop ve hatta mikro organizmaların aynen dinamit ve atom gibi iyi niyetle üretildiği idda ediliyor. İşte o müzayendezade veya balo salonları sayesinde, önümüze amel kıvamında dışkılanan hayatların neyin alt dudağına dönüştüğünü hep birlikte teammüden anlamaya başlıyoruz. Hem nasılsa, Botoks denen dünyadaki en zehirli maddeyi çekinmeden yüvudumuza enjekte ettirmeyi başarıyoruz. Aslına bakarsanız o botoks, bugün dünyada en kolay satın alınabilinir ve en tehlikeli ürünlerden sadece biri. Toksininden bahsediyoruz elbette. Eczanelerde göz altı tedavisi kılığında krem sıkan şırıngasından değil. Yeryüzündeki her insanı, 100 gram botuliniyum ile imha edecekler. Buna da hazır olalım. Hem de deniz manzaralı, lüks botulizm partilerinde. Neyin bio, neyin ise gerçekten homo olduğu sorusunu ise yaşayan diğer canlılara bırakalım isterseniz... Çünkü, cinselliğini aseksüelliğinden biseksüelliğine geçirilmiş, metroseksüilliğini heteroseksüelliğinde seyreltmiş, überseksüel ve homoseksüellik ile tartışmaları başlatılmış bir kavram kargaşasından bahsediyoruz. Örümcek kafalıların, örümcek bacaklarının kalın kıllarına yapışmış x, q, w gibi harfler vardı hani. Düşünsenize alfabedeki harflerin 29 halindeki seksüel hayatlar. İyi de yumuşak “G” bunun neresinde? Yoksa benmiyim o virüs olarak adlandırılan? Daha da monomatik düşüncelerin daha da homofobik beyinlerine sızasılardan! Ha, bir de Ugandalı maymunların Firo virüsleri var. Seçilmiş virüsler bunlar. Kimbilir belki de kendini kutsamıştır bu salak kutsallar. Gözünüzün önüne o masadaki suratları getirin şimdi. İnsanların görünen heryerini kanatarak, gerçek kişiliğini sergilediği Marburg Virüsü kimliklerine de bir göz atalım. Sıkılmayın ama biraz daha bir yerlerinizi sıkın bakalım. Bu gruptaki Ebola Zaire de halk treni vagonumuzda. Belki buna benzer trenler hep emperyalistlerin ve sömürgecilerin sadece yeraltı kaynaklarını kara Afrika’nın halkından çalmak için inşaa ettiği trenlerden. Belki de onların tersine, trenleri hızlı yapmaya çalışıp raylar yerine vagonları değiştirerek insanları ölüme uçuranlardan. Ve bu vagon şimdi Menekşe’de kapılarını yolcu alıp boşaltmak üzere yeniden açıyor. Birazdan Florya’ya gelip, o yaşta sırt üstü güneşe yatan evlatlıkların bugün anasının kaçtığı şoföründen doğma adamların altında da hala aynı yerde aynı şekilde yattığını izlemiyor mu bu topraklar? Yarı milli ama çoktan ve koktan millemiş sermaye mi yapıyor bunu bilemem ama bir biçimde yapıyorlar işte. Eee. Yapa yapa yapağı olsalar da, hala vazgeçemiyorlarsa, mutlaka bir iş vardır bu işin içinde. O işlerin içinde de, Müptezel beygir kılıklı para simsarları yokmuydu hani? Hani, o devirde kiralık jigololarının çantalarında beş yıldızlı otellerden aşırılmış yatak örtülerinde yatmıyor muydu? Mühürdar yakınlarındaki Vezüv sobalı, Puryak talaşı yakılası bakır termosifonlu evlerde yeşermemişmiydi aynı terane hayatlar? Plastik çiçeklerin altında bahçevan süzgeçinin ibriğinden bugün sofralarımıza da akanlar aynı partilerde kadeh tokuşturmuymuşlardı acaba? Suyu arındıran ve andıran 731’leri (!) belkide feyz aldığı hikayelerden sofra içeceği olarak dökülen hayatlar da yeşertiliveriliyor şimdi. Kanayankaya balkonlarında. Hadi gelin onları Sarin (sinir) gazı ile biraz daha sinirlendirelim mi ne dersiniz? Hani 2000 yılanda, ellerinde tuttukları mikrop miktarını imha edecekleri konusunda andlaşma yaptıkları protokollerde Rusyalılara ve Amerikalılara ne oldu dersiniz. Her yalan gibi 3. Sınıf hamur kağıtların kapaklarına kelepçe olmaktan başka işe yaramazlar mı?
04.07.2007
Biogözlem sensorlarına bir soralım bakalım dışarıdaki kadar içeride de güçlüler mi acaba? Ağzımızdan değil, Hayali Düşük Ali misali aklımızdan çıkıyor işte tüm bunlar. Ve o gece de, bu gece de hala aynı masada oturan o zatı muhteremler de bunun sorumlularından belki de sadece bazıları... Bence buna da bioterör denilmeli. Aynen Bio Visa misali, bugün de teröre karşı tüm bu iğrenç virüs, mikrop ve hatta mikro organizmaların aynen dinamit ve atom gibi iyi niyetle üretildiği idda ediliyor. İşte o müzayendezade veya balo salonları sayesinde, önümüze amel kıvamında dışkılanan hayatların neyin alt dudağına dönüştüğünü hep birlikte teammüden anlamaya başlıyoruz. Hem nasılsa, Botoks denen dünyadaki en zehirli maddeyi çekinmeden yüvudumuza enjekte ettirmeyi başarıyoruz. Aslına bakarsanız o botoks, bugün dünyada en kolay satın alınabilinir ve en tehlikeli ürünlerden sadece biri. Toksininden bahsediyoruz elbette. Eczanelerde göz altı tedavisi kılığında krem sıkan şırıngasından değil. Yeryüzündeki her insanı, 100 gram botuliniyum ile imha edecekler. Buna da hazır olalım. Hem de deniz manzaralı, lüks botulizm partilerinde. Neyin bio, neyin ise gerçekten homo olduğu sorusunu ise yaşayan diğer canlılara bırakalım isterseniz... Çünkü, cinselliğini aseksüelliğinden biseksüelliğine geçirilmiş, metroseksüilliğini heteroseksüelliğinde seyreltmiş, überseksüel ve homoseksüellik ile tartışmaları başlatılmış bir kavram kargaşasından bahsediyoruz. Örümcek kafalıların, örümcek bacaklarının kalın kıllarına yapışmış x, q, w gibi harfler vardı hani. Düşünsenize alfabedeki harflerin 29 halindeki seksüel hayatlar. İyi de yumuşak “G” bunun neresinde? Yoksa benmiyim o virüs olarak adlandırılan? Daha da monomatik düşüncelerin daha da homofobik beyinlerine sızasılardan! Ha, bir de Ugandalı maymunların Firo virüsleri var. Seçilmiş virüsler bunlar. Kimbilir belki de kendini kutsamıştır bu salak kutsallar. Gözünüzün önüne o masadaki suratları getirin şimdi. İnsanların görünen heryerini kanatarak, gerçek kişiliğini sergilediği Marburg Virüsü kimliklerine de bir göz atalım. Sıkılmayın ama biraz daha bir yerlerinizi sıkın bakalım. Bu gruptaki Ebola Zaire de halk treni vagonumuzda. Belki buna benzer trenler hep emperyalistlerin ve sömürgecilerin sadece yeraltı kaynaklarını kara Afrika’nın halkından çalmak için inşaa ettiği trenlerden. Belki de onların tersine, trenleri hızlı yapmaya çalışıp raylar yerine vagonları değiştirerek insanları ölüme uçuranlardan. Ve bu vagon şimdi Menekşe’de kapılarını yolcu alıp boşaltmak üzere yeniden açıyor. Birazdan Florya’ya gelip, o yaşta sırt üstü güneşe yatan evlatlıkların bugün anasının kaçtığı şoföründen doğma adamların altında da hala aynı yerde aynı şekilde yattığını izlemiyor mu bu topraklar? Yarı milli ama çoktan ve koktan millemiş sermaye mi yapıyor bunu bilemem ama bir biçimde yapıyorlar işte. Eee. Yapa yapa yapağı olsalar da, hala vazgeçemiyorlarsa, mutlaka bir iş vardır bu işin içinde. O işlerin içinde de, Müptezel beygir kılıklı para simsarları yokmuydu hani? Hani, o devirde kiralık jigololarının çantalarında beş yıldızlı otellerden aşırılmış yatak örtülerinde yatmıyor muydu? Mühürdar yakınlarındaki Vezüv sobalı, Puryak talaşı yakılası bakır termosifonlu evlerde yeşermemişmiydi aynı terane hayatlar? Plastik çiçeklerin altında bahçevan süzgeçinin ibriğinden bugün sofralarımıza da akanlar aynı partilerde kadeh tokuşturmuymuşlardı acaba? Suyu arındıran ve andıran 731’leri (!) belkide feyz aldığı hikayelerden sofra içeceği olarak dökülen hayatlar da yeşertiliveriliyor şimdi. Kanayankaya balkonlarında. Hadi gelin onları Sarin (sinir) gazı ile biraz daha sinirlendirelim mi ne dersiniz? Hani 2000 yılanda, ellerinde tuttukları mikrop miktarını imha edecekleri konusunda andlaşma yaptıkları protokollerde Rusyalılara ve Amerikalılara ne oldu dersiniz. Her yalan gibi 3. Sınıf hamur kağıtların kapaklarına kelepçe olmaktan başka işe yaramazlar mı?
04.07.2007
Top'lu iğne 5
Bilmem hiç oraları görme şansınız oldu mu?. Sicilya demiştim hani? Aslında Hakkari'den de pek farkı yok Ankara'dan da, Bahçesaray’dan da. Peder Donatello, şehir merkezindeki botanik bahçesine çevrilmiş yaşamlarını anlatırken, akıl denen sapık ruhumuzun kafaları kimbilir nerelere takılacak. Yavrum lakablı eski dostum, elimde bir paket Şekerli Leblebim ve Ustamla daldığımız o köhne ara sokakları hatırlıyorum. Bugün, kendi coğrafyama at gözlüklerimi çıkartıp kuş bakışı odaklandığımda ise bakın neleri algılıyorum! Mafyanın kent eteklerine yerleştiği Palermonun merkezinin neden 2. Dünya savaşından beri tamir edelemediği anlaşılıyor ve 1539 dan beri yaklaşık sekizbin maddi gücü olmuş olanın neden çürümemek istediklerini ibretle anlamamız gerekiyor. Kendilerine özel mezar satın almış Kapusin mezar-dehliz koridorları ile irkiliyoruz. Aynen o gece, o balo salonundaki gibiler. Ölüler ama giyimli kuşamlı, saçlı sakallılar. Başı bağlı olanı da var, kıçı açık olanı da. Belki de aralarında katili de vardır kulanparası da. Din adamları, siyasetçiler, fahişeler, avukatlar, pezevenkler, zenginler ve de doktorlar. Hatta günahsız çocuklar da iktidar olmanın kölesi oluşmuşlar. O garip, bugün para ile gezilebilen bir ders alınası müze kılıklı, hala ölememiş canlardaki çürüyememiş donlarıyla yaşananlardan!
