Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

30 Nisan 2013 Salı

CANLI HAYVAN KARGOSU!



Eşit yaşam hakkına ne oldu?


Angutların hayaları alınmış angusları nasıl yolculuk eder bilmem, ama evcil hayvan sahipleri bu konuda artık çok dertliler.
Gün geçmiyor ki belediyelerin zehirlediği toplu katliamlar önümüze serilmesin.
Gün geçmiyor ki hayvanlara tecavüz haberleri kesilmesin.
Mesela toplu taşımada serbest olmasına rağmen, metro bile keyfe keder almaz evcil hayvanlarmızı. Taksiler de de böyledir, vapurlarda da.
Bir çocuklu aileyi otobüsten indirdiklerini bile biliriz, gece yarısı şehirler arası yollarda.

Gözleri görmeyen vatandaşın yardımcı köpeğinin bile sokulmadığını Taksim'de gözümle gördüğümü unutmam mümkün değil, bu olay hatta olay geçen hafta.
Yıllar önce haberlerde Amerika'dan eğitiminden dönen bir genç kız görmüştüm.
THY bagaj bandından kafeste gelen donmuş ölü dostu başında can hıraş çığlıklar ile yanıyordu.
Yine bu hafta Bodrum'dan istanbul'a verilmek üzere kargoya konan küçücük bir terrier ölü olarak çıktı ve sosyal paylaşımdan şirket, özür dileyen ve araştırılacağını söyleyen metinler yazıverdi. Oldu bitti bir can daha gitti.
Aslında kabin içinde nedense 1'den fazla kedi de taşımak yasaktır ve mutlaka kafesinde olmalıdır. Kuş zaten yasaktır. Ancak köpek meselesinde böyle bir kısıtlama da yoktur. Sadece 5 kiloyu geçmemesi ve kafeste olması yeterlidir.
Ve her taşınan canlı hayvan mutlaka bilete tabidir ve para tahsil edilir.
Aşı kağıdı ise zaten elzemdir.
Şartlar yerine geldiğinde hemen bilet kesilir ve para tahsil edilir. Üstelik uçak kapısında tüm belgeler incelenir ama sigorta ve garanti nedense verilmez!
Üstelik THY yeni ortak şirketi TGS ile bunu sağlar. Böylece sorumluluk ortadan kalkar.
Ölümlerin çoğu, canlı hayvan olduğunun manifestoda yer almamasından dolayı, bilgi eksikliği nedeni ile kargo ısı ayarları olmayışından kaynaklanır.
ANCAK;
Her canlı eşit yaşam hakkına sahiptir.
Yeryüzünde yaşayanlar onlara saygı göstermedikçe, gökten rahmet yerine ancak şer bekleyebilirler.
Doğanın bio çeşitlilik açısından en zengin ciğerleri olan bataklık ve sulak alanların kurutulduğu, rant uğruna sahillerin doldurulduğu, kuş cennetlerinin zehir ve pislik dolduruluduğu, ddt ile tüm haşarenin silindiği, hayvan yasası ile neredeyse elektirğe dönsün diye hepsinin toplanarak yakılmasının gündeme geldiği, denizlerin trollendiği, genetik mutasyonlu tavukların yetiştirildiği hatta otlak ve meraların bile talan edildiği günlerdeyiz.
Aslında homosapiens denen memeli bir hayvan olduğumuzu unuttuğumuz ve tüm canlılara eziyet ettiğimiz yerdeyiz, bu nedenle
cenneti cehenneme çeviren zihniyetin esiriyiz...

28 Nisan 2013 Pazar

PR’cının ‘kara listesi’ kabarık


Barbaros Şansal bu hafta, tecrübeli halkla ilişkiler yani PR uzmanı Ayşe Azizoğlu ile konuştu. Azizoğlu, davetlerde başkasının yerine oturanlardan, davetiyesiz içeri sızanlardan ve mesleğini ‘zengin erkek’ bulmak için tercih eden genç kızlardan şikâyetçi!
BARBAROS ŞANSAL
barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: UYGAR TAYLAN
Ayşe Azizoğlu, 1949’da Ankara’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğar. Ayşe Abla İlkokulu’ndan sonra Ankara Koleji’ni iftiharla tamamlar. Daha sonra babası Reşat Azizoğlu’nun da desteğiyle basın yayın okuluna devam eder. Hayat ve Ses mecmualarında röportajlar yaparak iş hayatına başlar. Ay’a giden ilk astronotlarla röportaj yapınca tüm dikkatleri üzerinde toplar. Sağlık Bakanı olan amcası Yusuf Azizoğlu’nun da yardımıyla yaptığı Meclis röportajları kariyerini perçinler. Mete Akyol ile Milliyet Ankara Bürosu’nda çalışır. Akyol ile Türkiye’nin ilk radyo ve televizyon ilavesini çıkarırlar. 70’lerde evlenir; kariyer de yapar çocuk da. Evliliğin kendine göre olmadığını anlayınca boşanarak, İstanbul’a yerleşir. Yıl 1974; Azizoğlu, Abdi İpekçi’nin yanında İstanbul’da çalışmaktadır. İpekçi, onu, ‘iyi bir halkla ilişkiler uzmanı olabileceğini’ belirterek Koç Holding’e yönlendirir. Alaaddin Aslen ile 3 yıl çalıştıktan sonra Retro ve Rota reklam firmalarında iyice uzmanlaşır. Daha sonra kendi şirketini kurarak kurumsal ve etkinlik iletişiminde hatırı sayılır bir yer edinir.
Böylesi bir başarı hikâyesi atlanamazdı; aradım; ofisinde buluştuk. İkimiz de rejimde olduğumuzdan bitki çaylarımızı demleyip sizin için sohbete koyuluverdik. 
- Türkiye’nin elit insanlarının içinde yaşıyor ve onların etkinliklerini düzenliyorsun. Bu insanların altına en lüks aracı yollasan davete gitmezler nasıl oluyor da adeta koşarak gelmelerini sağlıyorsun? 
Zor bir iş aslında ama davet ettiğim insanlar aynı zamanda dostlarım. Bu insanların hepsiyle zaten aynı hayatı yaşıyoruz. Birbirimizin bayram, doğum günü, düğün, cenaze gibi önemli günlerini de ihmal etmeyiz. Sadece bu şekilde görüştüklerim 250 kişi kadar. Bu hem ailemin konumu, hem şahsımla ilgili sanırım.
EN İYİ YER, BAKAN YANI
- Diyelim ki bir davet hazırladın ama bu ‘ağır toplar’ın nereye oturacağı da çok önemli… Bu dengeyi kurmayı nasıl başarıyorsun? 
Risk her zaman var tabii ki. Ama benim için her davetli önemlidir. Bu yüzden eskiden geceleri uyku tutmazdı. Hatta bir zamanlar ilaç bile kullandım. Perişan olunca doktorum beni bitki çaylarına yönlendirdi. Bu sefer de markette ne papatya kaldı, ne ıhlamur. Kimi zaman LCV (Lütfen Cevap Verin) yaptırmadan gelen de olur, davetsiz gelen de. Yemeklerde o kadar önemli değil, neticede masanın her yeri güzel ama tiyatro düzeni olunca, işin rengi değişir. Varsa ‘bakan yanı’, en iyi yerdir.
- Beni de bir kere oraya oturtmuştun… 
Evet, o gece sen de geç kalmıştın! Üstelik senin yerine son dakika Sema Çelebi oturmuştu ve çok sinirlenmiştim. Dostlarımı protokole almaya özen gösteririm. Mart ayında, Cemal Reşit Rey’deki Kültür Bakanı Çelik himayelerinde yapılan gecede yaşamıştık o olayı. Artık şöyle bir çözüm bulduk; o kaosu önlemek için, koltuk başlarına güvenlik koyduruyoruz ki başkası oturmasın. Maalesef böyle olayları burada çok yaşıyoruz ama yurtdışında olmuyor öyle şeyler.
İKİ GAZETECİ TANIMAKLA OLMAZ
- Moda meslekler var şimdi; halkla ilişkiler de çok revaçta...  
Sorma herkes ama herkes bu işi yapar oldu. 2 liraya yapan var; bu sefer firmalar, “Sen neden 3 lirasın?” diyor. Ben de “Ona gidin o zaman” diyorum. İstanbul’daki hemen hemen bütün büyük firmaların patronları ya arkadaşım ya da şirketleriyle çalışıyorum. Hatta bazıları gelip, “Ayşe, biz şu şirketle çalıştık ama sonuç alamadık. Ne olur al şu işi kotar” diyorlar. Birkaç kez denedim ama kotarılmıyor. Sorunlu başlamış iş, sorunlu oluyor; o yüzden onlara ‘hayır’ımız hazır. Karşı taraftan bir bedel alıyorsam ona da kazandırmak zorundayım. Halkla ilişkiler düğün dernek demek değil ki. Kurumsallaşmak çok önemli. İki gazeteci tanımakla bu iş yapılmaz. Türkiye’de saygı duyduğum 4-5 büyük firma var ve toplasan 20 kişi lideriz. Ama bazı firmalar var ki, hem çalıştıklarından gizli başka firmalarla görüşüp sözde parlak fikirlerini bizlere empoze eder ya da bizim bilgimiz dışında kendilerince başka yöntemler de uygulamaya kalkarlar ki bu en olumsuz sonuçların doğmasına sebep olur. Sonra hatalarını bize yüklemeye çalışırlar.


