Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

24 Şubat 2013 Pazar

Onun ilacı moda!


İlaç sektöründe kariyerinin zirvesindeydi… Haftanın dört günü İsviçre, 3 günü Türkiye arasında koşuştururken bir gün işini bırakıp modacılığa geçti. Kendi markasını kurdu. Eski Türkiye Güzeli Günsel Ülkü’yle hikâyesini ve moda dünyasını konuştuk...
BARBAROS ŞANSAL - barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: Uygar TAYLAN
Ankara’da doğdu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni Türkiye ikinciliğiyle kazandı. Daha sonra Viyana Üniversitesi’nde ve Sorbonne’da eğitim aldı. O yıllarda bir de ‘Türkiye güzeli’ sıfatını kariyerine kattı.
Novartis’te, ilaç sektöründe işe başladı. Genel müdürlük teklifi alarak bir başka Alman firması Merck’e geçti. Daha sonra Cenevre’deki merkezde, Doğu Avrupa’daki 10 ülkenin yöneticisi olarak çalıştı. Sonra da bambaşka yönlere yelken açtı. İşte o ‘bambaşka’ yönlerini konuşmak üzere Günsel Ülkü ile buluştuk.

- Yahu nedir şu İsviçre-Türkiye arası gidiş-geliş hikâyen? 
Basel’de Novartis’te çalıştığım dönemdi; Ortadoğu, Doğu Avrupa ve Afrika pazarlarından sorumluydum. Eşim ve çocuğum Türkiye’deydi. Cumaları iş çıkışı markete uğrar, alışveriş yapar, uçağa binip eve gelirdim. Ailemle yemek, hafta sonu armağanı gibiydi. Sonra da pazartesi sabahı ilk uçakla işe giderdim.

- Nasıl başladı moda işi? 
Küçüklüğümden beri modaya tutkun bir insandım, ne zaman kaybolsam annem beni elbise dolabında bulurdu. Kumaşlar, renkler, dokular, kombinler, hep hayatımdaydı. Çok küçükken bebeklerime elbiseler diker, misafirlere ve komşulara defileler yapardım. Ama çok hırslı ve parlak bir öğrenciydim Boğaziçi’ni de iyi dereceyle kazanınca “Ben bunu bırakayım” diyemedim. İş hayatında başarılı olmasına oldum ama insanın yükseldiği bir alanı bırakıp başka bir alana geçmesinin zorluğunu da biliyordum.

- “Keşke bana da nasip olsa ben de moda sektöründen kurtulup ilaç sektörüne geçsem” diyorum. 
Sen de zaten çok farklı şeyler başarıyorsun; tiyatro, kitap, televizyon, eğitim, aktivizm… Yok yok sende de…

- Sen nasıl karar verdin alan değiştirmeye?
Gelebileceğim en yüksek noktaya geldiğimde artık duraklayacağımı anlamıştım. Zaten hem kadın, hem Türk, hem de Müslüman olarak çok zordu zirve. Uluslararası kariyer çok dar bir alanda yapılıyor ve rekabet çok acımasız.

- Moda eğitiminden bahseder misin? 
Zirvede her metrekarenin bir bedeli var ve pahalı bir bedel. Ben de “İnsanlar hayallerini gerçekleştirmeden ölmemeli” diyerek, karar aldım ama işin mutfağından başlamak lazımdı. Önce Galliano ve Mc Queen’in okuduğu Londra’daki St. Martins School of Art’a müracaat ettim ve kabul edildim. Moda pazarlama ve tasarım eğitimi aldım. Hocalarımın teşvikiyle 2009’da Paris’te Pret a Porter’a katıldım. Koleksiyon ilgi görünce ilk markamı kurdum. ‘Atelier de Existance’dı adı. Ama bu da yetmezdi, İstanbul’a gelip iki yıl daha eğitim aldım. Bir yandan da kalıp çıkararak, dikiş dikerek kendimi geliştirmeye devam ettim. Çünkü o olmadan oluyor.

- Metrekareye 3 modacı düşüyor şimdi. 
Bir fark yaratmadan olmaz o işler; beceri, bilgi, eğitim ve tecrübe olmadan asla! Ben yavaş yavaş kendi markamı oluşturdum, önce kişiye özel, sonra hazır giyim, şimdi de ‘online’ platformum var. gunselulku.com’da daha çok yeni nesle yönelik ürünler oluyor.

ÖĞRENEMEDİK; ‘YALIN GÜZELDİR’
- Birçok ülkede, farklı kültürlerde yaşadın, oradaki kadınlar daha sade. Buradaki kadınların farkı ne? 

Türk kadını aslında çok güzel ama ‘Yalın güzeldir’ ifadesinden çok uzak. Bu tanımı yerleştirmek lazım. Ne kadar abartısız göze çarparsanız kimliğiniz o derece güzelleşir zaten. Kıyafeti değil, kimliği ve karakteri öne çıkararak tarzı ve zevki öne sürmek lazım ama bu bizde biraz zor. Çok abartılı şeyler isteniyor, bu durumda gereksiz masraf çıkıyor ve fiyat artıyor. Bu sefer de rakama itiraz geliyor.

- Müşterinle ortak noktada buluşmak zor mu? 
Türk kadını iknası zor bir kadın ve birçoğu ellerinde magazin dergilerinden kesilmiş fotoğraflarla giysi arıyor. Oysa giyilmiş ve görülmüş bir şeyi seçerken, üzerinde görüldüğü kendi giysisini bir daha giymek de istemiyor. Tam bir paradoks içinde yani. İlk zamanlar zorlanıyordum ama birbirimizi tanıdıkça bunun ortasını bulduk. Bir tasarımcı müşterisinin yaşam biçimine göre kurmalı giysiyi. Ben farklılıklarından referans alıyorum hep…

- Para kazanabiliyor musun? 
Yatırımı çok yüksek bir meslek, hazır giyimden kazanıyorum tabii. Ortadoğu’da, İtalya’da büyük zincirlere ihracatım var.

- Ama ben dün Paris’ten dönerken De Goulle Havalimanı’nda ‘Kumaşların ülkesi Türkiye’ diye reklamlar vardı. Ben bulamıyorum, dikiş ipliğim bile Almanya’dan, sen kumaş bulabiliyor musun burada? 
Maalesef hep yurtdışından almak zorundayız. Burada kumaş kalitesi tutturmak zor; bir top al, ikinciyi iste, tamamen farklı geliyor. Hatta topun başı sonu farklı çıkıyor.

