Hadi maaile sevinelim...
Belki de bu yazıda bana bazıları kızacak ama ne yapayım gördüklerimi söylemezsem rahat eder miyim ?
Madem bu yıl da eğitim yılı başladı biz de kaldığımız yerden devam edelim . Bakalım bu yıl hangi aile denen evrensel kavramda, eğitim ne kadar yeterli, bir kez daha görelim.
Ege’nin incisi İzmir’deki Balçova semtindeyiz.
Bahçesinde nice kızları gelin ettiğim Termal Oteli artık bir vakıf üniversitesine dönüşmüş. Lüks kantinler, kütüphaneler, kitapçılar ile tam bir numune aslında yapısal olarak. Birkaç yıldır sık sık beni konuk eden kurum gerçekten de yeniliklere oldukça açık bir duruş. Modern yapı Güzel Sanatlar Fakültesi ve belki de yurdumuzun en konforlu yurtları ile tam bir çağdaş örnek. Ancak nitelik ve nicelik arasındaki ince çizgiyi de bir kez daha incelemek gerekecek.
Tabii ki her kurum da her kambur donanıma dönüşebilecek. Yoksa her şeyi alkışlamak bizi hiç bir yere götürmeyecek. Aynen zamanında tedbir almayınca daha sonra kurumsal aile yapımızdaki çatlakların yıkıntılara dönüşmesini engelleyemediğimiz gibi...
Moda Tasarımı ve Mimarlık gibi çok başarılı bölümleri yanında mükemmel sosyal tesisleri ve de her yıl epey ses getiren yıl sonu şenlikleri ve sergileri ile ironik bir çelişkiye de yol açmıyor değil hani İzmir Ekonomi Üniversitesi?
Hoş, son derece umutlu burslu öğrenciler ile hareket eden varlıklı aile çocukları olmalarına rağmen hadli ve gösterişten uzak yaşamları ile sadece öğrenmeye, keşfetmeye odaklanmış bir büyük aile daha işte genelinde…
Peki ya diğerleri? İşte sorunumuz burada sanırım. Aile kurumunun içinden neleri erezyona uğrattığımızın bir HAZİN sonucu...
Çakma marka çantalarını pazardan edinmekte bir sorun yok elbette. Ancak o kaynak saçların Zümrüdüanka kuşu kılığındaki lepiska şeklinde dağılışına bir de bol paçalı pantolonlar ve peluş kolsuz yelekli bedenler karışınca adeta bir başka gezegene gidiveriyorsunuz... Tırnaklarının cilalarını kuruturken derse geç kalan kızların platformlu pabuçları parke taşlı avluda postallara nasıl da nazire yapıyor.
Dımtıs dımtıs bas sesleri ile otoparklarda lüks arabalar cirit atıyor. Kirli sakallı yırtık kotlu gençlerin parfümleri baş döndürüyor.
Ancak her şeye rağmen ailelerin çocuklarını yolladıkları eğitim kurumları ister devlet ister özel ister vakıf olsun, sanırım yeniden gözden geçirilmesi için vakit geliyor.
Nasıl ki ergenlik çağındaki çocuklarımızın özel hayatları gözlem altında tutulmak zorunda ise aynı nedenle gençliğinde eğitim sürecindeki standartlarını sıkı bir düzen ile ve onları rahatsız etmeden kontrolden geçirmek zamanı geldi de geçiyor.
Çünkü artık bu ülkede öğrenci ekonomisi ailelere umut, gençlere ise somut bir gelecek sunmakta oldukça güçlük çekiyor .
“2023’e Hikâyeler” adlı gösteri zincirinin de isim babası olan Barbaros Şansal, bir yandan ulusal markalaşmayı sürdürürken, şimdilerde ise Yıldırım Mayruk Moda Laboratuarında Türkiye’nin en önemli moda arşivini planlamakta. Küresel organizasyonların yanı sıra, eğitim vermek üzere de yaratıcı stratejiler oluşturmaya çalışmakta…”
Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.
24 Kasım 2011 Perşembe
ESER KARADENİZ RÜZGÂRLARI
Bir başkadır Samsun aşkları
Samsun Esnaf ve Sanatkarlar Odası (KAGİD) Kadın girişimcilerin daveti ile Samsun Olgunlaşma’da okuyan öğrencilerimiz ve aileleri ile bir söyleşide buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Samsun Çarşamba Havalimanı’nda, ellerinde çiçekleri ile çoluk çocuk gelmiş o sıcak karşılama komitesi aileler ile hemen kaynaşıyoruz...