Bugün, aile mezarlıklarında, haftasonları pikniklerinin moda olduğu o kentle bizim kentleri nasıl da benzetiyoruz bir birlerine. Birde, o gezide aklımıza gelen, etnik temizlik meraklısı bir katolik otel müdürünün biz zavallı Türkiye'den gelen turist kafilesinin üzerine kahvaltı salonu kapısı kilitleyen zihniyet geliyor. Sırf küçük kızına kıyamayıp uykusundaki masum hayatına bir kap meyveli yoğurt götürmeye çalışan babanın hayallerinde kilit atan gavurlar hala bazı gerçekleri unutuyorlar. Bu yüzden babaannemin dediği gibi bokun adı ne zamandan beri hülasaüul ala oluyor. Oysa orada da Mafya babaların yerine analarının borusu ötüyor. O haşin erkekler sırf bu yüzden; onlar için büyüseler bile, asla haylaz çocukları olarak kumandadan çıkamıyorlar. Acaba burdakilerin anası ne iş yapar derken kış uykusundan yeni uyanmış depilesi bir çarpma ile belden aşağı ıslanıveriyorum. Korkudan değil ama elimdeki ucuz şarap dolu bardaktan pantalonumun bevliye bölgesine fışkırandan.
……..
O gün, o masada oturan geçkin genç, kendine gelip hayalleriyle gerçeği birbirinden ayırmayı başardığında sanki yan masasında 13. Havari oturuyor. Hemencecik kendimi onun
hayal dünyasına ışınlıyorum. Bu kez gerçekler onun gözünden ve benim hayal gücümden Sicilyanın tavan aynalarının bağbozumundaki kristal bir şekilsiz avizede ışıldıyor.
O malum konukları beklenen masada kimler var olamayacakki? Bacağına elektronik pranga takılası pislik bir jeriyatrik , çoban kılıklı bir feldispat bağımlısı kocaman bir kelle, bıyıkları hayli ağırlaşmış ensesi kalın bir abi, jeriatrik müsvetteden (hernasılsa) amipsel bölünme ile çoğalmışlar dan iskartaday çıkmış hercai bir moruk ve komisyon almadan asla davete gitmeyen, kartviziti ile işe adam koymaktan yılmayan çetin ceviz bir savunma uzmanı. Bak sen. Pipim değil ama gözenekli derimiz bile amuda kalkıyor. Kendimizi kaybedip o gençle birlikte boğulduğumuzu hissediyoruz. Sanal gözlerimiz,hiçbirinin birbirine bakmadan aynı masaya kıçlarını dayamış ön ortada alacarte leşleri süzüyor. Biz sanki bu vatanın onlardan darbe yemiş evlatları hala duhuliyede yemleniyoruz. Kalk yamak kalk. Acil bir araba bulup ayak üstü balıkçıda tıkınıp. Haskara'dan Histanbul'a kaçıyorum. Ah şu kıçları satın alınamayası hayatların hayatlarındaki karılar! Neredesiniz ! Konuşsanıza...Dilinize kapsaisin mi sürecekler sanırsınız? Heyhat siz onu contanızı değiştirecek musluk tamircisinin neresine sürüleceğini bilirsiniz ya neyse. Ama acı biberin içindeki kapsaisin sadece yağda çözülür o yüzden acı yediğinize sulu yerine süt için. Yoksa İsminiz kaparlar.
Gelelim bu konuları neden bu kadar irdelediğimize. Gözünüzün arkasındaki korteks, yani ön işlemci neyi ne kadar görüyor sanıyorsunuz ? Gözkırpması süresine sıkışmış değişim körlüğünü de hesaba katmak lazım olduğunda bilelim ki; Bu ökse zamkı kıvamında zatlarca kurgulanmaya çalışılan şu bizim ilizyonist (hokkabaz) hayatlarında da bu sahnelerde tezgahlandığını göremeyecek kadar mı aptalınz?.Patojen mikkrobu davranışlar içinde biogözlem sistemleri de bu tezgahları görmüyor mu sanki?O kadar mı Pir Sultan Abdalız? O zaman bekleyin bakalım.
Bugün, aile mezarlıklarında, haftasonları pikniklerinin moda olduğu o kentle bizim kentleri nasıl da benzetiyoruz bir birlerine. Birde, o gezide aklımıza gelen, etnik temizlik meraklısı bir katolik otel müdürünün biz zavallı Türkiye'den gelen turist kafilesinin üzerine kahvaltı salonu kapısı kilitleyen zihniyet geliyor. Sırf küçük kızına kıyamayıp uykusundaki masum hayatına bir kap meyveli yoğurt götürmeye çalışan babanın hayallerinde kilit atan gavurlar hala bazı gerçekleri unutuyorlar. Bu yüzden babaannemin dediği gibi bokun adı ne zamandan beri hülasaüul ala oluyor. Oysa orada da Mafya babaların yerine analarının borusu ötüyor. O haşin erkekler sırf bu yüzden; onlar için büyüseler bile, asla haylaz çocukları olarak kumandadan çıkamıyorlar. Acaba burdakilerin anası ne iş yapar derken kış uykusundan yeni uyanmış depilesi bir çarpma ile belden aşağı ıslanıveriyorum. Korkudan değil ama elimdeki ucuz şarap dolu bardaktan pantalonumun bevliye bölgesine fışkırandan.
……..
O gün, o masada oturan geçkin genç, kendine gelip hayalleriyle gerçeği birbirinden ayırmayı başardığında sanki yan masasında 13. Havari oturuyor. Hemencecik kendimi onun
hayal dünyasına ışınlıyorum. Bu kez gerçekler onun gözünden ve benim hayal gücümden Sicilyanın tavan aynalarının bağbozumundaki kristal bir şekilsiz avizede ışıldıyor.
O malum konukları beklenen masada kimler var olamayacakki? Bacağına elektronik pranga takılası pislik bir jeriyatrik , çoban kılıklı bir feldispat bağımlısı kocaman bir kelle, bıyıkları hayli ağırlaşmış ensesi kalın bir abi, jeriatrik müsvetteden (hernasılsa) amipsel bölünme ile çoğalmışlar dan iskartaday çıkmış hercai bir moruk ve komisyon almadan asla davete gitmeyen, kartviziti ile işe adam koymaktan yılmayan çetin ceviz bir savunma uzmanı. Bak sen. Pipim değil ama gözenekli derimiz bile amuda kalkıyor. Kendimizi kaybedip o gençle birlikte boğulduğumuzu hissediyoruz. Sanal gözlerimiz,hiçbirinin birbirine bakmadan aynı masaya kıçlarını dayamış ön ortada alacarte leşleri süzüyor. Biz sanki bu vatanın onlardan darbe yemiş evlatları hala duhuliyede yemleniyoruz. Kalk yamak kalk. Acil bir araba bulup ayak üstü balıkçıda tıkınıp. Haskara'dan Histanbul'a kaçıyorum. Ah şu kıçları satın alınamayası hayatların hayatlarındaki karılar! Neredesiniz ! Konuşsanıza...Dilinize kapsaisin mi sürecekler sanırsınız? Heyhat siz onu contanızı değiştirecek musluk tamircisinin neresine sürüleceğini bilirsiniz ya neyse. Ama acı biberin içindeki kapsaisin sadece yağda çözülür o yüzden acı yediğinize sulu yerine süt için. Yoksa İsminiz kaparlar.
Gelelim bu konuları neden bu kadar irdelediğimize. Gözünüzün arkasındaki korteks, yani ön işlemci neyi ne kadar görüyor sanıyorsunuz ? Gözkırpması süresine sıkışmış değişim körlüğünü de hesaba katmak lazım olduğunda bilelim ki; Bu ökse zamkı kıvamında zatlarca kurgulanmaya çalışılan şu bizim ilizyonist (hokkabaz) hayatlarında da bu sahnelerde tezgahlandığını göremeyecek kadar mı aptalınz?.Patojen mikkrobu davranışlar içinde biogözlem sistemleri de bu tezgahları görmüyor mu sanki?O kadar mı Pir Sultan Abdalız? O zaman bekleyin bakalım.
Top'lu iğne 4
Alanya'nın gelenekleri kadar erken satılabilsin diye karpitlenmemiş muzları da aklıma geliyor bu kez. Bu kez, Anamur' daki Kız Kalesi' nin eteklerinde ayaklarımı ıslayıp, Akdeniz meltemlerini soluma ihtiyacını hissediyorum. Genelde daha az deterjan içmek uğruna değiştirmediğim, iyice soğumuş ama ağzı da hayli yağlanmış parmak izim dolu bardağımın dibindeki tortulu artıklarda gerçeğe dönüşüyor hayallerim. Kesif puro dumanının gırtlak yakan kırmızı yüzüklü kokusu, tekkeleşmiş mekandaki çiğnenesi hayatlarda duygularımın gözyaşlarına dönüşmüş halini yansıtıyor ve yürüyen merdivenlerden açık havanın kararmış gülümsemesi ile birkez daha karşılaşmak üzere hızla oradan da uzaklaşıyorum.
Olası bitesi ne mi dersiniz?Şu yaşam denen likitimsi birikintinin kıyılarında, durmak bilmez muhtelif dalgaların sürtünmesinden bıkmış ve aşınmış çakıl taşlarına dönüştürülüyoruz sanki! O kıyılardan, Kısa kalın uzuvlu ne üdüğü belirsiz otoparkçıların başarılarında ton ton cebe sıkıştırılmış tankerlerin yüzüşünü izlettirliyoruz..Sonra, bir yaramazın elinde üçbeş sekte su üstünde zıplatılıp taşlanmaya çalışsa da o tankerler onların yarattığı burun altı dalgalarıyla da aynı ile sahile yeniden fırlatılıyoruz. Yeknesak kumsala karışıp un ufak olana dek bu böyle devam ediyor. Oysa birde akarsu çakılı olmayı başaranları düşünmemiz gerekmez mi?. O küresel ve kütlesel yapıları ile debisine göre yol alan. O yolculuk boyunca yer yer sakin akıp yer yer çağlayanlardan dökülen ve çavlanlardan kayacıkları da bir düşünmemiz gerekmez mi?
Onları da aşınmanın maraziyetinden muzdarip sürüklenip gidiyorlar sanırsınız. Yok. İşin aslı o değil işte. Onlar da, diğer çakılların yanlarına gelip, aynı sürece tekrardan başlayana dek bıkmadan tecrübe kazanıp bilgi kaydediyorlar. Ve her iki çakılda sonunda kum olup malum kumsala karışıyorlar. Dalgalar ile o kumsallar (nedendir belli) asırlardır kucaklaşıp bir türlü kavuşup kaynaşamıyorlar. Sonra, birden vahşi bit kepçe darbesi ile yuvasından alınıp, yıkanamamış tuz yüklü laz müteahhid yaşamları ile çimentoya karılıyorlar. Anayurtlarından dinamitle sökülmüş kardeşlerinin mıcırları ile harmanlanıp yüzlerce yıl sürecek esaret için belki de bu pizzacı müteahidin müdürünin hela taşındaki sıvaya dönüştürülüyorlar. Ama onun mezar taşı sıvası olmak seçeneği de olduğunu bu çakal simsarlar hala umursamıyorlar...
Hey bre kokmuş kokuşmuş leş yiyicileri. Sıkı durun bakalım.Yamak defikasyona devam ediyor.