- Sırf kumaş değil, aksesuar da önemli.  
Asıl iş orada. Eminönü’nden aldığı malzemeyle herkes bir şeyler yapar ve hep aynısı ortaya çıkar. Türkiye’de en büyük problemlerden biri tasarımın getirdiği artı faydaya değer verilmemesi

- Nasıl yani ? 
“Ben bunu ‘Her şey 9.99’a mağazasından da alırım” diyor. Oysa 100 bin kişi aynı giyiyor, üstelik çok kalitesiz, hatta kanserojen.

DEVLET YARDIMIYLA MODA HAFTASI
- Türk modası denilince aklına ne geliyor? 

Dünyada tek tük birkaç isim var ama bu işler kurumsal yürüyor dünyada. Yetkili merciler, meslek odaları ve sertifika sistemi var. Bizde genç Moda Tasarımcıları Derneği var. Belki iyi niyetliler ama çok amatörler.

- Bir kere İstanbul Moda Haftası’na gittim, bin pişman oldum. 
Çok kapalılar, belirli kriterleri yok, bir sürü uluslararası fuara gitmiş, dünyada isim yapmış ve tanınan kişiler yerine, daha defile bile yapmamış, mağazası bile olmayan insanlar var orada. Yurdumuzda bunu kategorize etmek de zor. Bir bakıyorsun zengin koca butik açmış, bir bakıyorsun jüri olmuş, yetiyor. Futbolcunun eşi ya da kızı, 5 yıldır vitrinde olan çivili iskarpini “Ben buldum” diye ortaya çıkıyor, herkes de inanıyor. Yani bizim yurdumuz dışa kapalı ve kolayca yeniliği göremiyor ve hemen her söylenene inanıyor. Üstelik ne telif yasası var ne de devletin tekstil bakanlığı… Bir de Türk firmalarının bile adı yabancı çakması olunca konu kapanıyor.
Laf lafı açıyor, çocuk modasından erkek modasına, kahve üzerine kahveyle devam ediyor.
Akşam Ankara’ya uçacağım, hemen sohbeti deşifre etmek üzere atölyeme dönüyorum. Yine her yerde kumaşlar, biçkiler ve provalar var. “Ben de sektör değiştirsem başarılı olur muyum?” sorusu kafamda, klavyemin başında tuşlarda geziniyorum. 

19 Şubat 2013 Salı

ÖTEKİ BERİKİ



Sessiz çığlık


Ötekidir fahişeler, genel ahlak malumların ahlakı olduğu için.
Eşcinseller ötekidir, polis ceza kesip puan aldığı için.
Hayvanlar da ötekidir, angutlar angut ithal ettiği için.
Ve ötekidir artık kadınlar, damızlık ilan edilip 3 çocuk istendiği için...

Silivri, Hasdal, Maltepe'de ötekidir Pozantı'da öteki olduğu için...
Sivas, Dersim, Bağcılar, Maraş Roboski'de ötekidir.
Gecekondu bile ötekidir, rantsal dönüşüm için...
Sessiz çığılık ötekidir TAYAD ve Cumartesi Anneleri için...

Köylü ötekidir, kontratlı tarım ile borçlandırlıp küflü domates üretildiğinden.
Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani ötekidir, vakıf malları yağmalandığı için.
Öğrenci de ötekidir, en keriz müşteri yapılıp cahil bırakıldığı için.
Hasta ötekidir, en yağlı müşteri olup soyulduğu için.

Çingeneler, yörükler, tarım işçileri ötekidir, göçer olduklarından.
Öğretmen bile ötekidir, atanamayıp simit sattığından.
Seçilmişler en ötekidir, VIP salonu kullandığından.
Doktorlar ve eczacılar da ötekidir, muvazzalık ve tam gün yasasından.

Bakkal, kasap, manav ötekidir, süpermarketler için.
Halk ve semt pazarı ötekidir, artık AVM'ler biçim biçim...
Terziler de ötekidir, modacılar İslam'ın başını Siyonizm çarşafı ile örttüklerinden...
Kanaat önderleri de ötekidir, imamın ordusunu tesis ettiklerinden.

Mücahitler müteahide dönüştüğünden, ötekidir TOKİ adında
Aleviler de ötekidir, Yunus Emre'ye sansür uygulandığında.
Çocuklar ise ötekidir, Van'da lastik terlik, karda araba iterken.
TGB'de ötekidir, yüz binler ile Anıtkabir'de direnirken...

Barış savaş için, savaş ise barış için ötekidir hep.
Kürt Zaza'ya, Gürcü Laz'a ötekidir.
Pırlanta %0 KDV ile ötekidir, %18 KDV'li kitaptan.
Medya patronu hep ötekidir, devlet ihalaesi kovaladığından...

Ramazan, Muharrem için ötekidir zaten...
Recep malı götürürken, öteki inek şaban izlenir zaten.
Fener Rum'u ötekidir, mavi kurdele mor mühür ile...
Ötekidir Ruhban Okulu zengin avukatın emriyle.

Sendika fabrikaya, lokavt işçiye ötekidir.
Patron, emekçi, memur hep öteki olur birbirine.
Ötekidir yalı çetesi, köşk reçetesine.
Din bile imana ötekidir işin içine takiyye girince...

Sarayalara gelince...
Muhallebici, mimar, Simit Sarayı'nda zaar; sünnet sarayından firar, belediye sarayında imar adalet sarayında, diyar başkanlık sarayında ise zinhardır ötekine.
3 çocuk söylenir 4. hayasız saklanır öteki diye
TL ötekidir, artık dolar geçer.
Türkiye'de ötekileşir yabancı dil söyler.

Ekonominin dili paradır, ötekine de berikine de.
% 3 kalkınma ötekidir, % 58 borsa kar bedeline.
Faiz ötekileşir sözde kar payına.
Ötekidir zaten köleler, ötekileştirmeye çalışana.

Ben ötekileşmeyeceğim çaylaklara bakıp aylak aylak.
Kürsüden ona buna selam yollayarak,
Devrimin mimarı emperyalizme karşı dik duruşu ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resminin ve bayrağının önündeki kürsüde.
O hepsidir; ne öteki ne beriki denemez kendisine.

Ona yükselen merdivenlerde vatanperver yurttaşlar geleceği aydınlatacak.
Bu panelde ve her panel ona olan şükran borcumun onur belgesi olacak...

5 Ocak Cumartesi 2012, Saat: 14.00, Ankara Barosu Abem Konferans Salonu

Mardin milletvekili Erol Dora (Süryani ilk vekilimiz)
Chp Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin
Moderatör: Birsen Temir
Gazeteci Gürkan Hacır ve Necdet Saraç,
Ayrıca Mustafa Aksu (Çingene Konfederasyonu Başkanı)
Ömer Faruk Eminağaoğlu (Yargı-Sen kurucusu) ve ben oradaydık. Ve de yüzlerce dinleyici.
Diğerleri ise kimbilir nerdeydi...?