- Elbiseyi diktirip, 10 kilo alıp, “Bu bana dar geldi” demek gibi mi? 
Aynen bu sana da çok oluyordur. Ya paranı ödememeye kalkar bahane bulur ya da her yerini yama yapar.
Durmadan çekmeceden çıkan çikolatalara isyan edip, “Artık yeter” diyorum. “Ye bunlar bitter, kilo yapmaz” diyor. Ama tatsız bitki çayını da elinden düşürmüyor. Leopar koltuk ve gazete kupürleri her yerde yaşanmışlığın ve başarının izlerini taşıyor. Sarı iç açan duvarlarda büyük aileden gelen nice anılar asılmış. Hatta mor bir binlik de bereket sembolü olarak duvarda. Haftalık bir derginin son sayısını elime verip, “Bak hani yasaklıydın, oraya da yazdılar adını. En son geldiğin davetten. İşte bu halkla ilişkilerin belgesi” diyor ve aklıma hemen ‘kara liste’ denen kavram geliyor. 
‘KARA LİSTE’ KABARIK
- ‘Kara liste’ yapıyor musun? Şayet yapıyorsan, hangi kriterlere göre?
Yapıyorum. Parayı er geç öder, onu sorun yapmam ama arkamdan iş çevirenler, fikir çalanlar o listeye girer. Eskiden görüştüğüm şirketlere inanıyordum; liste ve eylem planı veriyordum. Bir bakıyordum ki benim projemi gitmiş bilmem kime vermiş. Artık kendime göre taktikler geliştirdim; işimi koruyorum.
- Peki, davetliler için ‘kara liste’ var mı? 
Var. Davetlide kara liste daha çok oluyor tabii ki. Geçen gün Füsun Hattat’ı gördüm. Çok da sevdiğim dostlarımdandırlar. “Ayşe Abla, bugünlerde senden davetiye gelmiyor” dedi. Ben de “Göndermiyorum şekerim” dedim. “Niçin?” diye sorunca, “Ben boş yere kurye parası veriyorum. Lütfedip ‘katılamıyorum’ diye cevap bile vermiyorsun” dedim. Ama yine de davetiyesini yolluyorum. Bende dostlara kara liste olmaz. Bazen de listedeki birtakım insanların yanlış oldukları zamanla tespit edilebiliniyor. Gerek ahlaki, gerek ticari kriterlerinde sabıka varsa onlar direkt kara listede zaten.
- Peki ya davetli olmayanlar, ‘otel faresi’ denenler? Nasıl tespit ediyorsun? 
Çok başıma geldi. Biriyle karakolluk bile oldum. Nişantaşı’nda bir mücevher mağazası tanıtımıydı. İçeride süfli bir kadın yiyor, içiyor; kimse de tanımıyor. Hemen güvenliği çağırıp dışarı davet etmesini söyledim ama dinlemedi. Gittim, davetiyesini sordum; kadın avaz avaz bağırmaya başladı. İnat etti, gitmedi. Ben de polis çağırmak zorunda kaldım. Davet devam etti, ben karakola ifadeye gittim. Toplantı tiyatro düzenindeyse isim yazan kâğıtları kaldırıp oturmaya kalkanlar var. Senin defilende de benim başıma geldi aynısı. Ama çok edepsizse… Rezillik çıkmasın diye sineye çekiyoruz. Senin geç geldiğin gece önce Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik’i karşıladık; sonra kapıda durmaya devam ettim. Çünkü Güler Yiğit gibi bazı önemli misafirlerin güvenlik kartları yoktu. Üç kadın geldiler. Hal ve tavırlarından şüphelendim davetiye sordurttum. Aman ne küfürler ettiler! Allah’tan protokol korumaları vardı da olay büyümeden engellendi.
- Tüm bunlardan sonra bu mesleği gençlere tavsiye eder misin? 
Etmiyorum. Erkekler daha azimli, ümidim var. Ama kadınlar bir garip. Onlar bu sektörü, giyinip süslenecekleri, birçok erkek tanıyacakları ve davetlerde, flaşlar altında renkli bir hayat yaşayacakları bir yer olarak görüyorlar. Bu işin bu şartlarda yapılması çok zor. 30 yıl öncesine nazaran kurumsal kimliğin ve iletişimin değeri anlaşıldı. Ama geç kalındı. Eleman yetişmedi. 17 milyonluk İstanbul’da tüm yük o bahsettiğim 20 kişinin üzerinde. Bu yüzden artık yabancı yatırımcılar, kendi firmalarını kullanır oldu. Amma velâkin gerçekten bu mesleği yapacak olanlara lafım; sinir sistemleri el veriyorsa buyursunlar, yapsınlar. Ama özellikle kadınlar “Çocuk da yaparım kariyer de” diyorlarsa ya üç çocuk yapıp evde otursunlar ya da bakabileceği kadar çocuk yapıp iş hayatında var olsunlar. Çünkü bu iş, hayatınızdan fedakârlık yapmanızı gerektiriyor.
Biraz dedikodu yapıp sosyeteyi çekiştiriyoruz. O dişçisindeki randevuya yetişmek için hazırlanırken, aceleyle fincanları kaldırıyoruz. Nişantaşı’ndaki apartmandan sokağa çıktığımda güneşli ve güzel bir hava karşılıyor bizi; yanağıma bir öpücük konduruyor. Ama Ayşe’nin kondurduğu son öpücüğün lezzetiyle asla boy ölçüşemiyor…

23 Nisan 2013 Salı

ASIN ÖMER HAYYAM'I



İyi okuyun yazıyı...


Asın Ömer Hayyamı,
"Vurun Kahpe"ye filmini ana haberlere yayın,
Hatta Nasreddin Hoca'ya müebbet,
Bölücüye de evci olsun diye muhabbet yazın.
Vurun prangaya Ziya Gökalp'i,
İsterseniz Kara Fatma'ya kelepçe de takın.
Olmazsa Mevlana'ya Yılmaz Erdoğan,
Köroğlu'na Kadir İnanır banın.
Yıkın ucube heykellerini Aksoy'un,
Muammer Aksoy'un da mezarını yıkın.
Kimine rant kimine tank satın,
Oldu olacak içine tükürüp baleyi de kaldırın.
Atın Fazıl Say'ı hapise,
NÇ davasında adalet sarayının tacını da takın,
zaman aşımı olsun Roche ilaca,
Hatta tiyatroda bol bol torpilli sakız patlatın.
Beyaz oynasın opera reklamında.
Emek, sermayenin enkazında kalsın.
"Yetmez ama evet" diyenlere değil,
Bunu erdem gibi yöneltenlere lafım.
Yazın ağırlaştırılmış 30 yıl daha.
İkna mangalarınızı da artık mandalara salın.
5 yıldızlı otellere "barış" diye bağırırken,
Ankara 5 yıldızlarında düğün dernek hep yaşayın
Kaldırın Türkçeyi falan,
Ombdusmandan feyz alın.
Akil, sakil arası iken ekonomiye derviş.
Adil bakir ve nadire mutlaka yarınlarda muhtaç kalın.
Ne gerek var bayrağa.
Yerine rengarenk paçavralar asın.
Olmadı ise meclis lokantası 1 liraya 550 vekile
tavacı, kaburgacı, kebapçı arasında,
En iyi masadan bir de rezervasyon yapın.
Kurutun bataklıkları,
Meraları ormanları talan edin doğrayın,
Ne dağ kalsın ne ırmak,
Kuş göç yollarında da haavaalanı kazın.
Ağlatın çaresiz kanserlileri ekranlarda,
Hatta randevuyu ölüm oruçları için alın,
Eğitim, sağlık ve güvenlik satılmış
Siz hala haram banka faizi ile yaşayın.
Tıkın içeri sendikaları,
Mühürleyin, meslek odalarını da basın.
Meslek örgütleri de kalmasın.
Yerine iktisadi sivil toplum şirketleri hazılayın.
Yazın şimdi bana idamı,
Siz sadece ipekli haçlı kravatı takın.
Cübbeyle takke arasında sıkışmışken,
Kefen bezi olmuş polyester, bari rulo halinde diploma satın.
İyi okuyun son mısrayı,
Altında değil artık dev aynası, aymaz suratınızda iyi bakın.
Cesedim toprakta çürümeyecek demem asla.
Gün gelirde vebalimi boynunuzda hissederseniz,
Çürümüş zihninizde korkularınıza ölümsüzlük bassın da yaşamaya başlayın...