Teferruatlı tesettürün banknot kokulu parfüme bulandığı salondayız şimdi.. Hangi sermayeden iddaada dekorasyon tutturmuş sahte sahneli otel, illete millete sarınan zibidiler ile hınca hınc dolu. Günlerce provalara gidip gelen, Ata’yı, Adana’daki bir otel odasında ki Ataput zanneden zihniyet henüz diğer davetler gibi fuayede çöreklenmemekte. Gelin Hanım Partinin rengini yeşertmiş kandilcinin önünde otelin girişinde, ayakta terlik belde kırmızı kurdele dolanıp duruyor. Bu oteli kızlık davasına manşet düğünden de tanırız aslında. Buyurun İlletli vekillerin çocukları evleniyor ve fendomental ekalliyet de orada şuursuzca eğleniyor. Lafı uzatmayalım. Salona geçiyoruz. En önde dört masa belli ki kalantor. En sağda oğlan tarafı adeta liberalizm rüzgarı. Nakliyeden miras eğriyolların zenginleri ne yapsalar boş. Birkaç Histanbul s.o.s. yetik dulu da onların masada. Aynı masadaki ince uzun geçkin genç de ne İnce Memed, ne de Uzun Hasan. Yanıbaşı masa bom boş ama masanın başı çeşmebaşı misali kalabalık. Bir sonraki masa kız tarafı ise tamamen dedikodudan mamul cüz cüz etrafı mideye indirmekte.
Elbette Sicilya'nın Palermo’lu Palagonya prensesi kılıklı karıları değil o gece salonda çöreklenmiş olanlar. Zevk düşkünü aristokratların, beşyüzyıl önceki gösterişli saraylarının balo salonlarında kalmış, kıkırdaşan memebaşlarını salondaki binlerce gölgenin ışığı ile titrettirerek esmer prenslere saplamış bakışlı karılar da gelmeyecek o masaya. Bakın bu durumda bu hayatların benzerlerini günümüz hayatları ile kıyaslamamak lazım o zaman. Orada 500 yıldır yaşayan dükalık kökenli bir ailenin şimdi rahip olan oğulları olan Peder Donatello'ya kulak uzatmak elzem gerçekten bu zaman. O yüzden bu kez haftaya dek bana biraz zaman…
Olası bitesi ne mi dersiniz?Şu yaşam denen likitimsi birikintinin kıyılarında, durmak bilmez muhtelif dalgaların sürtünmesinden bıkmış ve aşınmış çakıl taşlarına dönüştürülüyoruz sanki! O kıyılardan, Kısa kalın uzuvlu ne üdüğü belirsiz otoparkçıların başarılarında ton ton cebe sıkıştırılmış tankerlerin yüzüşünü izlettirliyoruz..Sonra, bir yaramazın elinde üçbeş sekte su üstünde zıplatılıp taşlanmaya çalışsa da o tankerler onların yarattığı burun altı dalgalarıyla da aynı ile sahile yeniden fırlatılıyoruz. Yeknesak kumsala karışıp un ufak olana dek bu böyle devam ediyor. Oysa birde akarsu çakılı olmayı başaranları düşünmemiz gerekmez mi?. O küresel ve kütlesel yapıları ile debisine göre yol alan. O yolculuk boyunca yer yer sakin akıp yer yer çağlayanlardan dökülen ve çavlanlardan kayacıkları da bir düşünmemiz gerekmez mi?
Onları da aşınmanın maraziyetinden muzdarip sürüklenip gidiyorlar sanırsınız. Yok. İşin aslı o değil işte. Onlar da, diğer çakılların yanlarına gelip, aynı sürece tekrardan başlayana dek bıkmadan tecrübe kazanıp bilgi kaydediyorlar. Ve her iki çakılda sonunda kum olup malum kumsala karışıyorlar. Dalgalar ile o kumsallar (nedendir belli) asırlardır kucaklaşıp bir türlü kavuşup kaynaşamıyorlar. Sonra, birden vahşi bit kepçe darbesi ile yuvasından alınıp, yıkanamamış tuz yüklü laz müteahhid yaşamları ile çimentoya karılıyorlar. Anayurtlarından dinamitle sökülmüş kardeşlerinin mıcırları ile harmanlanıp yüzlerce yıl sürecek esaret için belki de bu pizzacı müteahidin müdürünin hela taşındaki sıvaya dönüştürülüyorlar. Ama onun mezar taşı sıvası olmak seçeneği de olduğunu bu çakal simsarlar hala umursamıyorlar...
Hey bre kokmuş kokuşmuş leş yiyicileri. Sıkı durun bakalım.Yamak defikasyona devam ediyor.
Teferruatlı tesettürün banknot kokulu parfüme bulandığı salondayız şimdi.. Hangi sermayeden iddaada dekorasyon tutturmuş sahte sahneli otel, illete millete sarınan zibidiler ile hınca hınc dolu. Günlerce provalara gidip gelen, Ata’yı, Adana’daki bir otel odasında ki Ataput zanneden zihniyet henüz diğer davetler gibi fuayede çöreklenmemekte. Gelin Hanım Partinin rengini yeşertmiş kandilcinin önünde otelin girişinde, ayakta terlik belde kırmızı kurdele dolanıp duruyor. Bu oteli kızlık davasına manşet düğünden de tanırız aslında. Buyurun İlletli vekillerin çocukları evleniyor ve fendomental ekalliyet de orada şuursuzca eğleniyor. Lafı uzatmayalım. Salona geçiyoruz. En önde dört masa belli ki kalantor. En sağda oğlan tarafı adeta liberalizm rüzgarı. Nakliyeden miras eğriyolların zenginleri ne yapsalar boş. Birkaç Histanbul s.o.s. yetik dulu da onların masada. Aynı masadaki ince uzun geçkin genç de ne İnce Memed, ne de Uzun Hasan. Yanıbaşı masa bom boş ama masanın başı çeşmebaşı misali kalabalık. Bir sonraki masa kız tarafı ise tamamen dedikodudan mamul cüz cüz etrafı mideye indirmekte.
Elbette Sicilya'nın Palermo’lu Palagonya prensesi kılıklı karıları değil o gece salonda çöreklenmiş olanlar. Zevk düşkünü aristokratların, beşyüzyıl önceki gösterişli saraylarının balo salonlarında kalmış, kıkırdaşan memebaşlarını salondaki binlerce gölgenin ışığı ile titrettirerek esmer prenslere saplamış bakışlı karılar da gelmeyecek o masaya. Bakın bu durumda bu hayatların benzerlerini günümüz hayatları ile kıyaslamamak lazım o zaman. Orada 500 yıldır yaşayan dükalık kökenli bir ailenin şimdi rahip olan oğulları olan Peder Donatello'ya kulak uzatmak elzem gerçekten bu zaman. O yüzden bu kez haftaya dek bana biraz zaman…
TOP’LU İĞNE 3
Eh konu darı ambarlarında yeşertilen pastorize sütlere teğet geçince bir "köşeli" kapmış karıyı hatırlarım bende. Veledine makamındaki besteyi kuran-ı kerim sanmış yandaş günlerdeyiz o zaman. Devrin anal tencere pazarlayan iflas şirketi, kanalında "defilede kuran okundu" sloganıyla yayın yapıyor. Bu sermayeden epey maharetli patron aynı zamanda bir nostaljik pavyon kraliçesinde dıllah sallıyor.
Bu bahse konu, köşe kapmış karı bana: "Aaa. Ben bilirim. Yanlış bu yaptığınız" diyor. Her elzemde, putperest yaklaşımları ile cinayet mahallerine karanfil seren düşkün kimliğini hiç erinmeden ukala bir tavırla yanıtlıyorum: "O Ömer Hayyam'ın Su ve Kum şiirinin İranlı sanatkar Abed Azri 'den yorumu. " Bunun ardından ikinci çinko sorusu amatör bir tokat gibi patlıyor kulaklarımda. "Benim babam büyükelçiydi. Ben den iyi mi bileceksiniz?" Kan beyine çıkar mı çıkar! O zaman da dışkı ağıza geviş olur mu olur. Hemen kabinden cd kabını getirtiyorum. Tıs pısss!. Hemen yanında dikilen, halkevleri kapatılmadan dikilmiş buklet tayörlü anası da ondan daha fıs tıs ediyor diyerek gülüp geçiyorum bir kez daha bu asalak ahmaklara. Hey gidi çamaşırcı karısı aşifte. Kızılcıklar oldu mu şimdi dersin?
Aradan zaman geçiyor ve o kadın birgün yine bende. Çalışacağı yere, eşi henüz göçmüş güçlü adamla ilk kez el ele gidecek. Hemen koleksiyondan sırtı göte değesi açık bir ampir gösteri elbisesi giyiyor. Hemde kutsal kitaba endekslenmiş söz konusu polemik yapılmış defileden. Kendi müstehcen dekoltesini aynada gördüğünde ise kaygan zeminli ruhunun, o zavallı müptelalaşmış Ege Havzası nın Diana'sının şevhetinin tüm çıplaklığını gözlerinde görüyorum. Akıllıca aynayı dikizine ayarlayıp bana fikrimi soruyor; "Ama bu çok açık. Ne derler sonra? " Bende zaman kaybı mı olur? "Rica ederim Süratli Hanım, siz arkasından bakılacak kadınsınız!" Zat zaten o an o aynada değil aksine flaşların patladığı basın fuayesinde. Çamışırından bile nefret eder ibareler ile davettekilere iadeli taahütlü davetiye yolluyor. Örümcek kadının öpücüğü bile o çamaşırhanede okunmaz ama haydi hayırlısı diyorum. Giysisi paketleniyor. Kötek eşşek meselelerini nesiller iyi söylemiş. Yıllar sonra ünlenmiş zat-ı aliyeleri birkez daha karşılaştığımızda bana o günkü yaşananlarını anlatıyor. "Biliyormusunuz. O sözünüze, o gün o giysiyi satın almışdım.(satın almak bedel ödemek gerektirir. Parası hiç gelmemiş idi.Sonra da bir beyaz empirme kestirip ortadan kaybolmuştu ya neyse) Ama o kadar dekolte idi ki asla kullanamadım!.Bak sen..Belki de Atalarımızın telafuz ettirebildiği bir W. Churchill sözü hatırlayalım. En büyük karmaşalardan en yalın çözümler doğar.! Halbuki hayatını aklıyla değil kıçıyla yönetenler var.
" Satmışım anasını" şarkısını dilime dolayıp, ufak ufak geğirti kılıklı karının yanından uzaklaşıp, kokteyl salonunun dibindeki köfte ekmek büfesinde iştahımı bastırmak üzere hemen oradan ikiliyorum. Ya alta, ya da üste üçgenleşmiş hedeonistlerin basen genişletme savaş meydadında zorlukla ilerleyip, meyvelerin bulunduğu nispeten tenha bölümde kendime otonomik bir yer açıyorum..
O da ne? Dersiniz ki sanki yerli malı haftası. Yeni Zellanda' dan üzüm, Kameron Duala' dan Gambas, berisinde Kongo Kinşasa' dan ananas, biraz ilerisinde Fildişi Sahili'nden baba muz hevenkleri.. Daha neler neler. Frambuvazdan (ahududu bilirdik ya neyse!) tutun da; garip, yıldız şekilli dilimlere, eşek hıyarını andıran dikenlilerden Madagaskar mangosuna dek her tür tropik meyve dizilmiş nobran kimlikleri ile müsabaka ediyor.Yaya geçitlerinde çiğnenmiş leblebi şekeri tadında hayallerimin un ufak edilişini ibretle bir kez daha anımsıyorum. Eski boşa kaktıranların -Gulu Gulu- dansındaki muz cumhuriyetlerinde, hayallerimin lambaları bir kez daha yanıp sönüyor hışımla. Tencere, tava ve kepçe sesi zannetiğimin, aslında midemden gelen açlığın kazıntı gurultusu olduğunu anlamakta da pek geç kalmıyorum.