12 Şubat 2013 Salı

ANALIKLA DAVALIK HAYATLAR



Ve bazı kadınlar...


Kimi köşe yazarı kadın tatilde aynı teknede rahatsız olduğu çocuğunun dadısını boğup denize atmak ister, kimi kadın da diğer kadınları hedef belirler. Kimi kadının seks kasetleri kocanın omuzunda ağladığında affedilir, üç çocuk yapınca kutsal ana rolüne girerde gezilir.

Kadın kadını parçalar sözüne pek inamasam da, bazı kadınlar işine gelince her şeyi istediği gibi işler, örnek mi? 

Efendim, gayet kısıtlı imkanlarla büyümüş, sonra televizyonlar ve magazinler sayesinde ünü bulmuş, tabii ki ardından saçı hemen sarı olmuş bir başka kadın örneği size ülkemizden. "Biz,hiç surlarda gezmedik ki, gece Tarlabaşı'na girmedik ki, hayatta kaldık" diyenlerinden. Birkaç zengin ünlü koca, birkaç döner açılışı ile gelen uçsuz bucaksız şöhretten alıntı hikaye bu kez klavyemden. Manken de oluvermişti, bir elli boyu ile polemiksel görsellerinden hele de Aya İrini'de memesi ortaya düşünce kötü dikişten, günlerce düşmemeişti manşetten. 

Başçavuşun eşşeğini bilmem ama çavuşbaşı çayır başı arası kültürü iyi bilirim ta ezelden...

Ünlü manken, oyuncu, tobleron kızı, fotomodel hatta kendi markasını yaratıp modacı olmuş güzelimizin, yavrusunun dadısı hastalanıverir aniden. Tabi etrafta lüks residance civarında hastane yoktur beleşinden! Kapar müstahdemi doğru SGK hastanesine. Silikonu, botoksu olsa adresi saklıdır sadece kendine. 

Bir de ne görsün? Yerlerde kanlı pamuklar, hijyen ve medeniyet ise acilde geçmişte kalırlar. Çıkarır akıllı telefonunu, bilmem kaçını çat çat belgeler rezilliğin daniskasını. 

Sonra isyan eder sosyal paylaşımda anılarını ama doktor ve hastabakıcıları alkışlayarak ayakta, çünkü lazımdır bağlama sanatlar. Aman ne büyük bir habercilik örneğidir yaptıkları. 

Asker balyozdan tutuklu donanma ve hava kuvvetleri babası jandarma olduğundan mı geçmişi unutuldu ey memleketin ayıkları? 

Derhal el atar magazin siteleri, işte bilinçli vatandaş örneği.  Oysa sigortası var mıdır hizmetkarın, oda bir başka konu söyleşisi.  Sağlık Bakanlığı'da girer ötük paylaşımından devreye. Sermaye yüklenir mi hiç deveye? Hemen teşekkür ötükleri atılır. Böylece zannedilir ki, halkın acillerde inim inim inlediği servisler, yarına toparlanır. 

Geçelim baylar bayanlar, geçelim!
Bırakın acili, biraz da gerçeklerden bahsedelim.
Hanginiz resim çekip etiketlese sizi dinlerler.
Orada kuyruktaki kadınlar, erkekler ve çocuklar sadece bir dirhem mi etmezler!
Na hakkı var birinin hasta kuyruğunda, diğer hastaların yüzlerini fotograflamaya.
Bunu siz yapsanız bir de dava açılır, hasta hakları kanunundan valla.
Jandark misalı olmuş hepsi slikonlu figurasyon bu ülkede her şey artık atmasyon.
Analıkla davalık olmuş kadınlar, zaten kadına şiddet belki de bu yüzden artar!

5 Şubat 2013 Salı

UYUŞTURULUYORSUNUZ!



Ama uyarılarak!!!


Yağlı saçların ardındaki altı mor halka gözler, tüpün üstündeki alüminyum kaşığa odaklanmıştı. Hemen bir sigara izmariti ayırdı ve kaynamakta olan kaşığın içine atıverdi. Şırınganın iğnesini çıkarıp, yavaşça filtreye dayayarak aparatın içine çekti. İğneyi takıp havasını bile almadan lastik ile boğduğu kolundan damarına enjekte ediverdi... Önce küçüldü göz bebekleri, sonra manasız bir gülümseme oturdu çatlak dudaklarına ve sonsuza dek kaldı o ifade suratında. Altın vuruş, ölümü nihayet armağan etmişti...

Biliyorum sert geldi.

Ama gerçek işte... 

Geçenlerde Ülke Tv'de katıldığımız bir canlı yayında ünlülerin ışıltılı hayatı ve uyuşturucu konuşuldu. Oysa o kadar basit değildi bu konu...

Madde bağımlılığının ilköğretim seviyesine indiği ahlaklı ülkemizde, bu konuyla ilgili neler yapılıyor bilmem ama yaşadığım çevreden izlenimleri size aktarmayı deneyeceğim. Öncelikle belirteyim ki sadece uyuşturucu değil mesele.

Doğal ve sentetik olmak üzere ikiye ayırmalıyız bu işi bence. 

Kokain, esrar, afyon, ganja, haşhaş, marihuana, şerbetçi otu gibi doğada yetişen bitki bazlıların yanı sıra, anfitaminleri uçucuları, ilaçları ve hatta laboratuvar ürünü özel keyif verici maddeleri de var. Örnek mi? Eroin, rainbow, California sunshine, LSD; crakc, bonzai, extasy, captagon ve diğerleri. Tabii bir de psikiyatri ilaçlarından tutun da zayıflama, hatta anti depresana kadar hepsi narkotik maddeler aslında. Ve tabii ki en başta her gün gazete ve bilboardlarda çarşaf çarşaf reklamları ile özendirilen alkol...

Tüm bunları bir kitaba da sığdırmak imkansız aslında. Hele de tacirlerin sac ayağı şebekeleri ciltlerce ansiklopedi olur. Medyadan tutun da siyasete, askerden tutun da emniyet teşkilatı içinde bile kartelleri bulunur. Sadece zengini ve ünlüyü hedeflemez bu ticaret, aslında sosyal katmanların tümünü imha eder, inayet ve sonu zaten yasal cinayet.

İçiciliğin yasal hale geldiği ceza ile bu işin halledilemeyeceğinin belirdiği bir ortamda yaşarken, genç nüfusumuzu korumanın birkaç tespitini vermeliyim sizlere.

Uyarıcı; Aşırı terleme, tansiyonda yükseliş, sık sık tuvalete gitme, iştahsızlık, göz bebeklerinde büyüme, hiperaktivite, uykusuzluk gibi belirtiler gösterir . 