2 Nisan 2013 Salı

BİR TAKSİCİ BABA



Ve onun isyanı...


Bir taksici baba, gecenin geç saati tek başına arabasında,
Hemen caddenin yanında bekleyen sarı renkli taksi plakasında.
Ön koltuğa atıyorum kendimi Bağdat Caddesi'nden Taksim yönüne gitmek üzere, göz ucuyla baktığımda bitkin bey neredeyse tükenmek üzere...
Önce zigzag çizerek bir zibidi spor 4 çeker geçiyor yanımızdan,
Sonra homurtularıyla asfalta yapışmış bir de janjanlı kaşla göz arasından...
İster istemez laf lafı açıyor,
Pandoranın kutusu cehennemin kapısını vuruyor.
59 doğumlu ve bitkin,
Aynı yaşlarda olmamıza rağmen kendinden geçkin,
"Akıllı adam genç kalıyor beyefendi sizin gibi" diyor bana.
Bir size bakın bir de benim kör talihime mutlaka...
O arada akaryakıt istasyonuna giriyor,
70 lira benzin alınca 1 lira eksikse benzinci ona "Anahtar yok" diyor.
Her gece 115 lira patrona vermezse de, bırak bu işi yoksa sana araba yok deniyor.
Niğdeli aslında ama gözleri manasızlıkla dolu ve kilitlenmiş dikkatle yollara.
Konya Selçuk Üniversitesi
Matematik bölümünde kızı, hem de okurmuş adeta güzeller güzeli...
Ama bir sorun var belli ki; çünkü
175 lira yurt ve kitap ücreti ile 330 lira sabaha kadar bulunması gerekli.
Durakta da yok ki para.
"Olsa benim cebimdeki kadar olurdu" diyor onlarda da.
"50 lira çıkmıyor kimseden beyefendi" diyor.
Vites değiştirip köprüye doğru yönleniyor.
Henüz bırakmış bir yolcu.
17'lik genç Maslak'taki barda almış soluğu.
Yanında bir de genç kız mini etekli ama epey açıkta omuzu.
İki cep de döviz balya balya
Farkına varırlarsa gırtlağı kesilecekmiş kapkaççılarla mutlaka.
İlk kez bu kadar parayı görmüş bir arada hayatında.
Kanımı mı satayım 50 liraya?
Bu ülkede,
1 milyon hırsız kaymağı,
5 milyon yalancı şahid yoğurdu,
20 milyon ise suyunu içip duruyor.
50 milyon ise tencere kazır karnı açtır doymuyor.
Haklıdır yukardakiler 50 lira evlatlarına lazım değil ki bilsinler,
Onların çocuklarında özel araç, fabrika, gemi
Ama bu halk İran'a Suriye'ye Irak'a benzemez aniden alır azıya gemi...
Ben de vururum açsam diyor.
Yarısı gider yarısı kalır diye sanki hesaplıyor.
Varıyoruz Taksim'e kafam karışık.
Cüzdanımda sadece var 45 lira, zaten tutarı 35 liraya alıştık.
Olduğu gibi uzatıyorum elimdekini
Gözlerimin içinde gözleri.
Yanlış anladınız beyefendi
Sizden sadaka istmedim ki...
Gerekise uyumam çalışırım tüm gece,
Sabah 11'e dek havaleye vakit var neticede.
Okumadık bu oldu bak.
Onlar okuyup adam olup bu vatanı kurtaracak.
Keşke okumakla adam olunsaydı.
Her şey bir yana halkım böylesine soyulmasaydı..

26 Mart 2013 Salı

KİRLİ GÖRÜŞ



Yeni dünya düzeni


Sabahın altı sularındayız,
Orta Avrupa'nın doğu zengini, Almanca konuşulan ükesinin büyük şehrinin havaalanındayız. Güneş henüz, tarihte geri püskürtülmüş Türk siperlerinin ardından yükselmekte, hava eksi 5 dereceyi göstermekte, çok yoğun güvenlik önlemlerinden geçip bekleme salonuna ulaşıyoruz, 10-15 yolcu sessizce uçağa biniş çağrısını bekliyoruz...
Birden bire bir gürültü, bir uğultu ve bir hareketlilik geliyor dış bankodan,
Çok geçmeden üçlü beşli gruplar kavga dövüş geçiyor elektronik manyetik kapıdan.
Ama o da ne?
Havlu ehrama girmiş, altlarında lüks spor ayakkabılar ama Amerikan traşı saçlar içinde delikanlılar. Aralarında bir de deri paltolu, altı entarili orta yaşlı bir adam var. 
Hemen yanımıza ilişiyorlar ve zikir fikir arası bir muhabbete koyuluyorlar.
Ardı arkası kesilmiyor gelen güruhun.
Adeta erkek ordusu dolduruyor, sanki devir serveti finun ...
Derken siyah abayalı, çarşaflı kadınlar görünüyor peşi sıra.
Ama üstlerinde filizi yeşil bir de şal örtü kılığında,
Çin malı polyester reklamlı lacivert yeşil çanta da cabası.
Hele de aralarında ağzı emzikli, takkeli ve başörtülü çocuklar da cabası.
Sonradan anlıyoruz organize umre seyahati olduğunu,
Kalkış saati geldiği halde karmaşadan pek bulamıyoruz uçağa biniş yolumuzu.
Çar naçar geçiliyor kapıdan, 15-20 yolcuyuz belli ki farklı kalan her açıdan.
Yanıma yanaşan, 20 yıl sonra memlekete kesin dönüş yapan orta yaşlı bir kadın fısıldıyor kulağıma, "Evladım, şu hale bunların hepsi Türk burada doğmuş büyümüş, hatta oysa bak burası zengin Orta Avrupa.
Ayak üstü anlatıyor 400 bin Türk yaşadığını, ama hapisteki gençlerin toplam oranının hep türklerde yüksek kaldığını. İstatiskik; adam yaralama cinayet terör hırsızlık biraz da tecavüz ve ve vergiden yalan beyan aşırmalık...
Sessizce yerleşiyoruz kör sabahın nezninde yerimize,
Uçağa binen güruhda saygı hak getire.
Herkes kafasına göre bir yerlere oturuken densizce sırıtıyor gelen yolculara, kendine yer bul ahkamı sallıyor suratında ablak bir kahkahayla. Kabin memuruna hey abla baksana, bayan yanı yokmu allah aşkına?
Acil çıkış gerisine baktığımda anlıyorum milletimin halini.
Dünyaya hükmettiğini sanan aç tavuk buğday ambarında misali.
Bölünmüşlük ilkellik hatta rezillik her yerde, hiç üzülme bugünleri görmekde varmış kaderde.
Hız alıp havalanıyoruz nihayet, yarım saat rotar olmuyor ki sebebi cinayet.
Tam arkamda 3 genç, yarım Almanca yarım Türkçe damaklı.
İki sözün birinde keşke İstanbul'a insek, layla da güzel karılar var saklı.
Koltuğa tekme, şarkı söyleme ve ilahe okuma değil ki yasaklı.
Kahvaltı servisine yoksa domuz eti mi var sorusu da katılmalı.
Ufak bir trübülansda cüz cüz ayetler okunuyor.
Düz uçuşta argo, seks, dalga geçme gırla gidiyor.
Neyse ki iniyoruz İstanbul'a.
Yolcular ayrışıyor kalabalık koridorda.
Bir yanda rengarenk insanlar yan yana.
Diğer yanda kadın arkada erkekler önde lastik terlikle transit yolunda kirli sakallı adamlarla.
Kimimiz hayatın aydın yüzüne.
Kimimiz karanlığın temah eden paralı büyüsüne.
Adı olmuş kirli görüş baylar bayanlar üzülmeyin yeni dünya düzenine.