Akşamın alacakaranlığında ışıldayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Bandırma vapurunu geçip konaklayacağımız otele ulaşıyoruz ve ertesi günün yoğunluğunu planlayıp uykuya dalıyoruz.
Sabahın ilk ışıklarına eşlik eden Atakum Dalgaları beni yatağımdan kaldırıveriyor. Sert rüzgârın sahille kucaklaştığı kıyı şeridinde köpekleri ile yürüyen bir de bayan olduğunu görüyorum. O mutlu tablo tüm olumlu duyguları bir anda vücuduma yüklüyor. Kısa bir kahvaltının ardından 19 Mayıs Üniversitesinde okuyan bir fotoğrafçı arkadaş ile çekim yapmak üzere sahile çıkıyoruz. Sert rüzgâr saçlarımı savuruken ben de bir kez daha Samsun aşklarını düşlüyorum...
Etkinlik için merkeze doğru yol alırken tanıtım afişlerimin bilinmeyen nedenler ve bilinmeyen kişilerce söküldüğünü öğreniyor ve şaşkınlığımı gizleyemiyorum.
Kenti, adeta yırtarcasına ikiye bölmüş ve denize küstürmüş korkunç tramvay yolu bir anda nasıl büyük hatalar yapılabildiğinin etiketi olarak gözümüze çarpıyor...
Salon çoktan hıncahınç dolmuş. İl Özel İdare’nin yıkılmasına karar almaya çalıştığı binaya çöken stres gözümüzden kaçmıyor. Yörenin ailelerinin yıllardır bölgeye nice evlat yetiştirmiş olması ise kuruma ayrı bir medeni ve aydın koku katmış. Öğrenciler tertemiz üniformaları ve heyecanlı gözleri ile inanılmaz bir enerji yayıyorlar. Söyleşi akıp gidiyor... Soru cevap bölümüne geçtiğimizde salonun ortalarında bebeğini emziren örtülü bir kadının farkına varıyorum. Diğer bir köşede Ordulu başka bir genç, hemen beride Kirazlı’dan bir baba, berisinde bir şalvarlı nine... İşte ailelerin evlatlarının eğitimine katıldığı bir başka olumlu günü daha derin derin içime çekiyorum. Samsun aşklarını bir kez daha hissediyorum...
Gün ertesi oluyor... Tüm yurttan gelmiş nice okul, Ata heykeli ve Bandırma vapurunu akın akın ziyaret ediyor. Genelde öğrencilerin rağbet ettiği kahveler sokağında karnımızı doyurmak ve soluklanmak için toplanmış halde buluyoruz kendimizi. Elinde sabah alışverişi ile giden bir anne sıcacık selamı ile günümüze renk katıyor. Şakalar, gülüşmeler arasında vakit akıp geçerken hemen yolun başından elinde değneği ile gelen bir yaşlı kadının farkına varıyoruz. Bizi geçip yola devam edecek iken birden durup bana dönerek:
- Evladım, sen şu terzi yamağı değil misin?
- Evet hanımefendi benim, buyrun.
- Bak oğlum, hemen şu arkadaki yeni camiiyi gördün mü?
- Gördüm efendim, modern olmuş.
- Orası eskiden genelevdi…
Şaşkınlıkla herkes birbirinin yüzüne bakıyor.
- Anlayamadım, bunu neden söylediniz?
- Eskiden aşkalarımız (kocalarımız) ortadan kaybolduğunda gelir onları burada bulurduk. Sonra bu yezidler genelevi yıktılar ve yerine bu camiiyi yaptılar. Oradaki hayat kadınları ise mahalle aralarına yayıldılar. Şimdi artık adamları bulmakta zorlanıyoruz.
Bir kez daha anlıyorum ki Samsun aşkları da artık değişiyor. Bir yandan modern olacağız derken bir yanda da yobazlaşılıyor.
Rüzgâr, sokağın başından kıvrılıp yüzümüze sertçe bir kez daha vuruken, aşklarını mahalle arasında kaybetmiş nine ağır aksak adımlarla gözden kaybolurken örtüsünü bir başka düzeltiyor...