Uyuşturucu ise göz bebeklerinde küçülme, tansiyonda düşüş , sararan beniz, banyodan ve sudan uzaklaşma, iştahsızlık, asosyalleşme, uzun süre izole kalma gibi belirtileri kapsar, dişlerde çürüme, saçlarda dökülme; tırnaklarda, gözlerde ve dudaklarda kuruma ve morarma da ayrı belirtileridir 

Peki ne yapmalı? 

Asla cezalandırma yoluna gidilmemeli; sıcak, samimi ve anlayışla karşılanmalı. Tespit durumunda, önce bağımlı ile onun bulunduğu ruh hali göz önünde bulunarak ikna yolu ile derhal hem psikiyatrik hem de psikolojik yardım yoluna gidilmeli. 

Son nokta yurdumuzda nüfusumuzun sigara, akol ve madde bağımlılığı dahil yüzde 25'i kullanıyorsa, hepimize kolay gelsin: Hala ahlak, din, vicdan diye inleyen iktidarlar, biraz da bu konuya eğiliversin! Yoksa 3-5 ünlü yakalayıp, show yapmak işi daha da çekici hale getirecek. Atı alan Üsküdar'a geçecek ve orada bir villa inşa edip, hepinizi zehirlemeye devam edecek!



29 Ocak 2013 Salı

DEMİR PARMAKLIKLARA HAPİS



Pembe ev


Demir parmaklıklara hapis pembe ev
Tur otobüsünde sırasıyla balık pazarını, kapalı çarşıyı, İshak Paşa Camiini, Yahudi hamamını, Abdülmecit'in evini ve Suriçi Mahallesi'ni de gördükten sonra otobüs yavaşça yokuş aşağı gezisine devam ediyordu.

Muavine daha önce söyledğimden, 11. durakta, aradığım bölgeye geldiğimi söyleyerek beni uyardı. Üstelik elimden tutarak inmeme de yardımcı oldu, Zaten gezi boyunca, sık sık elindeki kitaptan bol bol tarihle ve paşalarla ilgili bilgiler de vermişti. O gülen gözlü, temiz elli, işinin uzmanı bir tur rehberiydi. O gün sadece. karşıya geçmek için önce yaya geçidine uzandım, ilk soldan sapınca artık aradığım mekandaydım...

O da ne? 

Metrelerce yükseklikte koyu yeşil demir duvarlar içinde kurşun geçirmez kalın kalın levhalar gördüm, aralarından belki bir şey görürüm diye boşuna göz süzdüm. Önümdeki köşede bir otobüs kalkanlı polis, diğer köşede ise 2 otobüs polis de saf tutmaktaydı, gerçekten şaşırdı iki faltaşı gibi gözüm. Binayı görmek mümkün olmadığından apartmanların arasına sıkışmış kalmış yan sokağa büküldüm. Her yerde vardı teknik takipli kamera hatta bir de zırhlı kulübe sağ köşenin tenhasında...

Ana kapıya ulaştığımda çaresizce polise yönelerek içeri girip giremeyeceğimi sordum. Bana, "Zile bas, alırlarsa girersin" dedi ama buna epey üzüldüm. Henüz elimi zile uzatıyordum ki, içeriden kamera görüntülerinden olsa gerek bir otomatiğe basıldı ve genç bir bey beni kapıda karşıladı. 

"Hoş geldiniz Sayın Şansal. Evi mi görmeye geldiniz?" "Evet" dedim şaşkınlıkla. Öndeki konsolosluk binasından eski evi ayıran diğer demir parmaklıklara bakınca, bir genç hanıma haber verdiler. Ancak bahçeden bakabileceğimi söylediler. Derhal çıktık, Kıbrıs şiveli mihmandar genç bayanla bahçeye. Tam da o pembe boyalı evin arka cephesinin önünde... Bir de resim çektirdim telefonumla hemen, bu arada öğrendim Amerikan Büyükelçiliği'nden sonra en önemli korunanın konsolosluğumuz olduğunu hemşireden... Geçen yaz başlamıştı tadilat. Bu yıl 10 Kasım'da dış cephesinin açılışı yapılmıştı, malum zatlarla bizzat. "Belki bu yaza açılacak içerisi" dedi. "Kültür Bakanımızda dün değişti, umarım daha önce biter" diye de ekledi. Tarifi imkansız bir duygu karmaşası içindeydim. Makedonya'nın tam göbeğinde bir yerlerdeydim. Artık, teşekkür edip ayrılma vaktiydi... Ön cephesini bile görememiştim pembe evin. "İyi ki doğdun" demekten başka söz geçemedi şaşkınlıktan beynimden. Ağır, çelik kapıdan çıktığımda Karlowy Varideydi özlemim. Çek Cumhuriyeti'ndeydi çünkü Ata'nın yemek yediği Lipp restoran.

Oraya da gitmiş, aynı masada yemek yemiş, onun izinden giderken "Şerefine Atam" demiştim... Her adımımda, senelik izinde olmadan iz bırakan Liderimi gerçekten çok özlemiştim. 

Bilinçsizce vurdum kendimi sokaklara ziyaretin ardından. Atatürk’ün doğduğu evin nasıl olur da bu durumda kaldığını anlayamadan. Selanik biraz daha karardı gözlerimde. Hele uçağa binerken havalimanında elime geçen gazetede, eski Selanik'teki camileri, evleri gayet net 1890 fotoğrafları ile görünce... İç pilavda da vardı restoranlarında, baklava da, saray köftesi yanında cacık da. Ama kalmamıştı eserlerden esame, bitmiş silinmiş gitmiş Osmanlı zamanıyla...

27 Ocak 2013 Pazar

Cem ile muhteşem bir aşk yaşadık



Bu hafta Cem Karaca’nın eşi olarak tanıdığımız İlkim Erkan Karaca’nın hayatına sızıyoruz. Cem Karaca’dan önce ve sonra neler yaptığını, nasıl yaşadığını soruyoruz. İlkim Hanım, hayatı için bir tablo çiziyor ve her renginde Cem Karaca’yı anıyor...