Bu bahse konu, köşe kapmış karı bana: "Aaa. Ben bilirim. Yanlış bu yaptığınız" diyor. Her elzemde, putperest yaklaşımları ile cinayet mahallerine karanfil seren düşkün kimliğini hiç erinmeden ukala bir tavırla yanıtlıyorum: "O Ömer Hayyam'ın Su ve Kum şiirinin İranlı sanatkar Abed Azri 'den yorumu. " Bunun ardından ikinci çinko sorusu amatör bir tokat gibi patlıyor kulaklarımda. "Benim babam büyükelçiydi. Ben den iyi mi bileceksiniz?" Kan beyine çıkar mı çıkar! O zaman da dışkı ağıza geviş olur mu olur. Hemen kabinden cd kabını getirtiyorum. Tıs pısss!. Hemen yanında dikilen, halkevleri kapatılmadan dikilmiş buklet tayörlü anası da ondan daha fıs tıs ediyor diyerek gülüp geçiyorum bir kez daha bu asalak ahmaklara. Hey gidi çamaşırcı karısı aşifte. Kızılcıklar oldu mu şimdi dersin?
Aradan zaman geçiyor ve o kadın birgün yine bende. Çalışacağı yere, eşi henüz göçmüş güçlü adamla ilk kez el ele gidecek. Hemen koleksiyondan sırtı göte değesi açık bir ampir gösteri elbisesi giyiyor. Hemde kutsal kitaba endekslenmiş söz konusu polemik yapılmış defileden. Kendi müstehcen dekoltesini aynada gördüğünde ise kaygan zeminli ruhunun, o zavallı müptelalaşmış Ege Havzası nın Diana'sının şevhetinin tüm çıplaklığını gözlerinde görüyorum. Akıllıca aynayı dikizine ayarlayıp bana fikrimi soruyor; "Ama bu çok açık. Ne derler sonra? " Bende zaman kaybı mı olur? "Rica ederim Süratli Hanım, siz arkasından bakılacak kadınsınız!" Zat zaten o an o aynada değil aksine flaşların patladığı basın fuayesinde. Çamışırından bile nefret eder ibareler ile davettekilere iadeli taahütlü davetiye yolluyor. Örümcek kadının öpücüğü bile o çamaşırhanede okunmaz ama haydi hayırlısı diyorum. Giysisi paketleniyor. Kötek eşşek meselelerini nesiller iyi söylemiş. Yıllar sonra ünlenmiş zat-ı aliyeleri birkez daha karşılaştığımızda bana o günkü yaşananlarını anlatıyor. "Biliyormusunuz. O sözünüze, o gün o giysiyi satın almışdım.(satın almak bedel ödemek gerektirir. Parası hiç gelmemiş idi.Sonra da bir beyaz empirme kestirip ortadan kaybolmuştu ya neyse) Ama o kadar dekolte idi ki asla kullanamadım!.Bak sen..Belki de Atalarımızın telafuz ettirebildiği bir W. Churchill sözü hatırlayalım. En büyük karmaşalardan en yalın çözümler doğar.! Halbuki hayatını aklıyla değil kıçıyla yönetenler var.
" Satmışım anasını" şarkısını dilime dolayıp, ufak ufak geğirti kılıklı karının yanından uzaklaşıp, kokteyl salonunun dibindeki köfte ekmek büfesinde iştahımı bastırmak üzere hemen oradan ikiliyorum. Ya alta, ya da üste üçgenleşmiş hedeonistlerin basen genişletme savaş meydadında zorlukla ilerleyip, meyvelerin bulunduğu nispeten tenha bölümde kendime otonomik bir yer açıyorum..
O da ne? Dersiniz ki sanki yerli malı haftası. Yeni Zellanda' dan üzüm, Kameron Duala' dan Gambas, berisinde Kongo Kinşasa' dan ananas, biraz ilerisinde Fildişi Sahili'nden baba muz hevenkleri.. Daha neler neler. Frambuvazdan (ahududu bilirdik ya neyse!) tutun da; garip, yıldız şekilli dilimlere, eşek hıyarını andıran dikenlilerden Madagaskar mangosuna dek her tür tropik meyve dizilmiş nobran kimlikleri ile müsabaka ediyor.Yaya geçitlerinde çiğnenmiş leblebi şekeri tadında hayallerimin un ufak edilişini ibretle bir kez daha anımsıyorum. Eski boşa kaktıranların -Gulu Gulu- dansındaki muz cumhuriyetlerinde, hayallerimin lambaları bir kez daha yanıp sönüyor hışımla. Tencere, tava ve kepçe sesi zannetiğimin, aslında midemden gelen açlığın kazıntı gurultusu olduğunu anlamakta da pek geç kalmıyorum.
TOP’LU İĞNE 2
Kupalı ve kulplu "redöşase" (girişin yarım üstü) pizzacının üstündeki metresinin evinde, altkattaki fırının ısısından da beleşten yaralanıp halvetlenen patron ise 500 metre ilerideki karısının evinde yalıçapkını topalını sinsice ona buna sürüyor. Geçkinlerin asar-ı antikacısı ermeni simsar ise bu evde de (kişiye özel) müzayede servisini cüzdanlara sokmakta hiç zorlanmıyor.Bir yanda ahmak oğullarının kızlık sevdası gazete manşetlerinde trilyona patlarken, pembe jat tesbihli saat koleksiyonlu evlatlar ise har vurup harman savuruyor.Eee barajlar dolu ya! Ah şu yüzmilyonluk türkiye hayali. Sen neymişsin be abi?
Beleşten ve de devletten ele geçme golf otellerinden birinin müdürünün villasında ise yedek lastik hayatlar pazarlanıyor. Kadın sekreterlerden, işbağlama aracılığı ile otel odasında komisyon olarak yakaladığı avantalarını da ekleyip uslubuna şöyle bir üstünkörü göz atınca da, pasta ve zeytinyağlı tutkunu annenin bilmeden aşçıbaşına ne paralar ödediği askari ücretlilerdede yürek kanırtabiliyor..Ayakkabı numarasından beden bulma savaşını (Rükreş Borjiya entirikaları yüzünden) muhakkak kaybedeceğiniz bu zavallı ve kaleiçi pansiyonundan yetişme zıplama züppe, bir yandan da yenilenecek binanın İngiliz mimarına yaptıracağı beleş villasının panoramik hayalini kuruyor. Öbür kıza gelince, zaten trilyona başkan adayı içgüveysi damat da yok muydu yani?. Şimdi öbür kıtanın, yeni bir kentinde, ikibuçuk milyon musadoları eder dairesinde mıhlama yiyormuş diyorlar. Hey gidi çarıklı erkanı. Bre destur! Kesilen çamların yerine topu deliğe koyma vakti elbet gelecektir. Bilgi ve görgü hırsızlığına uzanmış elleri kimbilir belki de Ömer Seyfeddin'in diyetinde kesilecektir.
Sözü süzmenin gereği yok demiştim ya ayrıca bakire de dönüşmüyor, sızınca daha da lezzetli olduğu hala sizlerce de açık değil mi?.
Asitli burjuvanın gazlı yaşamından çıkıp nenelerimizin laflarına bir dönelim derim. Bokun adı ne zamandan beri hülasa-ül ala oldu? Elimizde bir kumanda hayatı zaplıyormuyuz acaba.? Acaba anlıyormuyuz bize farkettirmeden anlatmaya çalıştıkları kavramları. Bilmediğimiz kavramlar üzerine mi savaşıyoruz yoksa o kavramları kavramaya çalışmamışların kavram kargaşası mı dimamızda var olan? Şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı sıkıntılı kavramları bırakalım hadi. Şimdi ağız kulak mesafemizi sıfıra indirmenin başka yollarını arayalım.
Sosiyatimiz (sosyal siyaset) soslu zadelerimizden birine şunu dedirtmişti:
"Türkçe bilgisayar diline en uygun dildir." Sonra o zihniyet, iktidarlarındaki hezimetten kıçtaki dövmeye kafayı takmışken, bir de alfabeye q- x- w gibi harfleri ekletmişti. Neymiş efendim, bilgisayar dili ilkokulda öğrenilirmiş."Aklıma Ata' nın resmi geliyor ama otel odasında medya kurbanı afyonlanmış Ata' nın değil. Kara tahtada, elde değnek latin alfabeleri sunan Ata' da.
Beleşten ve de devletten ele geçme golf otellerinden birinin müdürünün villasında ise yedek lastik hayatlar pazarlanıyor. Kadın sekreterlerden, işbağlama aracılığı ile otel odasında komisyon olarak yakaladığı avantalarını da ekleyip uslubuna şöyle bir üstünkörü göz atınca da, pasta ve zeytinyağlı tutkunu annenin bilmeden aşçıbaşına ne paralar ödediği askari ücretlilerdede yürek kanırtabiliyor..Ayakkabı numarasından beden bulma savaşını (Rükreş Borjiya entirikaları yüzünden) muhakkak kaybedeceğiniz bu zavallı ve kaleiçi pansiyonundan yetişme zıplama züppe, bir yandan da yenilenecek binanın İngiliz mimarına yaptıracağı beleş villasının panoramik hayalini kuruyor. Öbür kıza gelince, zaten trilyona başkan adayı içgüveysi damat da yok muydu yani?. Şimdi öbür kıtanın, yeni bir kentinde, ikibuçuk milyon musadoları eder dairesinde mıhlama yiyormuş diyorlar. Hey gidi çarıklı erkanı. Bre destur! Kesilen çamların yerine topu deliğe koyma vakti elbet gelecektir. Bilgi ve görgü hırsızlığına uzanmış elleri kimbilir belki de Ömer Seyfeddin'in diyetinde kesilecektir.
Sözü süzmenin gereği yok demiştim ya ayrıca bakire de dönüşmüyor, sızınca daha da lezzetli olduğu hala sizlerce de açık değil mi?.
Asitli burjuvanın gazlı yaşamından çıkıp nenelerimizin laflarına bir dönelim derim. Bokun adı ne zamandan beri hülasa-ül ala oldu? Elimizde bir kumanda hayatı zaplıyormuyuz acaba.? Acaba anlıyormuyuz bize farkettirmeden anlatmaya çalıştıkları kavramları. Bilmediğimiz kavramlar üzerine mi savaşıyoruz yoksa o kavramları kavramaya çalışmamışların kavram kargaşası mı dimamızda var olan? Şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı sıkıntılı kavramları bırakalım hadi. Şimdi ağız kulak mesafemizi sıfıra indirmenin başka yollarını arayalım.
Sosiyatimiz (sosyal siyaset) soslu zadelerimizden birine şunu dedirtmişti:
"Türkçe bilgisayar diline en uygun dildir." Sonra o zihniyet, iktidarlarındaki hezimetten kıçtaki dövmeye kafayı takmışken, bir de alfabeye q- x- w gibi harfleri ekletmişti. Neymiş efendim, bilgisayar dili ilkokulda öğrenilirmiş."Aklıma Ata' nın resmi geliyor ama otel odasında medya kurbanı afyonlanmış Ata' nın değil. Kara tahtada, elde değnek latin alfabeleri sunan Ata' da.
BİR ZAMANLAR GAZETEPORT! Top'lu iğne 1
BİR ZAMANLAR GAZETEPORT!