19 Mart 2013 Salı

HENÜZ 13 YAŞINDAYDI



Sigortasız çocuk işçi


Henüz 13 yaşındaydı, 
Adını bile bilmediğimiz o, Adana’da yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı, 
Lüks araçlardaydı oysa Antep’te, Kayseri’de Rize’de hatta Konya’daki imtiyazlı yaşıtları.
Ankara’da ise belediye, dünyada ilk sokakta çalışan çocuklar için karate judo kursu bile açmıştı...
Bir de başkan sosyal paylaşımdan resimli ötük yapmıştı. 
O Çukurova'nın bahtsız bir hikayesinin sadece kahpece yansımasıydı...
Sabahları okula gider, öğleden sonra çıraklık ederdi, görmemişti daha hayatı. 
Pozantı cezaevinde ise tecavüze uğrardı belki de başkalarının çocukları.
Derken birden sarsıldı internetin sayfaları.
Haftada 100 liraya sigortasız çocuk işçi.
Başını kendi elleriyle çalıştırdığı dev prese kaptırmıştı...
Sıradan bir başka haber oldu o, o gece televizyonlarda. 
Sabah çoktan magazin kavgası devam ediyordu oysa ana kanallarda.
Kıvanç’a yumurta geldi, Yoncimik ne giydi, Ömür Gedik nasıl bacak sergiledi...
Başı sıkışmış prese ölmüştü oracıkta, kimsenin tanımadığı bir başka vatan ferdi.
Çocuk pornosunda dünya ikincisi. 
Çocuk gelinlerde dünya ikincisi. 
Hayvana tecavüzde dünya ikincisi, 
Kadına şiddette ise yüzde bin 400 artışla dünya birincisi. 
Ordu komutanları Silivri’de, Hadımköy’de Hasdal’da Maltepe’de kilitli. 
1000 gazeteci tutuklu ve F tipli. 
Oysa veliahd prens o gün gemiciğini ikiledi 
Gelin görümce ise çakar ışıklı özel araçla güvenlik şeridinden kendilerine kuaför getirtti. 
800 lira büyük para. 
Çingene çalıp, Kürt oynamakta. 
Halka takla attıranlar sırıta sırıta dolanmakta.
Atanamayan öğretmenler, 
Kopya skandalları, 
Tutuklu hasta yakınları,
2B yasaları, 
Hatta medya yasakları,
Sanki kanıksatılmakta, 
Yiyin beyler ve zevceleri yiyin.
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin. 
O kadar yiyin ki, makadınız tıkansın da hepsini ağzınızda geveleyin. 
Bu ülkeyi kurtarırsa kadınlar kurtaracak.
Süt bankası haram, akraba evliliğe devam diyenler, 
Sizlere hala haram kan ve haram sperm satacak. 
Enflasyon düştü faiz fırladı. 
Bankalara kıyaklar şahlandı. 
Mutfakta değil ki yangın. 
Aslında yemek programları yaygın. 
Ara bul koca kanal kanal. 
Ne giysen de neye yarar, 
Futbolda çoktan bile tüp patladı. 
Yetenek bile gemi azıya aldı. 
Saldırsınlar şimdi de yeşile dereye tepeye ve denize. 
Satılığa çıkıyor yakında ecdat mezarlıkları bile... 
Ağızlarda sakız olmuş Sezen Aksu'dan Ünzile. 
Bir de bunlara inanırsan gelirsin bak gafile... 
Sakın böyle gelmiş böyle gitmez deme. 
Gün gelir, veballerin mezarları bile çiğnenir hem de ezile ezile...
Henüz 13 yaşındaydı, başını prese sıkıştırıp oracıkta can verdiğinde.

12 Mart 2013 Salı

3 2 1 BUGÜN KİME GİYDİRSEM?



Yeni tv programım yakında!!

Ne çabuk geçiyor zaman, hatta ne sular akıyor köprülerin altından...
Hatırlar mısınız bilmem ama tez kovulmuştum göster tv kanalından.
O zamanlar muppet şov bitti reality şov başlıyor demiştim.
Meğerse reality değil tamamen tezgahmış pek bilememiştim.
Yanımda 3 kelime Türkçeli güzel bacaklı dilber,
Hemen yanında da kör cahili, metrekareye 3 adete düşen cinsinden sakallı fiber...
Eee, Sümerbank, Atatürk, Ulus demek yasak.

Duble yol, banal yasa hatta muhteşem kanalı ne yapsak?
Bir de makarna reklamı program içi ürün yerleştirme.
Gel de tazminatsız kovulmayı seve seve kabul etme!!!
Neyseki yeni ufuklar geleceğe hep daha güzel ışıklar saçar.
Bu durumda yamak karşıya geçer, alaycı uslubuyla dike dike kafalarına çakar.
Evet yeniden başlıyorum
Ama bu kez non kaça, ne yemek ne de elbise derdinden bahsediyorum.
Yepyeni bir televizyon programı bu.
Bakalım kim izler kim dinler ama kim ipler diyorum... 

"3.2.1 Bugün Kime Giydirsem" adı.
Ulusal kanaldır yayın bantı.
ister uydudan ister internetten takıl.
Bir bakalım nasılmış sokaklarda akıl?
Türkiye Gençlik Birliği ile el ele.
Hem dış çekim hem stüdyo hatta gazete bayi içinde bile.
Bu durumda, kalır yolda katinanın makası.
Bir gol daha atarım kaleciye bacak arası.
22 Mart'tan itibaren her cuma geceyarısı.
Nasılsa birileri azar, yakında çıkartır benden acısını.
Varsın çıkarsın...
Zaten çıkarmazsan nağmert adamsın.
Başlıyorum kadın ve eylem;
Arkasından ulaşıma bir de göz atacağım hemen.
Ardından çocuk ve sokak. 

Konu bitmez ki bakınca bu topraklarda, ne yapsak!!!
Korkumu kaybettim bağnaz çakallların uluduğu topraklarda.
Çakma kurt bile kocamış ve köpeklerin maskarası olmuş Dilovası'nda
Ama bu kez yayın hem siyasi hem mizahi hemde doğaçlama
Sıkıysa izleme adı bile olay çıkardı çoktan medyada
3.2.1 Bugün Kime Giydirsem?
biraz daha kızdırlırlarsa diker geçerim herdem …

5 Mart 2013 Salı

Kent merkezinde fakirlere yer yok!