Güneşli bir Baltalimanı sabahı otobüsten inip, köşedeki serayı döndükten sonra beni kapıda bekleyen İlkim Erkan Karaca ile buluşuyoruz. Hâlâ dava dava gezen, eşi Cem Karaca’yı kaybettikten sonra hedef haline getirilen bir başka dul kadın İlkim, Türkiye’de. Hemen merdivenleri çıkıp, ikinci kata ulaştığımda annesiyle yaşadığı daireye varıyorum. Nefis bir börek kokusuyla karşılıyorlar beni.
- Kimsin sen İlkim?
Herkes beni Cem Karaca’nın karısı olarak biliyor değil mi?
- Bu ülke herkes için böyle. Başbakan'ın danışmanı, popçunun anası vs... Nasıl geldin bu günlere, nereden geldin?
1960’da İstanbul’da doğdum. Çeşitli üniversitelerde okudum ama hiçbirini bitirmedim. En son İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nı bitirdim ve müzik öğretmeni oldum. O zamanlar Halepli Alaeddin Jebrini ile evliydim. Ancak benden habersiz ABD’ye yerleşme isteklerini öğrenince, Türkiye’de yaşamak istediğimi söyleyerek ondan ayrıldım.
Daha eski yıllarda İstanbul Radyosu’nda da çalışmıştım ve Cem Vakfı kurucularından İzzettin Doğan Bey'in yakın arkadaşı da olan babam Hasan Hüseyin Erkan vasıtasıyla Cem Radyo’da da işe başlamıştım. Seslendirmeler için İstanbul Reklam’ın sahibi Süheyl Gürbaşkan'la da çalışıyordum.
ANNEM GİBİ OLMAK İSTEMİYORUM
- 222 22 22 idi numarası, hiç unutmam.
Ne günlerdi! Bir zamanlar Ruhi Su Dostlar Korosu’nda da şarkı söylerdim. Talebelerindendim, kendisi isim babamdır ayrıca. Âşık Mahzuni Şerif de babamın yakın dostuydu, bu yüzden müzik ve sanat dünyasının içine doğmuştum diyebiliriz. Melih Kibar iki güftemi bestelemişti.
Cem Radyo’nun ardından Radyo Cumhuriyet geldi. Alev Baykent ile haber okumaya başladık. "Bu dünyadan Nazım geçti" adlı programında hafta içi şiirler de okumaya başlamıştım. Daha önceleri bir tesadüfle tanıştığım Hakan Balamir ile hayatımı birleştirdim. Kısa süren bir evliliğimiz ve o evlilikten bir de kızımız oldu. Annem gibi olmak istemiyordum. Sadece çocuk bakarak hayatımın geçmesini istemiyordum. Kızımı da annem büyüttü zaten. Derken Tarabya Oteli’nde Cem Vakfı’nın bir gecesinde Cem Karaca’yla tanıştım. Cem, boşandığı eşi Semra Hanım ile gelmişti. Garip bir tesadüf birçok dostumuz boşandıkları eşleriyle gelmişti o geceye.
- Ya Cem Karaca’dan sonra? 
Türkü ve Türk müziği eğitimi almıştım. Cem Karaca'nın hiç de hayran olduğum bir tarzı yoktu. Ama ilk karşılaştığımızda kadın ve erkeğin birbirinden hoşlanması olarak birbirimizden etkilendik. Ve ilişkimiz öyle başladı. Ama zamanla değişmeye başladı her şey. Cem hayatında canını sıkan ne varsa her şeyi anlatmaya başlamıştı. O kadar güzeldi ki anlatımı, "Bunları kitap yapalım" demiştim. O da bana, "Daha çok gencim ama sen not al, bana hatırlatırsın" derdi. Bana yazdığı şiirleri de hep temize çektim. Peçeteye yazsa bile saklar deftere geçerdim. Henüz evli değilken bile 29 Ekim respsiyonlarında beni "Karım" diye tanıştırırdı protokole. Bana "Sen anne sütü emerek büyüdün, benim annem sahnede olduğundan ben bakıcı muhallebisiyle büyüdüm" dedi bir gün. Ben de ona su muhallebisi yapınca yemeye doyamamıştı. Onun o tutkusunu ve güzelliğini; kaybedince bir kez daha anladım, lakin insan güzelliği kaybedince anlıyor. Muhteşem bir aşk yaşadım. 
- Peki onu kaybettikten sonra...
Gök başıma indi. Ben gökten yere düştüm. 72’de evlendiği, 76’da çocuğu olan üçüncü eşi olan eşi vardı Cem’in. 1979 yılında da ayrılmıştı Cem Türkiye’den. Özal’ın desteğiyle geri döndü ve vatandaşlık aldı. Tekrar aynı eşiyle evlenmişti. Annesi Toto Karaca’dan çok şey almıştı. Çok baskın karekterdi, kimse ona istemediği bir şeyi yaptıramazdı. Her zaman sosyal demokrattı. Bir ara inancını kaybetmiş ama en sonunda Allah’a sığınmıştı. Bu yüzden çok eleştirildi, dönek bile dendi ve buna çok üzülürdü. 
BİRLİKTE BESTELER YAPIYORDUK
- "Dogmalar sorgulanamaz" derler. Herkes bilirkişi kesildi, neden? 
İnsanlar kendi meselelerini ikâme etmek için Cem’i ve beni işin içine çekmekte zaman kaybetmediler ve Cem artık cevap veremezdi, çünkü yoktu. Sonunda kendimi mahkeme salonlarında buldum. Miras için mezar açtıracağım bile yazıldı. Oysa üçüncü eşinin oğlu, ölümünden bir hafta sonra mirası paylaşmıştı. İtiraz bile etmedim. Sadece Cem, sağlığında vekaletler vermişti evini müze yapmam için...
- Nasıl oldu kaybı? 
Amfizem hastasıydı ama içki ve sigaraya da devam ediyordu. Ben kullanmadığım için çok azaltmıştı. Birlikte besteler yapıyorduk. TV programlarında dahi yanındaydım. Sanırım kıskanılma orada başladı.
- Bugün sanatçılar sevgililerini gizlemeyi tercih ediyorlar hayran kaybetmemek için...
Cem hiç öyle düşünen biri olmadı. Âşık olduysa evlenmiş, aşk bittiyse boşanmıştı. Bana uslanıp geldiğini söylerdi. Bu benim başarım değildi. Attila İlhan’dan öğrendiği sözü söyler "Ne istemediğimi biliyorum artık" derdi. O gecelerden birinde, 8 Şubat 2004 günü annesinden kalan Karaca Apartmanı'ndaydık ve yalnızdık. Kollarımda fenalaştı. Ambulansı aradım ama ne zaman geleceğine dair kesin bir zaman vermediler, bunun üzerine hemen taksi durağını aradım. Donmuştum, büyük bir travmaydı ve ne yapacağımı bilemiyordum. İkinci arabayı da çağırıp "Koşun Cem abiniz fenalaştı" dedim. Taksici "Hangi hastaneye?" diye sorunca "En yakınına" diye bağırdığımı hatırlıyorum. Israrla "Acıbadem mi, devlet mi?" diye soruyorlardı. Acıbadem’e vardık. Sakallı ve uzun saçlı olduğu için belki de evsiz, berduş zannettiklerinden sıradan davranıyorlardı, Cem Karaca olduğunu bilmiyorlardı. Meğer çoktan ölmüş, kollarımda can vermiş.
Kimliğini istediler. Yalvarıyordum o anda "Ne olur morga koymayın, canlanır o, şakacıdır" diye... Kimliği almak üzere eve geldim. Birden kapı çalındı. Kapıyı açmaya çalışırken üçüncü eşi ve oğlu kapıdaydı. Bir kadın bağırıyordu "O öldürdü babanı, patlat gözünü" diyordu, zor kapattım kapıyı. Çok kırıldım. O anda Cem’in acısından çok onun hayatındaki insanların yaptıklarının acısını çekiyordum. 
- Nasıl başa çıkıyorsun? 
Vasiyeti vardı, istemezdi alkış, "Biz alkışı da, yuhalanmayı da sahnede aldık, doyduk" derdi. "Nasıl şarkı söylenmesi gerektiğini İlham Gencer’den, nasıl hitap edilmesi gerektiğini Ruhi Su’dan öğrendim" demişti. Ahmet Hakan’a bağlanırdı Kanal 7’de haber yaptığı dönemde... Ölümünden sonra o bile sessiz kaldı. Bu yüzden ölüm ilanında belirttim ama bu kez de tekbir sesleri meselesi göndeme geldi. Şahsıma yerli yersiz davalar açtılar, sadece benim açtıklarımı yazdı gazeteler. Mezarını bile açtırdılar, sanki ben yapmışım gibi yansıtıldı. 
- Moda oldu mezar açmak. Mezar soyucu bir coğrafyaya dönüyoruz... Nasıl başa çıktın tüm bunlar?
Cem bana anlattı hiçbir şey yapmadan vatandaşlıktan çıkarıldığını... Hukukun olmadığını gördüm. Annem ve babam olmasaydı nasıl başa çıkardım bilmiyorum. Sebepler farklı olsa da Şanar Yurdatapan’a, Ahmet Kaya’ya, Yılmaz Güney’e de yapıldı benzer şeyler. Hrant’a bile yapılabilirdi ki çok daha beteri oldu. Rakel ve benim acılarım benzer kılındı.
İÇKİ VE SİGARALARINI SAKLIYORUM
- Bir tablo yapsan ne koyardın içine? 
Ara Güler gibiyim, yüreğimde hayal ettiğim tabloyu özlüyorum. Girmediğim davalarda, avukatların yaptığı hataları düzelttiğim bir saray da var bu tabloda. Hukuk hiç yok ufkunda. Her yerde yangınlar var. Bir köşeşinde Aziz Nesin, bir köşesinde Ruhi Su gibi isimler var. Ve ben hâlâ temiz bıraktığım bir kurtarılmış bölgesindeyim resmin. Tuluğhan Uğurlu söylemişti, Napolyon söylermiş; "Eğer dünya bir ülke olsaydı kesinlikle başkenti İstanbul olurdu" sözü imza diye bir köşesinde... Yastığımı, yatağımı, evimi özlediğim için her şey onun içinde olurdu ve ev yemekleri kokardı tablo.Hâlâ Cem’in içkisi ve sigara peketleri de var sakladığım ama...
Börek kokusu iyice keskinleşiyor. Aile masasında İlkim Karaca’nın dünya şekeri annesiyle beraber yemek yiyoruz. Saatler ilerlediğinde izin istiyorum ayrılmak için, elimde Hasan Hüseyin Erkan’ın ‘Eskici’ ve İlkim’in ‘Fani Rübai Cem Karaca’ kitabı olduğu halde anne; "Sana 100 oyum var hadi siyasete" diye sesleniyor ardımdan. Japon bahçesini geçip uzanıyorum Baltalimanı'na, caddeye... Geçen ilk taksiye el edip, doğru yetişmek üzere beni bekleyen geleceğin keşmekeşine...