Samsun Esnaf ve Sanatkarlar Odası (KAGİD) Kadın girişimcilerin daveti ile Samsun Olgunlaşma’da okuyan öğrencilerimiz ve aileleri ile bir söyleşide buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Samsun Çarşamba Havalimanı’nda, ellerinde çiçekleri ile çoluk çocuk gelmiş o sıcak karşılama komitesi aileler ile hemen kaynaşıyoruz...
Akşamın alacakaranlığında ışıldayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Bandırma vapurunu geçip konaklayacağımız otele ulaşıyoruz ve ertesi günün yoğunluğunu planlayıp uykuya dalıyoruz.
Sabahın ilk ışıklarına eşlik eden Atakum Dalgaları beni yatağımdan kaldırıveriyor. Sert rüzgârın sahille kucaklaştığı kıyı şeridinde köpekleri ile yürüyen bir de bayan olduğunu görüyorum. O mutlu tablo tüm olumlu duyguları bir anda vücuduma yüklüyor. Kısa bir kahvaltının ardından 19 Mayıs Üniversitesinde okuyan bir fotoğrafçı arkadaş ile çekim yapmak üzere sahile çıkıyoruz. Sert rüzgâr saçlarımı savuruken ben de bir kez daha Samsun aşklarını düşlüyorum...
Etkinlik için merkeze doğru yol alırken tanıtım afişlerimin bilinmeyen nedenler ve bilinmeyen kişilerce söküldüğünü öğreniyor ve şaşkınlığımı gizleyemiyorum.
Kenti, adeta yırtarcasına ikiye bölmüş ve denize küstürmüş korkunç tramvay yolu bir anda nasıl büyük hatalar yapılabildiğinin etiketi olarak gözümüze çarpıyor...
Salon çoktan hıncahınç dolmuş. İl Özel İdare’nin yıkılmasına karar almaya çalıştığı binaya çöken stres gözümüzden kaçmıyor. Yörenin ailelerinin yıllardır bölgeye nice evlat yetiştirmiş olması ise kuruma ayrı bir medeni ve aydın koku katmış. Öğrenciler tertemiz üniformaları ve heyecanlı gözleri ile inanılmaz bir enerji yayıyorlar. Söyleşi akıp gidiyor... Soru cevap bölümüne geçtiğimizde salonun ortalarında bebeğini emziren örtülü bir kadının farkına varıyorum. Diğer bir köşede Ordulu başka bir genç, hemen beride Kirazlı’dan bir baba, berisinde bir şalvarlı nine... İşte ailelerin evlatlarının eğitimine katıldığı bir başka olumlu günü daha derin derin içime çekiyorum. Samsun aşklarını bir kez daha hissediyorum...
Gün ertesi oluyor... Tüm yurttan gelmiş nice okul, Ata heykeli ve Bandırma vapurunu akın akın ziyaret ediyor. Genelde öğrencilerin rağbet ettiği kahveler sokağında karnımızı doyurmak ve soluklanmak için toplanmış halde buluyoruz kendimizi. Elinde sabah alışverişi ile giden bir anne sıcacık selamı ile günümüze renk katıyor. Şakalar, gülüşmeler arasında vakit akıp geçerken hemen yolun başından elinde değneği ile gelen bir yaşlı kadının farkına varıyoruz. Bizi geçip yola devam edecek iken birden durup bana dönerek:
- Evladım, sen şu terzi yamağı değil misin?
- Evet hanımefendi benim, buyrun.
- Bak oğlum, hemen şu arkadaki yeni camiiyi gördün mü?
- Gördüm efendim, modern olmuş.
- Orası eskiden genelevdi…
Şaşkınlıkla herkes birbirinin yüzüne bakıyor.
- Anlayamadım, bunu neden söylediniz?
- Eskiden aşkalarımız (kocalarımız) ortadan kaybolduğunda gelir onları burada bulurduk. Sonra bu yezidler genelevi yıktılar ve yerine bu camiiyi yaptılar. Oradaki hayat kadınları ise mahalle aralarına yayıldılar. Şimdi artık adamları bulmakta zorlanıyoruz.