Birgün, arkanıza dönüp bakıverdiğinizde, kaybettiklerin nefesini ensenizde aniden hissetmenin dilegelmesi zor cinsinden bir korku yaşarsınız. İşte o zaman bilinki, aslında kazandıklarınızla geçmişe karşı mücadele etmenin tam zamanıdır. Ve bir tek o an, hatalarınızın girdaplarında dalıp gidivermenin yolu sizi süzen tanıdık bakışların gizli gözetlemelerinde saklıdır.
İbretle izliyoruz ki son yıllarda, s.o.s. yetiklerimizin dünyasında bir müzayende-zade rüzgarıdır esiyor. Kim, kimin karısının tasarladığı boktan takı tasarımı bağışını (hemde ahlağın çöktüğü toplumun gözünün önünde) çalakılıç satın almaya çalışıyor? Aynı zamanda da, son yıllarda özel ve genel tüm üniversitelerimizde rektörlük binaları bile fakülte binalarından daha görkemli betonarme yapılara dönüştürülmüyor mu kasten? Vallahi ben bu topraklarda Takı Tasarımı Fakültesini bile görmüştüm.
(Bkz. aliminyum silikat ve feldisfat. Yani yukarı mezopotamyadaki çimento cevheri!...)
Bahsi geçen minerallerden bile hallice ayağı aksak adam, bu satın alma savaşında neden mi bir kez daha karısını etkileyecek? Herkesin yasal karısı öteki karısının kopyası ya, şimdi medyadan da gördüğümüz üzere eşler otel odalarında kıpraşırken karıştırılıyor da ondan.
Aynı sentetik çanta, aynı estetik, aynı şırıngadan konserve zehiri ve de 220 ye 220 çarşaflarda aynı şöför ya da bahçevan jigolo. Halbu ki karı, hem kocadan levazımı kapacak, hem de muhtemel metresinin bedelini tehayül (yani hayal) edecek. Ne kevaşe bir hayattır bu değil mi dostlar? Ben ise, bu durumlarda nedense Alanya yörüklerinin geleneksel adetlerinin hatırlanması gerekliliğine inanırım. Orada insanlar, düğün gecesi öncesi sahnelenen kınaya kadınlarını yollarlar ve armağanları o kadınlar aracılığı ile ailelerin gözlerinin önünde sunarlar. Niye mi? Belki de yeni gelin olan kınalı kuzunun aklını daha zengin bir zamparanın müstehcen mesajlı armağanı çalmasın diye! Belki de o kart zamparanın iştahı bir kez daha bir başka günahsıza kabarmasın diye...
Bende, Hacer-ül Esvet misali bir müzayede ortasına düşmüştüm bir kez. O gece de, hesapta kamusal sorumluluk bilincindeki farmakoloji metresi millet, inceden inceden kardiyolojiyi kullanarak dalga geçiyordu. Birazdan sahne alacak bol çocuklu, kıvrakkase kazsolist için ise sahne parlak ışıklara ile o enayilerin gözlerini bir kez daha almaya hazırlanıyordu. O da ne? Onun bunun mini etekli geçkin metresi haylaz bir aşifte, üçbeş kırıntı takısını bağışlamış birde etrafa ahkam kesiyor. Aman bir kıyamet, bir kıyamet. Binlerce yeni lira gösteriş adamlarınca havada uçuşturulurken, dekolte müptelası katarak bağlamış gözler, şişirilmiş ve katamaran kılıklı korselerde serpiştirilmiş memelerde yeşil ışık arıyordu. Aynen bir zamanlara Sicilya saraylarındaki davetlerdeki gibi. Yok mu arttıran? Satıyorum satıyorum saaağğğt-tım! Naraları sinsice kol geziyordu...
Masadaki güngörmüş geçirmiş bayanlardan birinden salvoyu yemekte pek geç kalmış sayılmıyorum. "Hadi Yamak, bir teklifte sen sür bakalım." Bir an vicdanımla başbaşa kalıp irkiliyorum. Amaç hayıra mı, hıyara mı yoksa kışlık yakıta mı gidecek bilemiyorum?
Aklım vicdanıma canhıraş çığlıklarla çarpıyor ve ağzımdan şu sözler dökülüveriyor.
"İyi de hanımefendi. mal cenabet!"...
Burada bitmiyor elbette. Ama bir sonraki nota kadar da sabretmeniz gerekiyor.
Birgün, arkanıza dönüp bakıverdiğinizde, kaybettiklerin nefesini ensenizde aniden hissetmenin dilegelmesi zor cinsinden bir korku yaşarsınız. İşte o zaman bilinki, aslında kazandıklarınızla geçmişe karşı mücadele etmenin tam zamanıdır. Ve bir tek o an, hatalarınızın girdaplarında dalıp gidivermenin yolu sizi süzen tanıdık bakışların gizli gözetlemelerinde saklıdır.
İbretle izliyoruz ki son yıllarda, s.o.s. yetiklerimizin dünyasında bir müzayende-zade rüzgarıdır esiyor. Kim, kimin karısının tasarladığı boktan takı tasarımı bağışını (hemde ahlağın çöktüğü toplumun gözünün önünde) çalakılıç satın almaya çalışıyor? Aynı zamanda da, son yıllarda özel ve genel tüm üniversitelerimizde rektörlük binaları bile fakülte binalarından daha görkemli betonarme yapılara dönüştürülmüyor mu kasten? Vallahi ben bu topraklarda Takı Tasarımı Fakültesini bile görmüştüm.
(Bkz. aliminyum silikat ve feldisfat. Yani yukarı mezopotamyadaki çimento cevheri!...)
Bahsi geçen minerallerden bile hallice ayağı aksak adam, bu satın alma savaşında neden mi bir kez daha karısını etkileyecek? Herkesin yasal karısı öteki karısının kopyası ya, şimdi medyadan da gördüğümüz üzere eşler otel odalarında kıpraşırken karıştırılıyor da ondan.
Aynı sentetik çanta, aynı estetik, aynı şırıngadan konserve zehiri ve de 220 ye 220 çarşaflarda aynı şöför ya da bahçevan jigolo. Halbu ki karı, hem kocadan levazımı kapacak, hem de muhtemel metresinin bedelini tehayül (yani hayal) edecek. Ne kevaşe bir hayattır bu değil mi dostlar? Ben ise, bu durumlarda nedense Alanya yörüklerinin geleneksel adetlerinin hatırlanması gerekliliğine inanırım. Orada insanlar, düğün gecesi öncesi sahnelenen kınaya kadınlarını yollarlar ve armağanları o kadınlar aracılığı ile ailelerin gözlerinin önünde sunarlar. Niye mi? Belki de yeni gelin olan kınalı kuzunun aklını daha zengin bir zamparanın müstehcen mesajlı armağanı çalmasın diye! Belki de o kart zamparanın iştahı bir kez daha bir başka günahsıza kabarmasın diye...
Bende, Hacer-ül Esvet misali bir müzayede ortasına düşmüştüm bir kez. O gece de, hesapta kamusal sorumluluk bilincindeki farmakoloji metresi millet, inceden inceden kardiyolojiyi kullanarak dalga geçiyordu. Birazdan sahne alacak bol çocuklu, kıvrakkase kazsolist için ise sahne parlak ışıklara ile o enayilerin gözlerini bir kez daha almaya hazırlanıyordu. O da ne? Onun bunun mini etekli geçkin metresi haylaz bir aşifte, üçbeş kırıntı takısını bağışlamış birde etrafa ahkam kesiyor. Aman bir kıyamet, bir kıyamet. Binlerce yeni lira gösteriş adamlarınca havada uçuşturulurken, dekolte müptelası katarak bağlamış gözler, şişirilmiş ve katamaran kılıklı korselerde serpiştirilmiş memelerde yeşil ışık arıyordu. Aynen bir zamanlara Sicilya saraylarındaki davetlerdeki gibi. Yok mu arttıran? Satıyorum satıyorum saaağğğt-tım! Naraları sinsice kol geziyordu...
Masadaki güngörmüş geçirmiş bayanlardan birinden salvoyu yemekte pek geç kalmış sayılmıyorum. "Hadi Yamak, bir teklifte sen sür bakalım." Bir an vicdanımla başbaşa kalıp irkiliyorum. Amaç hayıra mı, hıyara mı yoksa kışlık yakıta mı gidecek bilemiyorum?
Aklım vicdanıma canhıraş çığlıklarla çarpıyor ve ağzımdan şu sözler dökülüveriyor.
"İyi de hanımefendi. mal cenabet!"...
Burada bitmiyor elbette. Ama bir sonraki nota kadar da sabretmeniz gerekiyor.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
DİKİŞ MAKİNASI GICIRTILARI 01
GİTTİĞİ YERE KADAR !
Bir ağustos ikindisinde uzayıp gidiyordu raylar beni sürüklediği yöne doğru. Film şeridi akarcasına perspektifde kaymakdaydı hayranlıkla ve de şaşkınlıkla izlediğim engin coğrafyamız.
Yeşilin, hala tazeliğini nasılsa koruduğu Bilecik ovalarına doğru Sapanca gölünü yalayarak geçip henüz yol almaya başlamışdık. Marc Aryan şarkılarındaki İstanbul’un yorgun Haydarpaşa Garı çokdan minareleri gölgelemekden vazgeçmiş kaybolmuş gitmişti bile koca günün kısacık geçmişinde..
İkindi güneşininin, feri hala yerindeki yatay ışınları klavyenin tuşlarında gölgelerle kucaklaşmakdaydı ...
Kalkışda, ailesinden kuru gözyaşları ile ayrılmış genç delikanlı kulaklıklarındaki sesin belli ki ritmi ile tek düze nağmelere vurmakdaydı palstik vagon zeminine.
Hemen Karşı koltuğumdaki gri ekose gömlekli, kum renkli kumaş pantalonlu emekli beyefendi gözkapaklarının ağırlığı ile geçmişin sessizliğine dalmıştı bile..
Yön Eskişehir üzerinden Ankara’ydı dike dike..
Müzikçalarımın duygularıma kimi zaman hüzün kimi zaman neşe veren nağmeleri ile bende katılmışdım yolculuğun yolcuları ile bu sürece.. Üstüne üstlük sessizce dizüstümle dalga gecercesine hem de..
Kocaeli’nden yaka kartları ile tek izstasyonluk yolculuğa kalkışmış, ekmek peşindeki seyyar satıcılar vagonlar arasında sepetleri ile kırıntıya dönüşmüş ekmek kavgasının mücadelesindeydiler o an.. Aklım ise kendimle mücadelenin derdine düşmüş sorgulamkdaydı adeta üşümüş düşlerimi..
Anadolu coğrafyasının genç ve yaygın yükseltileri henüz kamburlaşmaya başlamışdı sağında solunda yolculuğumun . Tren vagonları, istasyonlar süresince yolcusunu iyice istiflemişti bile bozkırın merkezine doğru..Sakarya nehrinin hala dingin akmakda olduğu kavisler le bir o yana bir bu yana yatıyorduk aheste aheste bir raks ile...Belli ki tüm kimlikler birbirimizden habersiz başka bir geleceğe yol alıyorduk . Kulağımdaki Stamatis nağmelerinin etkisindenmidir bilinmez, algılarım çakralarımı çokdan geride bırakmış kaptırmışdım pervasızca kendime aktarmaya dertlerimi....