22 Ocak 2013 Salı

SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEYİM



Aldanmışım....

Birden bire sokaklara döküldü insanlar.
Ne polis vardı ne de asker, 
Ne biber gazı ne de şer,
Sessiz bir çığlık gibi, kalabalıklar basıverdi sokakları...
Sivil itaatsizlik her yanı sardı. 
Toplu taşımadan, kaldırımlar insanlarla doldu taştı. 
Bırakıverdim bende kendimi göğebakan insan seline. 
Alsın beni götürsün herkesin gittiği yere diye... 
Beşiktaş'tan atlamışım vapura,
Henüz inmiştim ki Üsküdar'daki Alana!
Evet henüz inmiştim, mevsimi bile tarif edemezdim. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çoluk, çocuk, dizi dizi boşalıyorduk vapurdan. Tam demir kapıları geçmiştik ki, tek sıra halinde duran, yüzü okunamayan diğer insanlar dikkatimi çekti. Kısa mesafeler ile yürüyorduk konvoyda. Hemen meydana çıkan kırmız tuğla odaların önündeydik nemli ayakkabılarla. 
Çevirdim başımı, tek sıra kırmızı tuğla odaların tarafına. 
Arkası dönük bir sürü adam vardı, sıra sıra yüzü dönük tek sıranın önünde.
Kimi takkeli kimi külahlı kimi şapkalı kimi kipulu adamlar vardı, yan yana geçen halka bakıyorlardı manasızca. 
Papazı, hahamı, imamı, bakanı, hepsi bir renk kılık giymiş mertebeden ama cafcaflı mı cafacaflı. Usulca çözüldüm kalabalıktan. Hala gözleri gözlerimde olan, o tek sıra adamlardan. Köşeyi döner dönmez bir okul gördüm, azınlığın üzerinde plastik afiş vardı anlaşılmazlığın... 
"Ana dilimde eğitim ve alfabe istiyorum" yazıyordu 
Kapının önündeki bağış kutusunda ise Türk parası toplanıyordu. 
Alfabesi Hibru olan da vardı Sanskrit olan da.
Ama hepsi Türkçe yalvarıyordu. 
"Bir milleti imha etmenin yolu, dilini imha etmekle başlar" demişlerdi bana. 
Meğerse dil yarası, sivri dille değil, irin dille telafuz edilirmiş ahmaklarca 
Anladım ki dil değildi sorun. 
Beyaz ekmek bile sorunlu somun, 
Bir de milli hap yutmuşuz, buradan da buyrun 
Sözün bittiği yerdeyim, siz hala uyuyun.
Çıkıverdim oradan, Barış Manço Moda adresine, 
Bir de baktım ki dondurmacı, lahmacuncu olmuş bile... 
Ter içinde uyanmışım, 
Hepsi bir rüyaymış meğerse, aldanmışım..

http://www.anneboyutu.com/yazar?barbaros-sansal-sozun-bittigi-yerdeyim&ArtId=12294

15 Ocak 2013 Salı

HAYDARPAŞA'NIN GELİNİ


Kristin Haydar

Haydarpaşa'nın gelini Kristin Haydar.
Haydarı da gelin ettik ya, koyunlar ne anlar!