Barbaros Şansal, bu hafta Ayaspaşa, Ömer Avni Mahallesi Muhtarı Ayşen Bingöl’le buluştu, İstanbul’un en değerli binalarının bulunduğu Taksim’in yapılaşma sorunlarını ve ‘kadın muhtar’ olmayı konuştu.
BARBAROS ŞANSAL
barbarossansal57@hotmail.com
O gün; yurtdışında olduğumdan muhtarlığa bırakılan gereksiz bir dava celbini almak için İstanbul Ayaspaşa’da, Ömer Avni Mahallesi’ndeki muhtarlık bürosuna gittim. Ayşen Bingöl, o mahallenin muhtarı. Genç yaşta hayat mücadelesine girmiş, iki çocuk annesi kadın muhtarımız İstanbul’un göbeğinde tek başına adeta bir abide gibi duruyordu karşımda. Çağdaş Türk kadınının en güzel örneklerinden biriydi benim için… 
- Nasıl muhtar oldun? 
Burada doğdum, burada evlendim. Anlayacağın bu mahalleden hiç ayrılmadım. Eski muhtarımız ölünce atanarak bu göreve getirildim. Geçen seçimlerde de adaylığımı koydum, yüzde 90 oy alıp görevde kalmaya devam ettim.
- Hayatın bu mahallede nasıl geçti? 
1986’da Avusturya Lisesi’nde öğrenciydim; babamın ölümüyle okulu bırakmak zorunda kaldım, para kazanma derdine düştüm. Küçük bir esnaf lokantam var; babamın da bakkalı vardı. Önceleri baba mesleğini sürdürüyordum. Tam karşıma bir zincir market açılana dek de sadece bakkallık yapıp hayatımı kazandım. Sonra işler, rekabet halleri yetişemi-
yorsunuz haliyle; kapattım.
- Peki, geçindiriyor mu muhtarlık? 
Ayda 330-350 lira ödeme yapılıyor devlet tarafından. Bir de internetimiz ödeniyor hepsi bu. Sadece ikametgâh ve nüfus sureti verebiliyoruz 5 liraya ama kaymakamlıklar ücretsiz vermeye başlayınca insanlar haliyle buradan almayı tercih etmiyor. Bir de tebligat takipçiliği yapıyoruz yani postacılık. Eğer resmi ibrazlar sahibini bulamazsa bize bırakılıyor “Arayın bulun” diye.
- İyi de bu parayla nasıl döner muhtarlık bürosu? 
O yüzden bizim emektar bakkalı lokantaya çevirdim ya… İki de yetişkin kızım  var. Biri üniversitede yüzde 50 burslu okuyor. Babalarıyla ayrıyız. O da üstüne düşen görevi yapıyor olsa da gençlik işte, lüks ve asude bir semtte yaşayınca göz görünce gönül istiyor hep. Buradan kazandığımı hem muhtarlığa hem de çocuklarıma yatırıyorum. Kopup gidemem doğup büyüdüğüm mahallemden. 
HER YER OTEL, PANSİYON
- Peki, kadına şiddetin bu kadar arttığı, günde bir ya da iki kadının öldürüldüğü ülkemizde, hem de Taksim’in göbeğinde zor değil mi?

Biz 1. Bölge olarak çok şanslıyız, Beyoğlu 2. Bölge bahtsız bir bölge maalesef. Hem fakirlik var hem de eğitim sorunları… Üstelik çoğunun konutları kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacak ve hepsi de kim bilir nerelere uzaklaştırılacaklar. Burada bile binaları otele, pansiyona çevirmeye başladılar; bu da aslında epey güvenlik sorunu yaratabilir ileride. Buralarda herkes birbirini tanır, bilir. Sonra başkalaşacak çok aşikâr.
- Ben de bu mahallenin sakiniyim ama nasıl bir mahalle aslında burası? 
Çok eğlenceli bir mahalledir. Belki de Türkiye’de tek kurtarılmış bölge denebilir. Tarihi Yarımada’dan Boğaz’a, Üsküdar’dan Adalar’a tam bir panorama olan bir yamaç… Latife Hanım’ın köşkü de, Katolik Süryani Kilisesi gibi çok özel mekânlar da saklı sokaklarında… Üstelik her kesimden insan var. Akademisyenler, tiyatrocular, milletvekilleri, öğretmenler, aktörler, balerinler hatta sizin gibi modacılar da var. Devlet memuru da var emekli de hatta işçi, öğrenci de... Ancak bu yıl rayiç bedel adı altında yeni değer tespitleri yapılacak. Şu küçük dükkâna bile ayda 600 lira öderken, belki de 3 bin lira ödeyeceğiz. Yani esnafın, orta hâllinin, fakirin varlığı istenmiyor artık kent merkezlerinde. Gelsin tanımadığımız Suriyeliler, Araplar, İngilizler… Yeter ki para gelsin, biz bina yapalım. Lüks satalım, vergi ve haraç alalım. Yetiyor sanılıyor ama bir fincan un lazım olsa akşam kapı duvar. Çoğu çalışandır mahallemizin, o yüzden hırsızlar gündüz gelir buralara.
- Evet ama bir de Ömer Avni Parkı, Park Otel inşaatı gibi hançerler de var böğründe bu bölgenin...
Ömer Avni Parkı birinci derece SİT alanıdır. İçeride bir metruk ev var. Komili Ailesi’ne ait. Çocukluğumda oturuyorlardı orada ama yolu olmayan bir yerdir. Tinerci, tecavüzcü, yan kesici gırladır oralarda. Üstelik parkın bir bölümündeki, yani o metruk evin hemen önündeki tarihi yapı, belediye tarafından kiralanarak kahve yapıldı. Ama saraya bakan kısmına… Gerisi zaten kimin umurunda? Siz de saldırıya uğradınız ya burada. Neyse ki artık mahallemizin ara sokakları, ana caddelerden daha güvenli. Ama tünel inşaatı yapılınca 6-8 metresini kesip aldılar canım yeşil Ömer Avni Parkı’nın. Dava açıldı ve kazanıldı ama mahkeme “Gitmiş artık yapacak bir şey yok” dedi. Park Otel ise zaten yıllarca süren başka bir utandırıcı mesele… Ayaspaşa Güzelleştirme Derneği başardı koca gökdelenin kaçak katlarını yıktırmayı, ancak şimdi nasılsa bir sokak ve bir sürü de eski binayı yutarak bloklar zincirine dönüştü. Yıllardır toz duman çimento püskürttü. Bir de eski bir fabrika olan Akbank binası vardır İTÜ’nün karşısında. Şimdi otel oluyor ama deprem güçlendirme yazıyor tabelasında. Süzer Plaza ise özel kanunla belediye sınırı değiştirilerek kurtarıldı yıkımdan.
Bir an gözümün önünde canlanıyor tüm bu çirkinlik abidesi binalar. Arada birkaç cumbalı ev ve birkaç kagir art-deko hâlâ gönlüme taht kuruyor. Nedir bu rantiyenin doymak bilmez şehveti ve arsızlığı derken aklıma geliyor, ‘engelli geçişi’ diye kırık dökük sarı benekli taşların döşendiği ihaleler. Tabii yersen ama “Kefenin cebi yok beyler” derler.
- “Mahallenin muhtarı mısın?” derler; her şeyi bilir misin buradaki? 
Aklınıza gelecek her şey için telefon açılıyor. Yolda karşılaşınca da yılların verdiği samimiyetten hep sohbetler koyulaşıyor.
- Mahallemiz çok yokuşlu, çok dik ve tarihi bir bölge. Beyoğlu Belediyesi’nin hem Şişli’ye hem de Beşiktaş’a sınırı olan tek yeri. Ama ben çok ihmal edildiğini düşünüyorum. Yollar, kaldırımlar rezil durumda. Hele de değnekçi şirketler! Kaldırım önlerini parsellemişler. Afet nedeniyle, park yasağı olan İnönü Caddesi’ndeki durum içler acısı. Neden biz üvey evlâdız? 
Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan seçilerek göreve geldi. Sorunlarla ilgili ulaştığımda bana, “Çalışma şevkim kırılıyor orası için” dedi. Bir şey yapmaya kalktığında hemen tepkiyle karşılaştığını söyledi.
- Neden? Bu bölgenin onun kayıtlı olduğu siyasi partiye oy vermemesinden mi kaynaklanıyor bu durum? 
Mahalleli de haklı biraz. “Şimdiye kadar neredeydin?” diye soruyor Başkan’a. İki dönemdir başkanlık yapıyor ve bunca yıl sonra ilk kez Kabataş’tan İnönü Caddesi’ne çıkan yokuşu yaptı.
- Evet, ama Yoğurtçu Sokağı’ndaki tarihi duvar ve merdivenler imha edildi ve yerine de koca bir kazulet, ucube mimarili bir otel konulabildi. 
Aslında o merdivenler çok daha güzel olacaktı ama otelin garajına araba giriş izni vermedi mahalleli, imzalar topladı ve Ankara Anıtlar Kurulu’na dek ulaştırdı. Sonunda da başardı ama bu sefer, otelciler aralardaki arsaları da alıp bahçeleri imha edip başka bir sokaktan birleştirdiler.
ZEMİN KATLAR GÖMÜLÜYOR!
- Peki, sana imkan verilseydi ne yapardın mahallede? 