Hemen arka çaprazımdan, Sakarya’dan binen bir gencecik delikanlıdan gelen gülümseme bir süreliğine aldı beni bilgisayardan .. Mavi, içi gülen umutlu gözlerine eşlik eden çilek renkli uçuklu dudakları ve bembeyaz dişleri ile Micael Angelo nun tablolarından çıkmış gibiydi masum ifadesi
- Nasılsınız ? Bizim okula mI yine?
- Hayır bu kez ODTÜ yaz esintilerine.. Siz nereye bu mevsimde hayrola?
- Ev bakmaya..
- Neden yurtda kalmıyorsun, pahalı olmayacak mı ev tutmak?
- 410 lira ödedim bu yıl aylık, sıkıldım ve de çok pahalı Aynı maaliyete özel bir mekanım olsun istedim.
- Yalnız mı kalacaksın yoksa ev arkadaşın varmı?
- Yalnız kalacağım
- Ne okuyorsun?
- Ehliyet imtahnına gireceğimde . Trafik
- Peki, şu an bir not yazıyorum.. Bitirince bir kahveye davet ederim seni yemekli vagona ...
Tükenmezi ile genc delikanlı test kitabının sayfalarına geri döndüğünde bu satırlar çokdan yazılmıştı bile ..
O arada kafamı kaldırdığımda köy ve kasabalar Osmaneli yönünden bana doğru koşuyordu allegro ahnegiyle . Hayat biraz daha anlamlanıyordu, bir kez daha yanımda bir genç benimle diye ... Ve birlikde yaşayıp, paylaşıp deneyerek yaşlandırmaya başlıyorduk bir anıyı daha gülümseyerek hatırlamak üzere ileride ...
Eskişehir 15:00
İtişin ve kakışın bol Türkischer Koffer’li (*) keşmekeşi ile YHT etiketi yamuk yapıştırılmış İspanyol malı trene geçerken gerçeğin haşin şamarı iniveriyor aniden yolculuğunuza..
Kalbi sıkışmış taşikardik ülkenin başkentine varmakda olduğunuz hatırlatılıveriyor.. Asude öğrenci treninin yerini hangi sermayeye hizmetli yapıldığı belli garip tesettürlü kimlikler almaya başlıyor güvenlik geçişinde.
Sonrası mı ?
15 milyonluk kentden binilen trenlerin hiçbir kıymeti olmadığının farkına vardırılıyorsunuz Eskişehir’in eski ama beyaz badana ile yenilenmiş özürlü geçişi olmayan tren garında.. Nobran kimlikli, fıstık yeşilli güvenlik görevlileri camla soyutlanmış perondaki metal dedektörlü kapıdan kurtarılmış bölgeye geçerken çantalarınıza ellerindeki aleti sürtüveriyor alelusul..Henmen iki nefes sigara için durduğunuzda esmer bir bey ‘’Ne arıyor bunlar ? Bakın çantamda silah var diyor .Ryhsatlı elbette ama bakmadılar bile ..’’
İnsanımız değil, 29 mart seçimlerine yatırım olarak yapılan trenler korunuyor belli ki iktidarlarca muktedirsizlerce aslında!..
Gerisi gericiliğin müsfeddesi malum her zamanki gibi ..
Aşırı vibrasyonlu ve yanlış ergonomili yolculuk Türkçe-İngilizce servis anonsu benim için geri geri ile başlıyor ..
Sayısal ekranı izlemek için ise sanki matahmış gibi kulaklık dağıtılması ihmal edilmiyor..
Deh çüş, dura koşa yollardayz bakın nasılsa hala..
Yazık değilmi peki bu topraklara ve geleceğimizin çocuklarına?..
Ankara’ya dost ve kardeşlerime yaklaştıkça biraz su serpiliyor içime, kulağımda Stamatis’in Londra Kıraliyet Fularmonisi ile İzmir’den denize dökülen düşmanın adına yazılı bir Finale melodisi çınlamakda ..
İşte bu adrenalin ile aklım bir kez daha bana şu cümleleri yazdırmakda ;
Açılışında, uğruna cum baba ve başa kakanlı kitapçıklardan eser kalmamış olsa da ;
Okuma Türkiye Cumhuriyeti !
Yaz bunları; öğret kim kılar tek kitapla cahil, benim sevgili milletimi !
.
TCDD 6 ağustos 2006 Anadolu’da biryerlerde !
Terzi yamağı ....
*( Bir Alman deyimi:Polyester ekose dokumadan yapılı fermuarlı Türk bavulu )
Bir ağustos ikindisinde uzayıp gidiyordu raylar beni sürüklediği yöne doğru. Film şeridi akarcasına perspektifde kaymakdaydı hayranlıkla ve de şaşkınlıkla izlediğim engin coğrafyamız.
Yeşilin, hala tazeliğini nasılsa koruduğu Bilecik ovalarına doğru Sapanca gölünü yalayarak geçip henüz yol almaya başlamışdık. Marc Aryan şarkılarındaki İstanbul’un yorgun Haydarpaşa Garı çokdan minareleri gölgelemekden vazgeçmiş kaybolmuş gitmişti bile koca günün kısacık geçmişinde..
İkindi güneşininin, feri hala yerindeki yatay ışınları klavyenin tuşlarında gölgelerle kucaklaşmakdaydı ...
Kalkışda, ailesinden kuru gözyaşları ile ayrılmış genç delikanlı kulaklıklarındaki sesin belli ki ritmi ile tek düze nağmelere vurmakdaydı palstik vagon zeminine.
Hemen Karşı koltuğumdaki gri ekose gömlekli, kum renkli kumaş pantalonlu emekli beyefendi gözkapaklarının ağırlığı ile geçmişin sessizliğine dalmıştı bile..
Yön Eskişehir üzerinden Ankara’ydı dike dike..
Müzikçalarımın duygularıma kimi zaman hüzün kimi zaman neşe veren nağmeleri ile bende katılmışdım yolculuğun yolcuları ile bu sürece.. Üstüne üstlük sessizce dizüstümle dalga gecercesine hem de..
Kocaeli’nden yaka kartları ile tek izstasyonluk yolculuğa kalkışmış, ekmek peşindeki seyyar satıcılar vagonlar arasında sepetleri ile kırıntıya dönüşmüş ekmek kavgasının mücadelesindeydiler o an.. Aklım ise kendimle mücadelenin derdine düşmüş sorgulamkdaydı adeta üşümüş düşlerimi..
Anadolu coğrafyasının genç ve yaygın yükseltileri henüz kamburlaşmaya başlamışdı sağında solunda yolculuğumun . Tren vagonları, istasyonlar süresince yolcusunu iyice istiflemişti bile bozkırın merkezine doğru..Sakarya nehrinin hala dingin akmakda olduğu kavisler le bir o yana bir bu yana yatıyorduk aheste aheste bir raks ile...Belli ki tüm kimlikler birbirimizden habersiz başka bir geleceğe yol alıyorduk . Kulağımdaki Stamatis nağmelerinin etkisindenmidir bilinmez, algılarım çakralarımı çokdan geride bırakmış kaptırmışdım pervasızca kendime aktarmaya dertlerimi....
Hemen arka çaprazımdan, Sakarya’dan binen bir gencecik delikanlıdan gelen gülümseme bir süreliğine aldı beni bilgisayardan .. Mavi, içi gülen umutlu gözlerine eşlik eden çilek renkli uçuklu dudakları ve bembeyaz dişleri ile Micael Angelo nun tablolarından çıkmış gibiydi masum ifadesi
- Nasılsınız ? Bizim okula mI yine?
- Hayır bu kez ODTÜ yaz esintilerine.. Siz nereye bu mevsimde hayrola?
- Ev bakmaya..
- Neden yurtda kalmıyorsun, pahalı olmayacak mı ev tutmak?
- 410 lira ödedim bu yıl aylık, sıkıldım ve de çok pahalı Aynı maaliyete özel bir mekanım olsun istedim.
- Yalnız mı kalacaksın yoksa ev arkadaşın varmı?
- Yalnız kalacağım
- Ne okuyorsun?
- Ehliyet imtahnına gireceğimde . Trafik
- Peki, şu an bir not yazıyorum.. Bitirince bir kahveye davet ederim seni yemekli vagona ...
Tükenmezi ile genc delikanlı test kitabının sayfalarına geri döndüğünde bu satırlar çokdan yazılmıştı bile ..
O arada kafamı kaldırdığımda köy ve kasabalar Osmaneli yönünden bana doğru koşuyordu allegro ahnegiyle . Hayat biraz daha anlamlanıyordu, bir kez daha yanımda bir genç benimle diye ... Ve birlikde yaşayıp, paylaşıp deneyerek yaşlandırmaya başlıyorduk bir anıyı daha gülümseyerek hatırlamak üzere ileride ...
Eskişehir 15:00
İtişin ve kakışın bol Türkischer Koffer’li (*) keşmekeşi ile YHT etiketi yamuk yapıştırılmış İspanyol malı trene geçerken gerçeğin haşin şamarı iniveriyor aniden yolculuğunuza..
Kalbi sıkışmış taşikardik ülkenin başkentine varmakda olduğunuz hatırlatılıveriyor.. Asude öğrenci treninin yerini hangi sermayeye hizmetli yapıldığı belli garip tesettürlü kimlikler almaya başlıyor güvenlik geçişinde.
Sonrası mı ?
15 milyonluk kentden binilen trenlerin hiçbir kıymeti olmadığının farkına vardırılıyorsunuz Eskişehir’in eski ama beyaz badana ile yenilenmiş özürlü geçişi olmayan tren garında.. Nobran kimlikli, fıstık yeşilli güvenlik görevlileri camla soyutlanmış perondaki metal dedektörlü kapıdan kurtarılmış bölgeye geçerken çantalarınıza ellerindeki aleti sürtüveriyor alelusul..Henmen iki nefes sigara için durduğunuzda esmer bir bey ‘’Ne arıyor bunlar ? Bakın çantamda silah var diyor .Ryhsatlı elbette ama bakmadılar bile ..’’
İnsanımız değil, 29 mart seçimlerine yatırım olarak yapılan trenler korunuyor belli ki iktidarlarca muktedirsizlerce aslında!..
Gerisi gericiliğin müsfeddesi malum her zamanki gibi ..
Aşırı vibrasyonlu ve yanlış ergonomili yolculuk Türkçe-İngilizce servis anonsu benim için geri geri ile başlıyor ..
Sayısal ekranı izlemek için ise sanki matahmış gibi kulaklık dağıtılması ihmal edilmiyor..
Deh çüş, dura koşa yollardayz bakın nasılsa hala..
Yazık değilmi peki bu topraklara ve geleceğimizin çocuklarına?..
Ankara’ya dost ve kardeşlerime yaklaştıkça biraz su serpiliyor içime, kulağımda Stamatis’in Londra Kıraliyet Fularmonisi ile İzmir’den denize dökülen düşmanın adına yazılı bir Finale melodisi çınlamakda ..
İşte bu adrenalin ile aklım bir kez daha bana şu cümleleri yazdırmakda ;
Açılışında, uğruna cum baba ve başa kakanlı kitapçıklardan eser kalmamış olsa da ;
Okuma Türkiye Cumhuriyeti !
Yaz bunları; öğret kim kılar tek kitapla cahil, benim sevgili milletimi !
.
TCDD 6 ağustos 2006 Anadolu’da biryerlerde !
Terzi yamağı ....