Yavaşça yanaşıyor içi yenilenmiş şehir hatlarının Sarıyer adlı eski vapuru tarihi iskeleye. Kısa süre önce kalkmış zaten çakma Karaköy yüzer iskelesinden, oysa 2 kere yanmıştı denizyollarının aslı kocaman iskeleleri ta eskiden...

Burhan pazarlama da yoktu bu kez dağların ardından dikiş sepeti getiren! Ne yanında bedava çengelli iğne seti vardı ne de ekay tarak hediyesinden. Aklıma geliverdi Turgut Özal’ın oğlu Efe Özal, ekonomi kanalı açtığında onun ekranına satış pazarlamaya geçip, sonra da kaybolup gittiğinden...
Ekonomiyi: Satıyorum, satıyorum, saat tım!
Ne emprime elbiseli mantolu hanımlar vardı ne de fötür şapkalı beyler lüks mevkiden. Belli ki  Bankalar Caddesi memurları da gelememiş, çoktan tarih olmuş kambiyo servislerinden. Emanetçi Sultana’nın deposu köfteci olduğundan mı bilinmez ama mevki farkı kalkınca da, belki 2 mevki yolcusu amele bile artık vapura binemediğinden...
Bankaları: Satıyorum, satıyorum, saat tım!
Kimi öğrenci kimi işçi kimi memur, gri kara bir kalabalık yerleşmiş sahte deri koltuklara. Ellerinde bir enstrümanla birkaç da işten dönen müzisyen serpilmiş sanki aralara. Günün sonundayız aslında o ara ama yönümüz yitirilen Haydarpaşa!

Usulca yavaşlıyor Toprak Mahsulleri Ofisi'nin silolarının gölgesinde gemi. Vinçler, konteynırlar, kosterler bile sanki başı öne eğmiş, sessizce alınca ölüm emrini.

Limanları: Satıyorum, satıyorum, saat tım!

Halatlar bağlanıyor demir babalara, rulmanlı tahta iskele ise veriliyor yüzer dubaya. Yularından boşanırcasına inmeye başlıyor insanlar. Bu arada, etrafta bir de kayıt yapan bir televizyon kamerası var. 

Vahşi bir hırıltı geliveriyor yanımdan, biraz da ter ve rutubet kokusu ardından. Bir de bakıyorum bıçkın mı bıçkın, tıknaz kara biri kendini adam sanmış, üzerindeki polyester montla özel güvenlik levhası ensesine yapıştırıldığından. 

Yasak kardeşim çekme diyor kameraya. Oysa vapurların ihalesi ile donatıldı her yer yandaş medyayla... Genç kameraman, "Vapuru çekmiyorum, yolcu inişini çekiyorum" diyor. O da, "İskeleden dışarı çıkana kadar asla çekemezsin" diye yeniliyor. Gerginliği bırakıyorum arkamda, çünkü hedefimde can çekişen tarihi Gar Haydarpaşa...
Kamu mallarını satıyorum, satıyorum, saat tım!
Rüzgar sert, hava buz. Yolcu kayboluveriyor, koşar adım kalan son banliyö hattına. Anadolu trenleri yanıyordur kara bahtına. Zaten Uşak'ta Cumhuriyet trenleri yakında satışa çıkıyor hurda fiyatına. Tarihi Gar Lokantası bile garip bir isim almış, hatta büfelerin bile ışıkları kararmış ne ala...

Fransız balkonu alüminyum bir köprü koymuşlar yangın yerinin ön cephesindeki koca garın mermer merdivenlerine. Adına da özürlü geçişi demişler, her neyse ama köprü bile otoyalla zaten satılmış gtmiş. Acaba gülsem mi, kim bilir artık neremle. Hem tıngırdak hem dandik. Zaten garın yanında, yük yolu var ince eğim ey ihaleci bağnaz taktik... Ama ince meğil dönünce sapağı yapılmış bir büfe binası, hatta her yere çekilmiş tel örgü ve kafes; bir de turnikeler kesmiş yolu cabası...
Otoyol, köprü, tren, vapur, satıyorum, satıyorum, saat tım!
Issız mı ıssız kaderine ağlıyor şimdi yanık Ömer misali Haydarpaşa Garı.
Hicazın umudunu batıya, batının uğurunu doğuya taşıdığı yıllardan çoktan kayıp anıları. Oysa her filmde aydınlanırdı Anadolu trenlerinden inenlerin hayalleri ve hatıraları... Bekle beni İstanbul seni fethetmeye geldim naraları.
Kimseler yok ama 10-15 kişi hala eylemde, elde pankart sıcak çay ve azimle.
Bu soğukta nöbette karartmadan yitik umutları.
Karıştmış artık demir ağları ve kader ağları meğerse başa örülüyormuş, bir başka çorap baharı...
Christine Haydar'dı dediler milli gelin; sarışın, erotik, yaşlı dilberi getirip Fransa'dan bir zamanlar. Ejdat padişahlarının vagonlarının yerlerini bile sormadan. Bu yüzden belki de sonunda Haydarpaşa Garı gelin, Hıristiyanlığa, dişi mi erkek mi bile olup olmadığını tam anlayamadan.....
Koş son kez bir bak geçmişine, çünkü bedava!
Otel olunca kapıdan girmen yasak, güvenlik onaylamayınca.
Zaten girsen de her şey parayla...
İşin içine rant ve haram girince, karı da satılır tarihte, ejdat da...
En sonda ipotek gelir haklara, debelenmek işte o zaman bahane artık anlasana.
Vatandaşı da yurttaşı da satıyorum, satıyorum, saaaat tım!

Çekin peşkeş kentlerimizin kültürünü.
Nasılsa ürününüz mantarın da uyduruk küflü kültürü.
Sanmayın ki bu kez Bekir Coşkun'dan güldürü.
Sizden daha zeki, yakında hesap soracak olan sizce adı koyun sürüsü.

Oktay Ekşi'den feyz aldım, Necati Doğru'dan fikir, hatta Emin Çölaşan'dan görüntü.
Anamız hala biz de, gerekirse alır bir müddet daha sizi karanlıkta bırakır gideriz.
Aman dikkat edin, kafanıza sıkar dike dike sonra yine biz aydınlıkta gezeriz.