Bir kez daha anlıyorum ki Samsun aşkları da artık değişiyor. Bir yandan modern olacağız derken bir yanda da yobazlaşılıyor.
Rüzgâr, sokağın başından kıvrılıp yüzümüze sertçe bir kez daha vuruken, aşklarını mahalle arasında kaybetmiş nine ağır aksak adımlarla gözden kaybolurken örtüsünü bir başka düzeltiyor...
HERKES GİDER MERSİN'E... MERSİN GİDER TERSİNE...
Tarsus’un narenciye bahçeleri yerini çakma apartmanlara bırakmaya başladığında, bölge çoktan yoğun göçün altında ezilmişti...
Genç nufüsün oyalanması için elbette yeni mecralar gerekti.
Mersin Festivali, Soli Tesisleri, Kel Hasan lakaplı aile abisi çoktan geçmişe kaydedilmişti. İşte tüm bunların anısına Mersin Üniversitesi'ndeki bir söyleşi için yıllar sonra yeniden eski yerleşimdeydim. Ama evlatlarımızın ailesiz bir yerleşkesindeydim.
Kentin kilometrelerce dışına yapılmış olan modern binanın duvarları yetmemiş, bir de mana veremediğim garip kütlesel, ayrı beton peyandalar ile şekillendirilmişti. Bol bol çimento ihalesi ile yine imtiyazlı aileler zengin edilmişti. Her yerde görmeye alıştığımız altuni mazılar, bodur sedirler ve malum şey laleler yere dizi dizi yerleştrilmişti. Nitelikli konferans salonunda ise engelli geçişleri bile ihmal edilmişti.
Ancak fedakâr eğitmenlerin ve idealist öğrencilerin gözleri hâlâ ışıl ışıl gülümsemekteydi. Sağlık Meslek Yüksek Okulu'ndan bozma güzel sanatlar, o tarihte 2 metrelik tavanı ile adeta sanatla dalga geçmekteydi. Çünkü yeni okul kampusun sonuna henüz inşa edilmekteydi. Afiş ve bildiri asmanın yasak olduğunu söyleyen rektörlük afişleri ise her yere leş gibi serilmişti. Elbetteki heykel bölümü ve dünya şekeri hocası bence oraya fazla bile gelmekteydi.
Bir kez daha sadede gelelim ve saadetin zincirini serelim:
Etkinlik sonrası hoca ve öğrenci çardağın altına yerleşiyoruz.
Mersin’den gelen inşaat firması sahibi İlknur Hanım, İstanbul’dan dostum Ayşe Hatice hep beraber sohbete çaylar ile eşlik ediyoruz.
Tekstil hocalarından biri:
-Barbararos Bey, burada öğrencilerin önemli bölümü çok fakir ve aç. Biz maaşlarımızın bir kısmı ile onları doyurmaya çalışıyoruz. Çok zor durumdalar. Yurt da yok, hepsi kent merkezindeki vasat hayatlara mahkum oluyorlar...
Bir an yudum yudum çay boğazımda düğüm düğüm oluyor.
Kentin ta içlerinden, servis imkanı da olmadığından ve minibüslerin ise çok pahalı olmasından dolayı yayan geldiklerini anlatıyorlar.
12 kilometre uzaktaki okula gelen öğrencilerin, (bölgenin hassas yapısından dolayı!!!) 8 kişiyi geçen grupların, toplantı ve gösteri kanununa muhalafetten sorumlu kanun gereği sorun oluşundan; sabahın 5'inden itibaren küçük gruplar halinde yürüyerek gidip döndüklerini öğreniyorum.
Günde, aç biilaç 24 kilometre insan yürüten sisteme sesleniyorum:
Bu yollara ne aş ne de postal dayanır.
Aile birliğini kurarken, reklamlara inanıp 100 liralık terlik alana verilen bedava pırlantaya kanmayın. Alyans zannetiğiniz camların, eskimiş bardaklardan yapıldığını anlayın. Ne giysem, ne yesem, kiminle evlensem, dans mı etsem, rol mu yapsam, film mi çeksem seyrederek aptallaşmayın...
Pir Sultan Abdal’laşın ki, Köroğlu’nu anlayın Aşık Veysel’i ballayın.