Burası çok özel bir bölge. Kafasına göre imar uygulayanlar dolu. İlk iş, gömülmekte olan mahallemizi kurtarmak isterdim. Birçok binaya artık iniliyor ne yazık ki… Durmadan kilit taşı döşenip, beton atılıp asfalt döküldükçe binalar mezara dönüşüyor. Zemin katlarda yaşayanları ölmeden gömüyor sistem. O yüzden Arnavut kaldırımı yapardım tüm sokakları.
Ayşen Bingöl bu, yapar mı yapar! Benim muhtarım hem acar hem de vefakâr. Teşekkür edip ayrılıyorum yokuş yukarı. Mahkeme celbi elimde. Oysa mahkemeyi meşgul edenler önce hizmet etmeyi öğrensinler mahalleme. Çünkü bizim vergiler, bizim yatırımlar ve bizim üretimimizle kazanıyor. Siyasilere para ödüyor bu ülke. Eve vardığımda yırtıp atıyorum mahkeme celbini. ‘Neticede istediği sadece para, ceza’ diye kapıyorum çantamı, atıyorum arabaya. Nasılsa bütün yollar çıkar bu hafta sonu Roma’ya…

Teşvikiye Cenazeleri!



Her nedense pek bir popüler oldu Şişli Belediyesi sponsorluğunda cenazeler,
Her hafta bir başka cenaze canlı yayın stüdyosuna benzer.

Ölene lafım yok, mukadderata da,
Ama başbakanın söylediği gibi nekrofili ( yani ölü seviciliği ) geliyor bu manzara karşısında aklıma.

Lüks mü lüks araçlar beliriyor caddenin beşiktaş yönünden,
Bir kaç cemaat üyesi henüz şadırvanda abdest alma derdindeyken.

Meraklı bakışlar cami duvarının döküm demirleri ardında,
Biraz kırmızı keçe halı, bolca kağıt, kurdeleli metal çelenk yanında.

Laciler içinde, baylar tekmili birden altın saatleri ile kol kolalar,
En öne ve yanlara koltuklar dizilmiş, sanırsın gazinoda matinalardalar.

Marka twill eşraplı, krokodil çantalı bayanlar var diğer yanda,
Hafifçe kayınca ipekli kaynaklı saçlar dökülür omuzlara.

Koca koca taşlı güneş gözlükleri maske,
Ama silikon botoks dolgu zaten şahane.

Kıpkırmızı bir de ruj işte cenazede mulen ruj,
Yakalara birer vesikalık fotokopi resim.

Muhakkak ki belediye reisi, dernek başkanı, iş adamı derdi değil ki geçim,
Elbette bolca magazin kamerası,
İbadet matemde adeta apış arası.

Meraklı gözlerle süzüyor herkes birbirini,
Cadde boyu akıp gidiyor hayatın öteki yüzündeki işlevi.

Dolmak bilmez zincirlikuyu'ya yolculuk,
Ha para çoksa ulus mezarlığında 300 bin dolara bolluk.

Timsah gözyaşları arasında dedikodu,
Birde kaleminden meni damlayan gazeteci ordusu.

Eksik kalmaz kapkaçcı, dilenci ve tinerci etrafta,
Her cenazede şarkı çalınsa bari adı gönlüm hovarda.

Poz poz resimler canlı yayın araçlarından yelloz dilberlerle resimler,
Saç ektirmiş yeni amcası,
Meğerse toplantısı varmış paraya bakan borsası.

Helal ederler haklarını hep bir ağızdan,
Bilmezler ki günah çıkmış 7 boğum boğazlarından.

Bir de alkış tufanı kopar malum sahnede,
Retorik tiyatroyu bile geçer bu merasim haberlerde.

Derken dağılmaya başlar saflar,
Birazdan brasserie'de bekler şarap dolu karaflar.

Grissini kılığında kazık krik krak,
Biraz pizza, biraz tagliatelle ciyak ciyak.

Dolsun alış veriş poşetleri ellere,
Yetmedi bir kaç poz resim, birazda yer vermeli haftalık mastübatiflere.

Etmiyorum hakkımı helal,
İslamın felsefesinde böyle şatafat ve cenaze kutlaması mı var ?

Akşamına kesin gelir kokteyl parti,
Gazinodan, neondan ekranlardan inmiş isimler,
Belki de iki minare arası, mahya olur yeniden şöhretlenirler!

Barbaros Şansal
barbarossansal57@hotmail.com
@barbarossansal
facebook/terziyamagi

BİR KADIN PORTRESİ



Var ol muhtar kadın...


Bir kadın portresi,
İstanbul'un göbeğinde saray arkasında bir bakkal kızı olarak doğdu,
Yabancıların sanatçıların, entellektüellerin hatta zengin burjuvanın de bulunduğu arnavut kaldırımı sokaklarda seksek oynayarak büyüdü. Mahallesindeki ilk okuldan sonra ailesinin büyük fedakarlıkları ile yabancı bir koleje yazıldı. Okulun en başarılı öğrencilerinden biri olarak eğitim hayatını sürdürüyordu... İstanbul'da bir genç kız olarak hayatı tadıyordu...

Derken ölüm ansızın çaılverdi kapıyı.
Esnaf olan bakkal babayı alıverdi aileden aniden,
Mecburen okulu bırakıp bakkalın başına geçmekten başka çare kalmamıştı ona,
Onuruyla çalışmaya başladı henüz 17'li yaşlarda...

Kira, geçim, vergi derdi geldi ama başarmıştı hepsini.
Ta ki bir süpermarket zinciri ara sokaktaki bakkalının karşısında alınca yerini,
Kahraman bakkal süpermarkete karşı oyununa feyz olmutu bile hikayesi...

Gazeteler, dergiler ondan bahstmeye başlamıştı ki,
kapatmak zorunda kaldı ailenin tek geçim kaynağı olan ekmek teknesini...
Esnaf lokantasına döndürdü o da leziz ev yemekleri yapan,
çünkü doğup büyüdüğü yerdeydi ona hayatı hayat yapan.

Derken sevdi ve evlendi olgunluğunda,
iki de kızı oldu henüz hayata ancak doğrulduğunda.

Yürümeyen evlilik çatırdatınca yuvasını, tek çare dul olarak yaşamaktı.
Gururla büyütttü kızlarını, biri üniversite bir lisede eksiksiz idi okulları...

Derken mahllenin yaşlı muhtarı öldü.
Bu durumda atamayla yeni görevi ona göründü,
Bir kadın muhtardı artık gönüllü.

Tarihi camilerin, konsoloslukların, hastahenlerin, lüks otellerin hatta üniversitelerin ve bankaların muhtarı oluvermişti birden.
İşini eksiksiz yapıyordu hiç durup dinlenmeden.

Derken yerel seçimler geldi ve oyların %90'ını alarak yeniden muhtarlığa seçildi.
Beyoğlu birinci bölgede kadın muhtar olmak hiç de kolay değildi.
Rantiyenin, rüşvetin şehrin içine kol saldığı,
Fuhuşun, tinercinin haraca bağlandığı,
Hatta imarın enkaz altında bıraktığı,
Fakirlerin ise mahallesinde sökülüp atıldığı yerde devam etti mücadelesine...

Değişiverdi kanunlar, ayda 350 tl maaş bağladılar birden bire.
İkamet ve nüfusVsuretini de 5 lira yaptılar.
Ama kaymakamlıklarda bedavaydı artık belge.
İnternet ve elektrik parası küçüçük oda muhtarlığa yeter de artar mıydı sizce?

Şimdi merdiven başındaki lokantası, yemyeşil çiçeklerle bezeli.
Sokaklardaki tüm sahipsiz hayvanları da bakımlı ve küpeli.
Pırıl pırıl saçları, ışıl ışıl gözleri ile her şeye göğüs germeyi de becerdi.
Bu coğrafyanın en güzel kadın örneklerinden biri olduğunu gösterdi.
Sağ ol, var ol kadın muhtar...
Çünkü, bu ülkede erkeklerin çoğu senin başardıklarının yüzde birini zor yapar.

26 Şubat 2013 Salı

UÇMAK İSTEMİYORUM!



Kabak tadı verdi artık...