Saaat, Saat... Şimdi sırada ne var bakalım ey muhterem zatlarım!

8 Ocak 2013 Salı

SESSİZ ÇIĞLIK


Vatan sağolsun...
Ankara, Bursa, Beşiktaş, İzmir...
Sessiz çığlığımız çaresiz midir?
Ve kanaat önderinin emri ile kanaaten 1400 sayfalık iddianame hazırdı. Haftalardır ana, bacı, kız, oğlan meydanlarda, pankart ve madalya elde zaten buna nazırdı. Vardiya bizde ama sıra şimdi kimde? 

13'de gerçekleşecek Ankara Sakarya Caddesi'ndeki eyleme katılmaya kararlıydım. Zaten devamında Ankara Barosu'ndaki, "Demokrasi ve ötekiler" panelinde de konuşmacıydım. Bu nedenle, sabah 10 uçağına çoktan biletimi almıştım ancak 1 gün önce cebime bir mesaj geldi Türk Hava Yolları'ndan yine. Şu sayılı sefer iptal edilmiştir diye. Neyseki 11 için bir dev A330 koymuşlar yerine.

Dev gövdeli uçağa 30-40 yolcu alındık. Kabin ekibi bile şaşmıştı bu sefere ama biz şaşmadık. İner inmez Berkan ve Hasan karşıladı beni TGB'den. Oysa korunmaya ihtiyacım yoktu ezelden. İki çift aydın bakışlı göz ile yola koyulduk. Doğru, otoparka girip heykelin önünde dimdik doğrulduk. Hocalar, nineler hatta engelliler gebeler. Amcalar, dayılar ve babalar. Tüm mağdur aileler işte oradalar. Ne polis var ne asker, sadece bir polis kamerası ve 3-5 medya mensubu bize yeter...

"Aydınları korkak olan ülkenin zalimleri cüretkar olur" pankartı vardı elimde, hemen yanımda Berat ve madalyalı bir mazlum anne. Bir de emekli öğretmen, elinde "Tutuklu Silivri değil Türkiye" diyen. Albayı, yarbayı vesikalık portre olmuş Maltepe'de tutuklu neden? 
Aklıma Aden Körfezi'ne savaş gemimizi ile giden ilk komutan geliverdi birden; 
mektup yazmıştı ıslak imza ile bana ta cezaevinden 
Karamürsel'deki bilgisayarın ayarları ile oynamaktan suçlanmıştı,
Oysa, o tarihte Nairobi'de Nato nedeni ile bir görevde kalmıştı.
Enerji içeceği değil, kanaat kanatlandırır ejderha kılıklı bağnazı,
ama unutmamalı ki, sonunda cehennem ağırlar yobazı.
Soğuk ve ince ince kar yağıyordu,
Gelen geçen şöyle bir bakıp yoluna devam ediyordu.
El eleydi, gönül gönüleydi orada vatanperver yurttaşlar.
Oysa cumartesi tatilindeydi purosu pipisinden büyük yandaş yazarlar.
Herkesin yüzü asık, ama tek gülümseyen bendim
İnadına, hüzün kuran iktidarla dalga geçen günümdeydim.
Akan gözyaşı ve acılar duracak.
Bir gün gelecek siyonizmin köpeği olmuş hainler, elbet cezasını bulacak.
Yıkılacak duvarlar bastille baskını misali,
Hasdal, Silivri, Maltepe, Metris, Diyarbakır, Adana boşalacak Sinop cezaevi misali...
İnadına gülümseyeceğim elem keder onlara miras olsun.
Benim de naciz vücudum bir gün toprak olacak,
ama vatan sağolsun!

7 Ocak 2013 Pazartesi

Düşlerde Gezen Gezginler


Düşlerde Gezen Gezginler
Kumandayı aldım elime sabah sabah,
Kiminde mütedeyyin magazin kiminde günahkar bir fuhuş var.
Önce haberlere baktım kanal kanal,
Kimi yandaş kimi paydaş ama suratlar hep prompter okuyan ifadede ve sözler adeta anal.
Her şey ne kadar banal,
Bir yanda açılmış alet edevat çantası, içinde yok yok safsatası...
Tornavida, çekiç, balyoz,
Çıktıkça çıkıyor aletler,İngiliz anahtarı sanki horoz.

Terör, dava mahkeme, cezaevi peş peşe ekrana dizildiler,
Derken çocuk gelinler, tecavüz ve trafik kazaları geldi.
Hemen ardında da toptan satışlar,
Biraz göçük altında kalan maden işçisi, birazda çakma enflasyondan ve zamlardan rakamlar.
Reklamları da geçiverdim,
Her yer banka, deterjan, çikolata, gofret derken, en çok rezidans reklamı görüverdim.
Bolca elektronik telekomünikasyon ve araba yanında sanki beyaz eşya bedava …

Sonra tanıtımlar akıverdi, art arda akşama hangi futbol kavgası? yada hangi dizi ve yarışma ?
Derken gündem girdi yayına,silikon memeli, burnu estetikli kadınlar gırla...
Geceler gecelere akmış ama heceleyen seks kokusu her yeri sarmış,
Nasıl da mutlu gülen yüzler,oysa dizi figürasyonu kar altında sıra bekler!
Lüks araçlar, milyon dolar bir de sırıtan porselen dişler var,
Çıstak çıstak ritim fonda,sponsor elbiseli sunucu zaten sarışın yosma..

Ne satan cd var, ne de gazino konseri,
Şöhretin bile bedeli playback zaferi.
Sonra dizi oyuncularının işleri,el ele kulüp çıkışı bekletir kamera ve flaş dizelerini...
Yandaş, paydaş, yoldaş, candaş,
Valla bu ülkenin tablosuna bakınca gerekemez ki helal aş.
Aşın helal olmaz ise işin haram olur,
Haram aş ve iş, eşini leşte bulur.
Fark etmiyor dinci, laikçi, kinder, dindar,
Aklı belden yukarı çıkmayan ülkemde, kerhanede bile ayaklanma var.
Zap zap geçiyorum, zap suyunda kavga var göremiyorum,
Hakkari, çukurca, sivri tepe 1997,Üzümlü karakolu baskını dam-ı hikaye anlayamıyorum.

Rüyadayım, harekat kumanda merkezin de çadırda,
Bir de pos bıyıklı Barzani var, kamuflaj forma ile yanımda.
23. tümende rakı sefası,
181 filoda sinema salonunda ıhlamur sahnede paspas davası.
Bir uyandım marş sesiyle,
Meğerse 1980 de uyumuş kalmışım, gönderde bayrak kapanış eseriyle !

Barbaros Şansal
barbarossansal57@hotmail.com
@barbarossansal
facebook/terziyamagi