Çünkü, bu şartlarda yetişecek aile bireylerimiz, maaile bize o delik pabuçları yedirir. Gazetecinin fırlattığı o eski pabuç, gencin attığı yumurta, Ajda Pekkan’a Adana’da domates elzem hale gelir.
Eh bundan da ancak postalda menemen çıkar, o da Sicilya usulü Silivri'de plajda mı yenir?..
Genç nufüsün oyalanması için elbette yeni mecralar gerekti.
Mersin Festivali, Soli Tesisleri, Kel Hasan lakaplı aile abisi çoktan geçmişe kaydedilmişti. İşte tüm bunların anısına Mersin Üniversitesi'ndeki bir söyleşi için yıllar sonra yeniden eski yerleşimdeydim. Ama evlatlarımızın ailesiz bir yerleşkesindeydim.
Kentin kilometrelerce dışına yapılmış olan modern binanın duvarları yetmemiş, bir de mana veremediğim garip kütlesel, ayrı beton peyandalar ile şekillendirilmişti. Bol bol çimento ihalesi ile yine imtiyazlı aileler zengin edilmişti. Her yerde görmeye alıştığımız altuni mazılar, bodur sedirler ve malum şey laleler yere dizi dizi yerleştrilmişti. Nitelikli konferans salonunda ise engelli geçişleri bile ihmal edilmişti.
Ancak fedakâr eğitmenlerin ve idealist öğrencilerin gözleri hâlâ ışıl ışıl gülümsemekteydi. Sağlık Meslek Yüksek Okulu'ndan bozma güzel sanatlar, o tarihte 2 metrelik tavanı ile adeta sanatla dalga geçmekteydi. Çünkü yeni okul kampusun sonuna henüz inşa edilmekteydi. Afiş ve bildiri asmanın yasak olduğunu söyleyen rektörlük afişleri ise her yere leş gibi serilmişti. Elbetteki heykel bölümü ve dünya şekeri hocası bence oraya fazla bile gelmekteydi.
Bir kez daha sadede gelelim ve saadetin zincirini serelim:
Etkinlik sonrası hoca ve öğrenci çardağın altına yerleşiyoruz.
Mersin’den gelen inşaat firması sahibi İlknur Hanım, İstanbul’dan dostum Ayşe Hatice hep beraber sohbete çaylar ile eşlik ediyoruz.
Tekstil hocalarından biri:
-Barbararos Bey, burada öğrencilerin önemli bölümü çok fakir ve aç. Biz maaşlarımızın bir kısmı ile onları doyurmaya çalışıyoruz. Çok zor durumdalar. Yurt da yok, hepsi kent merkezindeki vasat hayatlara mahkum oluyorlar...
Bir an yudum yudum çay boğazımda düğüm düğüm oluyor.
Kentin ta içlerinden, servis imkanı da olmadığından ve minibüslerin ise çok pahalı olmasından dolayı yayan geldiklerini anlatıyorlar.
12 kilometre uzaktaki okula gelen öğrencilerin, (bölgenin hassas yapısından dolayı!!!) 8 kişiyi geçen grupların, toplantı ve gösteri kanununa muhalafetten sorumlu kanun gereği sorun oluşundan; sabahın 5'inden itibaren küçük gruplar halinde yürüyerek gidip döndüklerini öğreniyorum.
Günde, aç biilaç 24 kilometre insan yürüten sisteme sesleniyorum:
Bu yollara ne aş ne de postal dayanır.
Aile birliğini kurarken, reklamlara inanıp 100 liralık terlik alana verilen bedava pırlantaya kanmayın. Alyans zannetiğiniz camların, eskimiş bardaklardan yapıldığını anlayın. Ne giysem, ne yesem, kiminle evlensem, dans mı etsem, rol mu yapsam, film mi çeksem seyrederek aptallaşmayın...
Pir Sultan Abdal’laşın ki, Köroğlu’nu anlayın Aşık Veysel’i ballayın.
Çünkü, bu şartlarda yetişecek aile bireylerimiz, maaile bize o delik pabuçları yedirir. Gazetecinin fırlattığı o eski pabuç, gencin attığı yumurta, Ajda Pekkan’a Adana’da domates elzem hale gelir.
Eh bundan da ancak postalda menemen çıkar, o da Sicilya usulü Silivri'de plajda mı yenir?..