Yıllardır uç uç dünyanın her yerine uçarım. İşim, sosyal hayatım ve hobilerim, beni buna zorunlu kılar ama yılmam, yine de elimden geldiğince ulusal havayolum ile ulaşırım. Ancak son zamanlarda olup bitenlerin kabak tadı verdiği bir süreçte bu yazıyı da kaleme alırım

Malum THY!
Hani dünyadaki 60 havayolu içinde güvenlik açısından 54. sırada olan,
Üstelik kabin ekiplerini risksiz meslekler sınıfına sokan.
Hani hiç haber vermeksizin, sizi 10 Kasım günü İzmir'de mecburen bünyesine aldığı tam ücretli biletle kendi uçağı yerine bakımsız, pis bir Anadolu Jet uçağına atan.

Ve de yanınızda tekerlekli sandalyeye muhtaç yolcu olduğunda yırtık koltuklu, lekeli, pis sedyeli, yerleri çamurlu ambulifte alan,
Hani 305 kişiyi işten atıp, grev yasağı koymaya kalkan,
Hani yer hizmetlerine TGS ortaklığı ile sizi hep ızdıraba boğan,
Üstelik business yolcu olduğunuzda, "Aşkabat buradan bilet işlemi yapamaz" diyerek 20 dakika kuyrukta bekledikten sonra başka bir sıraya atan,
Hatta CIP salonlarının önünün pis paspas, çekçek, boş fincan ve sigara izmariti dolu olan,
Her uçuşumda yazdığım ve cevap istediğim formların hiçbirine cevap vermeyen,
Çayda çıra ekibi misali kostüm derdinde koşan ve kafasına göre takılan,
Genelde inmek için dakikalarca havada dönüp, aşırı ve kontrolsüz büyüme ile uçaklarını park edecek yer dahi bulamayan,
Hatta artık alkol yasağı , ekran duası gibi gündeme düşen garip uygulamalara soyunan,
Son 2 ayda yüzde 30 yabancı yolcu arttırmasına rağmen, kırmızı halı Oscara 3.5 milyon dolar harcanan,
Kendinizi yıldız gibi hissedeceksinizler ve dünya kadın tenis şampiyonası yapacak veya avrupa futbol kulüplerine sponsor olacak kadar zengin olan,
Kaç topçu soyadlının çalıştığının belli olmadığı, sendika meslek örgütü meslek odası kavramlarının asla gündeme oturmadığı ihalelerini ise keyfe keder kaldığı bu yüzden adeta koskoca aile şirketlerine benzemeye çalıştığı algılanan,
İstediği gazeteyi dağıtıp, istediğine yasak koyan,
Apronda kanlar içinde deve boğazlayan,
Paris ve Roma, Taksim gibi merkezlerdeki üstelik en iyi adreslerdeki satış ofislerini imhaya koyulan,
Bayisinden ve acentesinden çok daha pahalı bilet satan, uçaklarının pislik içinde olmasına aldırmayan, kalkışta tasarruf diyerek, arka mutfaktaki sıcak su depolarını bile kaldıran. 
İşte bunların hepsi belgeli, ama bu kafaya bilmem ne demeli!!!
Uç uç böceğim, annen sana terlik pabuç alacak.
Bilki gün gelip bu yaptıkların seni aprona çakacak!
Her lodos estiğinde, sanırım poyraz tadında eleştrilerim daha da ağır yazılacak!

24 Şubat 2013 Pazar

Onun ilacı moda!


İlaç sektöründe kariyerinin zirvesindeydi… Haftanın dört günü İsviçre, 3 günü Türkiye arasında koşuştururken bir gün işini bırakıp modacılığa geçti. Kendi markasını kurdu. Eski Türkiye Güzeli Günsel Ülkü’yle hikâyesini ve moda dünyasını konuştuk...
BARBAROS ŞANSAL - barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: Uygar TAYLAN
Ankara’da doğdu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni Türkiye ikinciliğiyle kazandı. Daha sonra Viyana Üniversitesi’nde ve Sorbonne’da eğitim aldı. O yıllarda bir de ‘Türkiye güzeli’ sıfatını kariyerine kattı.
Novartis’te, ilaç sektöründe işe başladı. Genel müdürlük teklifi alarak bir başka Alman firması Merck’e geçti. Daha sonra Cenevre’deki merkezde, Doğu Avrupa’daki 10 ülkenin yöneticisi olarak çalıştı. Sonra da bambaşka yönlere yelken açtı. İşte o ‘bambaşka’ yönlerini konuşmak üzere Günsel Ülkü ile buluştuk.

- Yahu nedir şu İsviçre-Türkiye arası gidiş-geliş hikâyen? 
Basel’de Novartis’te çalıştığım dönemdi; Ortadoğu, Doğu Avrupa ve Afrika pazarlarından sorumluydum. Eşim ve çocuğum Türkiye’deydi. Cumaları iş çıkışı markete uğrar, alışveriş yapar, uçağa binip eve gelirdim. Ailemle yemek, hafta sonu armağanı gibiydi. Sonra da pazartesi sabahı ilk uçakla işe giderdim.

- Nasıl başladı moda işi? 
Küçüklüğümden beri modaya tutkun bir insandım, ne zaman kaybolsam annem beni elbise dolabında bulurdu. Kumaşlar, renkler, dokular, kombinler, hep hayatımdaydı. Çok küçükken bebeklerime elbiseler diker, misafirlere ve komşulara defileler yapardım. Ama çok hırslı ve parlak bir öğrenciydim Boğaziçi’ni de iyi dereceyle kazanınca “Ben bunu bırakayım” diyemedim. İş hayatında başarılı olmasına oldum ama insanın yükseldiği bir alanı bırakıp başka bir alana geçmesinin zorluğunu da biliyordum.

- “Keşke bana da nasip olsa ben de moda sektöründen kurtulup ilaç sektörüne geçsem” diyorum. 
Sen de zaten çok farklı şeyler başarıyorsun; tiyatro, kitap, televizyon, eğitim, aktivizm… Yok yok sende de…

- Sen nasıl karar verdin alan değiştirmeye?
Gelebileceğim en yüksek noktaya geldiğimde artık duraklayacağımı anlamıştım. Zaten hem kadın, hem Türk, hem de Müslüman olarak çok zordu zirve. Uluslararası kariyer çok dar bir alanda yapılıyor ve rekabet çok acımasız.

- Moda eğitiminden bahseder misin? 
Zirvede her metrekarenin bir bedeli var ve pahalı bir bedel. Ben de “İnsanlar hayallerini gerçekleştirmeden ölmemeli” diyerek, karar aldım ama işin mutfağından başlamak lazımdı. Önce Galliano ve Mc Queen’in okuduğu Londra’daki St. Martins School of Art’a müracaat ettim ve kabul edildim. Moda pazarlama ve tasarım eğitimi aldım. Hocalarımın teşvikiyle 2009’da Paris’te Pret a Porter’a katıldım. Koleksiyon ilgi görünce ilk markamı kurdum. ‘Atelier de Existance’dı adı. Ama bu da yetmezdi, İstanbul’a gelip iki yıl daha eğitim aldım. Bir yandan da kalıp çıkararak, dikiş dikerek kendimi geliştirmeye devam ettim. Çünkü o olmadan oluyor.

- Metrekareye 3 modacı düşüyor şimdi. 
Bir fark yaratmadan olmaz o işler; beceri, bilgi, eğitim ve tecrübe olmadan asla! Ben yavaş yavaş kendi markamı oluşturdum, önce kişiye özel, sonra hazır giyim, şimdi de ‘online’ platformum var. gunselulku.com’da daha çok yeni nesle yönelik ürünler oluyor.

ÖĞRENEMEDİK; ‘YALIN GÜZELDİR’
- Birçok ülkede, farklı kültürlerde yaşadın, oradaki kadınlar daha sade. Buradaki kadınların farkı ne? 

Türk kadını aslında çok güzel ama ‘Yalın güzeldir’ ifadesinden çok uzak. Bu tanımı yerleştirmek lazım. Ne kadar abartısız göze çarparsanız kimliğiniz o derece güzelleşir zaten. Kıyafeti değil, kimliği ve karakteri öne çıkararak tarzı ve zevki öne sürmek lazım ama bu bizde biraz zor. Çok abartılı şeyler isteniyor, bu durumda gereksiz masraf çıkıyor ve fiyat artıyor. Bu sefer de rakama itiraz geliyor.