*( Bir Alman deyimi:Polyester ekose dokumadan yapılı fermuarlı Türk bavulu )
DİKİŞ MAKİNASI GIRCIRTILARI 02
HADSİZLİĞİ DİKERİM AMA
EBENİZE AMERİKANDAN DA ARABEZİ KESERİM SONRA HAYASIZCA VALLAHA !
Hey gidi mecranın kalifiye medyası !
Az önce gelen bir mail üzerine klavyede şekillendi taze torik kılıklı bu yazı ...
''T..... CIĞIM,
barbaros'u aramadım
önce senin fikrini alayım dedim çünkü sen daha iyi tanıyorsun.
Bir yarışmaya başlıyoruz.
Programın adı ''Türkiye Hostesini Arıyor''.
Bildiğin bir hostes nasıl olunur onun yarışması.
Türk Hava Yolları destek veriyor.
Yarışmanın sonunda bir havayolu şirketinde işe başlayacak kazanan 3 kişi.
10 bin tl de ödülü var. 2O kişi seçeceğiz.
Bu 20 kişi eleme gecelerinde bir hostes üniforması giyecek.
O üniformayı Barbaros'un tasarlayıp dikmesini istiyorum ben, ama konuya nasıl bakacağını bilmiyorum.
Hatta ara ara programın konuk jürisi bile olabilir.
Para ödemeden, onun reklamını yaparak acaba böyle bir şeyi kabul eder mi?.
Program Türkiyenin ilk havacılık kanalaı Airport Tv'de yayınlanacak.''
...........
Şaşırmayın sakın çünkü ben şaşırmadım .
Ama anamı yollatan sermayenin bu kez ebesine arabezi dikmek üzere babasını aramakdayım !
Hadsizlik erdemsizlikden beterdir.
Bu sulanmış TMSF kanallarının hangi sermayeye secd ettiği mi muteberdir!
Hey bre mutemed kılıklı aşağılık medya !
Sen bilmezmisin ki, YAMAK;
REKLAM FİLMİ ÇEVİRMEZ,
KAMU OYU ÖNÜNDE SEVİŞMEZ,
JÜRİ ÜYESİ , YARIŞMACI YADA SUNUCU OLMAZ,
HATTA DEVLET İHALESİ ALMAZ..
Bu ülkenin imkanları o kadar çok mudur ki;
Türkiye Cumhuriyeti'nin en pahalı terzisine ekip kostümü diktirsin .
Siz o parayı onalara verin daha iyisini giyerler zaten derim ..
Şu an giydikleri nasıl olsa yanıcı polyester mamulatı.
Hatta malum sermayenin fason üretiminden artanı !
İATA son derce haklı, 90 saatlik mesai ve sendikal haklar 110 saate kilitli kaldı !
SİZ ŞİMDİ BUSİNESS DE ÇORAP DAĞITIN TAKUNYALI KALAS İLLET VEKİLLERİNİZE,
HATTA APRONDA DEVE DEĞİL FİL KESİN GÜNAHLARINIZ SİZİ ATEŞE VERMESİN DİYE !
ORTADOKSLAR ORTADA KOŞARİZE MÖNÜ BOHÇADA DEVAM EDİN HER KENTE.
Geleyim mi sadede?
Ona buna peşkeş çekilen linkeleri size verenlere gelince;
Benim sizin ne analınıza ne de kanalınıza ihtiyacım var birkere;
Reklam asıl sizi besler ancak açkarnınıza itekler haramı hem de binbir kere !
ZATEN O AİRPORT DEĞİLMİYDİ,
EŞCİNSELLER ERKEKLER TUVALETİNE GİREMEZ,
ÖZÜRLÜYÜ KULLAN DİYE BENİ İTEKLEYEN KAPISI KIRIK ALAN KABİNİNE ?
BAĞRIMA TAŞ BASAR DİKERİM BAK,
ÜSTELİK AĞZINIZI YIRTMADAN VEREVDEN ÖNCE !!!
Barbaros Şansal
11 Ağustos 2009 Feyz-i boğk'dan gelen mail üzerine...
EBENİZE AMERİKANDAN DA ARABEZİ KESERİM SONRA HAYASIZCA VALLAHA !
Hey gidi mecranın kalifiye medyası !
Az önce gelen bir mail üzerine klavyede şekillendi taze torik kılıklı bu yazı ...
''T..... CIĞIM,
barbaros'u aramadım
önce senin fikrini alayım dedim çünkü sen daha iyi tanıyorsun.
Bir yarışmaya başlıyoruz.
Programın adı ''Türkiye Hostesini Arıyor''.
Bildiğin bir hostes nasıl olunur onun yarışması.
Türk Hava Yolları destek veriyor.
Yarışmanın sonunda bir havayolu şirketinde işe başlayacak kazanan 3 kişi.
10 bin tl de ödülü var. 2O kişi seçeceğiz.
Bu 20 kişi eleme gecelerinde bir hostes üniforması giyecek.
O üniformayı Barbaros'un tasarlayıp dikmesini istiyorum ben, ama konuya nasıl bakacağını bilmiyorum.
Hatta ara ara programın konuk jürisi bile olabilir.
Para ödemeden, onun reklamını yaparak acaba böyle bir şeyi kabul eder mi?.
Program Türkiyenin ilk havacılık kanalaı Airport Tv'de yayınlanacak.''
...........
Şaşırmayın sakın çünkü ben şaşırmadım .
Ama anamı yollatan sermayenin bu kez ebesine arabezi dikmek üzere babasını aramakdayım !
Hadsizlik erdemsizlikden beterdir.
Bu sulanmış TMSF kanallarının hangi sermayeye secd ettiği mi muteberdir!
Hey bre mutemed kılıklı aşağılık medya !
Sen bilmezmisin ki, YAMAK;
REKLAM FİLMİ ÇEVİRMEZ,
KAMU OYU ÖNÜNDE SEVİŞMEZ,
JÜRİ ÜYESİ , YARIŞMACI YADA SUNUCU OLMAZ,
HATTA DEVLET İHALESİ ALMAZ..
Bu ülkenin imkanları o kadar çok mudur ki;
Türkiye Cumhuriyeti'nin en pahalı terzisine ekip kostümü diktirsin .
Siz o parayı onalara verin daha iyisini giyerler zaten derim ..
Şu an giydikleri nasıl olsa yanıcı polyester mamulatı.
Hatta malum sermayenin fason üretiminden artanı !
İATA son derce haklı, 90 saatlik mesai ve sendikal haklar 110 saate kilitli kaldı !
SİZ ŞİMDİ BUSİNESS DE ÇORAP DAĞITIN TAKUNYALI KALAS İLLET VEKİLLERİNİZE,
HATTA APRONDA DEVE DEĞİL FİL KESİN GÜNAHLARINIZ SİZİ ATEŞE VERMESİN DİYE !
ORTADOKSLAR ORTADA KOŞARİZE MÖNÜ BOHÇADA DEVAM EDİN HER KENTE.
Geleyim mi sadede?
Ona buna peşkeş çekilen linkeleri size verenlere gelince;
Benim sizin ne analınıza ne de kanalınıza ihtiyacım var birkere;
Reklam asıl sizi besler ancak açkarnınıza itekler haramı hem de binbir kere !
ZATEN O AİRPORT DEĞİLMİYDİ,
EŞCİNSELLER ERKEKLER TUVALETİNE GİREMEZ,
ÖZÜRLÜYÜ KULLAN DİYE BENİ İTEKLEYEN KAPISI KIRIK ALAN KABİNİNE ?
BAĞRIMA TAŞ BASAR DİKERİM BAK,
ÜSTELİK AĞZINIZI YIRTMADAN VEREVDEN ÖNCE !!!
Barbaros Şansal
11 Ağustos 2009 Feyz-i boğk'dan gelen mail üzerine...
DİKİŞ MAKİNASI GICIRTILARI 03
DİKİŞEN MODAMIZ !
Gün geçmezki, bir uyduruk defile veyahut da yedi çıngıraklı bir oğlan modacı caarrt diye ortalara dökülmesin !
Kıçı başı açık, sıradan podyumlarda oynaşan silikonlu kiralık mankenler süzüm süzüm orda burda mal gibi süzülmesin .
Diğer mallar zehirli sarmaşık olarak Abdi İpekçi caddesine dizilmesin..
Destur dedirtiyor ve de deh çüş gidiyor olsalar da bunun bir ehliyet mekanizmasına bağlanması sektörde artık gerçekten çok zor gibi görünüyor..
Ama zamanı gelince nasılsa hepiniz dike dike hizaya geçirtiliyor...
AÇILIM LAZIM !
Bozacı, modacı, oğlancı, lağamcı derken yaz başından beri, hayretler içinde, yoğun hayatımdan başımı kaldırdıkça olup biteni kem değil ama cem gözle görmeye devam etmekde direnmekteydim .
Gözünüz aydın artık vaz geçtim ..
Bundan böyle konu ve sektör benden tek kelime alamaz ..
Canım dişimde, kendi imkanlarımla 17 Yüksek okul ve Üniversiteye geçen eğitim yılında aktardığım bilginin milyarda birini bu ahmaklar zaten anlamaz..
Anlasa da kalın kafaları pek almaz..
Ama bu dönem bu kent sayısı 30 a çıkacağından bağıracaklardır hemde verevden yırtılmışcasına avaz avaz ..
Buluşu ve tekniği olmayan muhterem zatların aklına bir çivi hiyeroglifi koyarak lafa girelim ..
MARKA MALA DENİR ! Süleyman Demirel
Ey deyyus tohumları .
Siz zannedermisiniz ki dımtıs dımtıs iki melodi, üç beş truss a asılı lamba profilidir defile.. Üstelik ürün varken, ne işi var kareograf, koroograf ya da mankenin adı ve kendisi alkış için sahnede ?
Hatırlatırım valla imamın karısı Sevtap Çetinkale'yi 1970' lerde Cumhuriyet gazinosunda çarnaçar Tepebaşındaki kulisinde!
Elbise bitti karı mı satacağız bu kez gençliğe ?
Bırakalım benim annem senin anneni genelevinde görmüşü hanımlar beyler.
Sadede gelelim .
Eğer hadsizliğiniz devam ederse, cezası ne olursa olsun tek tek hepinizi teşhir edeceğim.
Hemde o şaşal şişeniz ve satıştaki sermaye fihristiniz varken ellerinizde!
Şimdi yaz sonu .
Bir müddet sezon hazırlığı yolculuğu var önümde hemde cebim dolu.
Siz dikişin bakalım .
Gelir gelmez arsız deliklerinize, gerekli bir yamayı elbet podyum tecrübemle fena halde takarım ..
sadece
Terzi Yamağı
Gün geçmezki, bir uyduruk defile veyahut da yedi çıngıraklı bir oğlan modacı caarrt diye ortalara dökülmesin !
Kıçı başı açık, sıradan podyumlarda oynaşan silikonlu kiralık mankenler süzüm süzüm orda burda mal gibi süzülmesin .
Diğer mallar zehirli sarmaşık olarak Abdi İpekçi caddesine dizilmesin..
Destur dedirtiyor ve de deh çüş gidiyor olsalar da bunun bir ehliyet mekanizmasına bağlanması sektörde artık gerçekten çok zor gibi görünüyor..
Ama zamanı gelince nasılsa hepiniz dike dike hizaya geçirtiliyor...
AÇILIM LAZIM !
Bozacı, modacı, oğlancı, lağamcı derken yaz başından beri, hayretler içinde, yoğun hayatımdan başımı kaldırdıkça olup biteni kem değil ama cem gözle görmeye devam etmekde direnmekteydim .
Gözünüz aydın artık vaz geçtim ..
Bundan böyle konu ve sektör benden tek kelime alamaz ..
Canım dişimde, kendi imkanlarımla 17 Yüksek okul ve Üniversiteye geçen eğitim yılında aktardığım bilginin milyarda birini bu ahmaklar zaten anlamaz..
Anlasa da kalın kafaları pek almaz..
Ama bu dönem bu kent sayısı 30 a çıkacağından bağıracaklardır hemde verevden yırtılmışcasına avaz avaz ..
Buluşu ve tekniği olmayan muhterem zatların aklına bir çivi hiyeroglifi koyarak lafa girelim ..
MARKA MALA DENİR ! Süleyman Demirel
Ey deyyus tohumları .
Siz zannedermisiniz ki dımtıs dımtıs iki melodi, üç beş truss a asılı lamba profilidir defile.. Üstelik ürün varken, ne işi var kareograf, koroograf ya da mankenin adı ve kendisi alkış için sahnede ?
Hatırlatırım valla imamın karısı Sevtap Çetinkale'yi 1970' lerde Cumhuriyet gazinosunda çarnaçar Tepebaşındaki kulisinde!
Elbise bitti karı mı satacağız bu kez gençliğe ?
Bırakalım benim annem senin anneni genelevinde görmüşü hanımlar beyler.
Sadede gelelim .
Eğer hadsizliğiniz devam ederse, cezası ne olursa olsun tek tek hepinizi teşhir edeceğim.
Hemde o şaşal şişeniz ve satıştaki sermaye fihristiniz varken ellerinizde!
Şimdi yaz sonu .
Bir müddet sezon hazırlığı yolculuğu var önümde hemde cebim dolu.
Siz dikişin bakalım .
Gelir gelmez arsız deliklerinize, gerekli bir yamayı elbet podyum tecrübemle fena halde takarım ..
sadece
Terzi Yamağı
DIKIS MAKINESI GICIRTILARI 04
Akaşam olmuş dalmışım işte sağa sola,
her kayıp bir sancı, her kazanç aslında bir yangı hatta biraz da sangı nasıl olsa !....
12 yıldır evimizdeki kızımız ile ''hadi bu akşam açık havada bir yemek yiyelim'' dedi ustam .
Malum, yarın uzunca bir bayrrak yarışı başlıyor 2012 sezonu için ( moda açısından ) ...
Umursamaz omuzlarım güniçi debdebesinin debelenmesinden ezik haydi diyor gönlüme.
Şaşırtıcı derecede bir temiz yoldan geçen taksiye atlayıp üçümüz varıyoruz İstanbul boğazındaki kaotik trafikden nasılsa kurtulup 4 mevsim oteline...
O da ne ?
Kapıda 3-5 resmi görevli Polis memuru ve bir de resmi araba !
Kimi, ya da kimleri koruyorlar acaba?
2 Türk, 1 Kanada bayrağı yanyana hafif hafif dalgalanmakda bu arada .
Eskiden halkın ucuz et aldığı Et ve Balık kurumu Kombinesi,
Özal'larda girişdeki Devlet Konuk Evi iken çürüyünce sedir ağacını kurutmuş olsa da ,
şimdi ışıldaklar ile gökyüzünü aydınlatılmakda hemde kredi kartına taksitle satılan çaputlar uğruna !
Önümde, muhtemelen polyester parlak takımını ''tween' den almış bir zat zibidisi iniyor bir başka ticari taksiden !
Paranı hazırlasana ey hayvan , mecbur mu kuyrukda mekana gelmeye çalışan halk ve yabancıdan konuk olan ?
Sağ kapıdan her yanı mamul ama kıçı hayli kambur bir de kadın daha süzülüveriyor platformlu pahalı pabuçları ama taksitle alınmış kıçına zor sığmış mini eteği ile ..
Destur yamak !
Hır değil ama neyse, meğerse hanzo'nun defilesi varmış bahçede !
Fenerler ışıldar ama ışıldak ve de fırıldak karılar Işıl Işıl promosyan da yaparmış bu ülkede ?
O karıda garantili finasn kurumundan arakladığı paralarla Belçikadan Hötdelen residance'ındaki trabzanlarına fer forje korkuluk yaptırmak için adam getirip lüks otelde işçi bakan adamın parasını harcarmış hem de pervasızca her gece*
Sessizce bahçedeki restorana kıvrılan hamam mermeri yoldan akıveriyoruz 3 kişi gecenin pisliği yorgan gibi öreten karanlığında..
Dım tıs dım tıs ..
Bir yanda E5 ' düşürülmüş Boğaziçi köprüsü diğer yanda bahçeye kurulmuş aliminyum konstirüksiyon podyumun LED ışıklı görüntüsü tokatlamaya başlıyor pisliği ile ..
Bİr yeşil salata, bir de kabak çiçekli rizotto benden sipariş kazık yemeyeim diye !
Nasılsa bir ızgara et 56 tl ..
10 tabağa bir ay çalışan proletarya da zaten delik köselesi ile giremez ki o kurtarılmış bölgeye ..
Herneyse,
Kıçı amuda, silikonları burnuna dayanmış 3-5 aşifter yanlarında ucuz jöle ile saçları yapıştırılmış muhabbet tellalları ile voltada bir yandan da bahçede ..
Servis başlasa da karnınızı doyurmanın imkanı yok ki geleyim bakın sadede :
Dım tıss, Dım tısss
Et pazarı sanki olmuş bize çuvaldız..
Salatamı unutup, rutubetden akmayan tuzluğu masama sokan sermaye,
malum sermayenin polyester tayyörü ile personele kılık giydirmiş olsa da,
çırırlçıplak kaldı bu gece gözlerimin önünde ..
Dım tısss dım tısss
dul var kalmamış ki bakire genç kız !
Gerilen sinirlerime bir de Üsküdar'dan atılan düğün çatapatları merhem sürüyor..
Kara merhem misali aklımdan, yılın stresi ile irin sızıyor.. Ve de kel bodurun fodulu timsali ..
Bir başak telsizli tiacari araba ile hasbel kader klavyeme ulaşıyorum gitmeden önce..
Ana kapıdan çıkarken kulis kapısına yakın duran bir de kızılay ambulansı bekliyor bitişik eski DGM ye !...
Yiyşn be bre köpekler !
Köpeğe bile hakaret ettiriyorsunuz adama
Yorulduğum sezonun sonunda aldım başımı gidiyorum bir müddet.
Dönünce elbet mıçacağaım hepinizin ağzının tavanına !
Halkımı ezen belediye otobüsüne ambulans 3 saatte gelirde sen kimsin ki bekletirsin kiralık kadınların satıldığı mekanların kapısında bu halkın malını bile bile !
terzi yamağı
her kayıp bir sancı, her kazanç aslında bir yangı hatta biraz da sangı nasıl olsa !....
12 yıldır evimizdeki kızımız ile ''hadi bu akşam açık havada bir yemek yiyelim'' dedi ustam .
Malum, yarın uzunca bir bayrrak yarışı başlıyor 2012 sezonu için ( moda açısından ) ...
Umursamaz omuzlarım güniçi debdebesinin debelenmesinden ezik haydi diyor gönlüme.
Şaşırtıcı derecede bir temiz yoldan geçen taksiye atlayıp üçümüz varıyoruz İstanbul boğazındaki kaotik trafikden nasılsa kurtulup 4 mevsim oteline...
O da ne ?
Kapıda 3-5 resmi görevli Polis memuru ve bir de resmi araba !
Kimi, ya da kimleri koruyorlar acaba?
2 Türk, 1 Kanada bayrağı yanyana hafif hafif dalgalanmakda bu arada .
Eskiden halkın ucuz et aldığı Et ve Balık kurumu Kombinesi,
Özal'larda girişdeki Devlet Konuk Evi iken çürüyünce sedir ağacını kurutmuş olsa da ,
şimdi ışıldaklar ile gökyüzünü aydınlatılmakda hemde kredi kartına taksitle satılan çaputlar uğruna !
Önümde, muhtemelen polyester parlak takımını ''tween' den almış bir zat zibidisi iniyor bir başka ticari taksiden !
Paranı hazırlasana ey hayvan , mecbur mu kuyrukda mekana gelmeye çalışan halk ve yabancıdan konuk olan ?
Sağ kapıdan her yanı mamul ama kıçı hayli kambur bir de kadın daha süzülüveriyor platformlu pahalı pabuçları ama taksitle alınmış kıçına zor sığmış mini eteği ile ..
Destur yamak !
Hır değil ama neyse, meğerse hanzo'nun defilesi varmış bahçede !
Fenerler ışıldar ama ışıldak ve de fırıldak karılar Işıl Işıl promosyan da yaparmış bu ülkede ?
O karıda garantili finasn kurumundan arakladığı paralarla Belçikadan Hötdelen residance'ındaki trabzanlarına fer forje korkuluk yaptırmak için adam getirip lüks otelde işçi bakan adamın parasını harcarmış hem de pervasızca her gece*
Sessizce bahçedeki restorana kıvrılan hamam mermeri yoldan akıveriyoruz 3 kişi gecenin pisliği yorgan gibi öreten karanlığında..
Dım tıs dım tıs ..
Bir yanda E5 ' düşürülmüş Boğaziçi köprüsü diğer yanda bahçeye kurulmuş aliminyum konstirüksiyon podyumun LED ışıklı görüntüsü tokatlamaya başlıyor pisliği ile ..
Bİr yeşil salata, bir de kabak çiçekli rizotto benden sipariş kazık yemeyeim diye !
Nasılsa bir ızgara et 56 tl ..
10 tabağa bir ay çalışan proletarya da zaten delik köselesi ile giremez ki o kurtarılmış bölgeye ..
Herneyse,
Kıçı amuda, silikonları burnuna dayanmış 3-5 aşifter yanlarında ucuz jöle ile saçları yapıştırılmış muhabbet tellalları ile voltada bir yandan da bahçede ..
Servis başlasa da karnınızı doyurmanın imkanı yok ki geleyim bakın sadede :
Dım tıss, Dım tısss
Et pazarı sanki olmuş bize çuvaldız..
Salatamı unutup, rutubetden akmayan tuzluğu masama sokan sermaye,
malum sermayenin polyester tayyörü ile personele kılık giydirmiş olsa da,
çırırlçıplak kaldı bu gece gözlerimin önünde ..
Dım tısss dım tısss
dul var kalmamış ki bakire genç kız !
Gerilen sinirlerime bir de Üsküdar'dan atılan düğün çatapatları merhem sürüyor..
Kara merhem misali aklımdan, yılın stresi ile irin sızıyor.. Ve de kel bodurun fodulu timsali ..
Bir başak telsizli tiacari araba ile hasbel kader klavyeme ulaşıyorum gitmeden önce..
Ana kapıdan çıkarken kulis kapısına yakın duran bir de kızılay ambulansı bekliyor bitişik eski DGM ye !...
Yiyşn be bre köpekler !
Köpeğe bile hakaret ettiriyorsunuz adama
Yorulduğum sezonun sonunda aldım başımı gidiyorum bir müddet.
Dönünce elbet mıçacağaım hepinizin ağzının tavanına !
Halkımı ezen belediye otobüsüne ambulans 3 saatte gelirde sen kimsin ki bekletirsin kiralık kadınların satıldığı mekanların kapısında bu halkın malını bile bile !
terzi yamağı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)