- Müşterinle ortak noktada buluşmak zor mu? 
Türk kadını iknası zor bir kadın ve birçoğu ellerinde magazin dergilerinden kesilmiş fotoğraflarla giysi arıyor. Oysa giyilmiş ve görülmüş bir şeyi seçerken, üzerinde görüldüğü kendi giysisini bir daha giymek de istemiyor. Tam bir paradoks içinde yani. İlk zamanlar zorlanıyordum ama birbirimizi tanıdıkça bunun ortasını bulduk. Bir tasarımcı müşterisinin yaşam biçimine göre kurmalı giysiyi. Ben farklılıklarından referans alıyorum hep…

- Para kazanabiliyor musun? 
Yatırımı çok yüksek bir meslek, hazır giyimden kazanıyorum tabii. Ortadoğu’da, İtalya’da büyük zincirlere ihracatım var.

- Ama ben dün Paris’ten dönerken De Goulle Havalimanı’nda ‘Kumaşların ülkesi Türkiye’ diye reklamlar vardı. Ben bulamıyorum, dikiş ipliğim bile Almanya’dan, sen kumaş bulabiliyor musun burada? 
Maalesef hep yurtdışından almak zorundayız. Burada kumaş kalitesi tutturmak zor; bir top al, ikinciyi iste, tamamen farklı geliyor. Hatta topun başı sonu farklı çıkıyor.

- Sırf kumaş değil, aksesuar da önemli.  
Asıl iş orada. Eminönü’nden aldığı malzemeyle herkes bir şeyler yapar ve hep aynısı ortaya çıkar. Türkiye’de en büyük problemlerden biri tasarımın getirdiği artı faydaya değer verilmemesi

- Nasıl yani ? 
“Ben bunu ‘Her şey 9.99’a mağazasından da alırım” diyor. Oysa 100 bin kişi aynı giyiyor, üstelik çok kalitesiz, hatta kanserojen.

DEVLET YARDIMIYLA MODA HAFTASI
- Türk modası denilince aklına ne geliyor? 

Dünyada tek tük birkaç isim var ama bu işler kurumsal yürüyor dünyada. Yetkili merciler, meslek odaları ve sertifika sistemi var. Bizde genç Moda Tasarımcıları Derneği var. Belki iyi niyetliler ama çok amatörler.

- Bir kere İstanbul Moda Haftası’na gittim, bin pişman oldum. 
Çok kapalılar, belirli kriterleri yok, bir sürü uluslararası fuara gitmiş, dünyada isim yapmış ve tanınan kişiler yerine, daha defile bile yapmamış, mağazası bile olmayan insanlar var orada. Yurdumuzda bunu kategorize etmek de zor. Bir bakıyorsun zengin koca butik açmış, bir bakıyorsun jüri olmuş, yetiyor. Futbolcunun eşi ya da kızı, 5 yıldır vitrinde olan çivili iskarpini “Ben buldum” diye ortaya çıkıyor, herkes de inanıyor. Yani bizim yurdumuz dışa kapalı ve kolayca yeniliği göremiyor ve hemen her söylenene inanıyor. Üstelik ne telif yasası var ne de devletin tekstil bakanlığı… Bir de Türk firmalarının bile adı yabancı çakması olunca konu kapanıyor.
Laf lafı açıyor, çocuk modasından erkek modasına, kahve üzerine kahveyle devam ediyor.
Akşam Ankara’ya uçacağım, hemen sohbeti deşifre etmek üzere atölyeme dönüyorum. Yine her yerde kumaşlar, biçkiler ve provalar var. “Ben de sektör değiştirsem başarılı olur muyum?” sorusu kafamda, klavyemin başında tuşlarda geziniyorum. 

19 Şubat 2013 Salı

ÖTEKİ BERİKİ



Sessiz çığlık


Ötekidir fahişeler, genel ahlak malumların ahlakı olduğu için.
Eşcinseller ötekidir, polis ceza kesip puan aldığı için.
Hayvanlar da ötekidir, angutlar angut ithal ettiği için.
Ve ötekidir artık kadınlar, damızlık ilan edilip 3 çocuk istendiği için...

Silivri, Hasdal, Maltepe'de ötekidir Pozantı'da öteki olduğu için...
Sivas, Dersim, Bağcılar, Maraş Roboski'de ötekidir.
Gecekondu bile ötekidir, rantsal dönüşüm için...
Sessiz çığılık ötekidir TAYAD ve Cumartesi Anneleri için...

Köylü ötekidir, kontratlı tarım ile borçlandırlıp küflü domates üretildiğinden.
Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani ötekidir, vakıf malları yağmalandığı için.
Öğrenci de ötekidir, en keriz müşteri yapılıp cahil bırakıldığı için.
Hasta ötekidir, en yağlı müşteri olup soyulduğu için.

Çingeneler, yörükler, tarım işçileri ötekidir, göçer olduklarından.
Öğretmen bile ötekidir, atanamayıp simit sattığından.
Seçilmişler en ötekidir, VIP salonu kullandığından.
Doktorlar ve eczacılar da ötekidir, muvazzalık ve tam gün yasasından.

Bakkal, kasap, manav ötekidir, süpermarketler için.
Halk ve semt pazarı ötekidir, artık AVM'ler biçim biçim...
Terziler de ötekidir, modacılar İslam'ın başını Siyonizm çarşafı ile örttüklerinden...
Kanaat önderleri de ötekidir, imamın ordusunu tesis ettiklerinden.

Mücahitler müteahide dönüştüğünden, ötekidir TOKİ adında
Aleviler de ötekidir, Yunus Emre'ye sansür uygulandığında.
Çocuklar ise ötekidir, Van'da lastik terlik, karda araba iterken.
TGB'de ötekidir, yüz binler ile Anıtkabir'de direnirken...

Barış savaş için, savaş ise barış için ötekidir hep.
Kürt Zaza'ya, Gürcü Laz'a ötekidir.
Pırlanta %0 KDV ile ötekidir, %18 KDV'li kitaptan.
Medya patronu hep ötekidir, devlet ihalaesi kovaladığından...

Ramazan, Muharrem için ötekidir zaten...
Recep malı götürürken, öteki inek şaban izlenir zaten.
Fener Rum'u ötekidir, mavi kurdele mor mühür ile...
Ötekidir Ruhban Okulu zengin avukatın emriyle.

Sendika fabrikaya, lokavt işçiye ötekidir.
Patron, emekçi, memur hep öteki olur birbirine.
Ötekidir yalı çetesi, köşk reçetesine.
Din bile imana ötekidir işin içine takiyye girince...

Sarayalara gelince...
Muhallebici, mimar, Simit Sarayı'nda zaar; sünnet sarayından firar, belediye sarayında imar adalet sarayında, diyar başkanlık sarayında ise zinhardır ötekine.
3 çocuk söylenir 4. hayasız saklanır öteki diye
TL ötekidir, artık dolar geçer.
Türkiye'de ötekileşir yabancı dil söyler.

Ekonominin dili paradır, ötekine de berikine de.
% 3 kalkınma ötekidir, % 58 borsa kar bedeline.
Faiz ötekileşir sözde kar payına.
Ötekidir zaten köleler, ötekileştirmeye çalışana.

Ben ötekileşmeyeceğim çaylaklara bakıp aylak aylak.
Kürsüden ona buna selam yollayarak,
Devrimin mimarı emperyalizme karşı dik duruşu ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resminin ve bayrağının önündeki kürsüde.
O hepsidir; ne öteki ne beriki denemez kendisine.

Ona yükselen merdivenlerde vatanperver yurttaşlar geleceği aydınlatacak.
Bu panelde ve her panel ona olan şükran borcumun onur belgesi olacak...

5 Ocak Cumartesi 2012, Saat: 14.00, Ankara Barosu Abem Konferans Salonu

Mardin milletvekili Erol Dora (Süryani ilk vekilimiz)
Chp Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin
Moderatör: Birsen Temir
Gazeteci Gürkan Hacır ve Necdet Saraç,
Ayrıca Mustafa Aksu (Çingene Konfederasyonu Başkanı)
Ömer Faruk Eminağaoğlu (Yargı-Sen kurucusu) ve ben oradaydık. Ve de yüzlerce dinleyici.
Diğerleri ise kimbilir nerdeydi...?