GEÇTİ BOR'UN PAZARI
Sür eşşeği Niğde'ye...
Ya Adana’dan ya da Nevşehir’den uçakla ulaştığımız yönümüz bu kez Niğde…
Dilimde kalmadı vallahi tüy değil iğne bile ☺
Hani şu devasa kapısı İstanbul Üniversitesi ile mahkemeli olan mesele... Kütahya Dumlupınar’a nazire edecesine hatırlatalım dilerseniz bir kere de…
Efendim; Niğde Üniversitesi’nin eski rektörünün makamına mal olan kapı, tüm Niğde ovasından nal gibi görülebilecek büyüklükte.
Öyle ki; fıskiyeli havuzlar, ithal tropik altuni mazılar ve siyah camlı özel güvenlik kulübeleri ile koca arazinin önünde heyhüla gibi dikilmekte.
Yapıldığında, içinde bir rektörlük binası, bir konferans salonu (ki salona girmek için 4 kat merdiven çıkılması gerekiyor) birkaç adet fakülte inşası ve de bir pembe, bir de mavi Telekom öğrenci yurdu olan arazide bahçe duvarı bir zamanlar yoktu bile! Aşağıdaki bataklık kısmın güvenliği ise ayrı bir mertebe...
Böylece öğrenciler sıkı kontrol ama ineklere serbest geçiş boldu nafile.
Geçen yıl ziyaret ettiğimde ise, belki de bu ülkede senatosunun seçimi ile Rektörlüğü alan değerli hocamız ile gurur duyulmalıdır gelecekte…
Ne güzel ki Mansur’lar var, Ayşe’ler var…
Ne hoş ki, öğrenci kulübünde gitar var, tiyatro var ve aile eksikliğinden kaynaklanmış kaynaşmış maaile bir kaynaşma var.
Sadede gelelim;
Niğde Bor M.Y.O.’dan otobüs ile gelen öğrenciler, söyleşiye katılmak yerine Niğde’yi gezeriz diye sevinmişler ama salona girdiklerinde saatlerin nasıl geçtiğine inanamamışlardı bile.. Tasarım ve Moda eğitimi de vardır bu engelli geçişi olmayan adreste...
En yakın dükkan yarım saat mesafede... Ailemizin çocukları en keriz müşteri olmuş bir kez daha medreseye dönen üniversitelerde...
Hocalara ayrılan, üzerinde bol titri olan ( prof, doç, vs vs ) adları yazılı koltuklar boş kalınca (Niğde’de öyle çok etkinlikler olur ki nasıl vakit bulsunlar?), öğrenci seve seve yerleşmişti en öne. Hele de sevgili Rektörleri sonuna kadar salonda kalıp, bir de ‘’DÜŞÜNDÜĞÜN DİLDE SEVİŞ, DÜŞMANININ DİLİNDE SAVAŞ’’ yazan hatıra plaketini elime verince, ayaklarım yerden kesilmişti sevinçle.
Ama konumuz orası değil bu makalede.
Daha önce de atölye çalışması için İstanbul’a, Yıldırım Mayruk Moda Laboratuvarı’na gelen gençler için Meslek Yüksek Okulu’ndaydık neticede…
O çocukların gözlerindeki umut ve istekleri hala hafızamda yer etmekte…
Fakat mazlum olmamaları için 30 kişilik guruptan başı örtülü olduğundan dolayı genç hanım öğrenciye ipek eşarp hediye ettiğimde :
‘’ Hocam bende örteceğim bana da bir tane !’’
diyiverdi kızlardan biri avantayı görünce.
‘’_ Ben bu rengi sevmem, bunu alın başka renk verin!’’
diye diğer örtülü herkesin içinden sivrilince:
‘’-Böyle bir seçeneğiniz yok, o imzalı ipek eşarp 200 tl değerinde. Hediye beğenilmezse bile anı olarak saklanır, ya da bir aile büyüğünüze hediye edersiniz’’
demek zorunda kalmıştım efendice...
Sevgili Suna Durducan hoca bakakalmış ve izlemişti hayret ile.
Bor ‘u yaklaşık 20 dakika geçince, askeriyeden terk bomboş bir çölün ortasında vatandaş bağışı çakma bir lise binası dikilir karşınıza sevimsizlikle, hemen yanında bir huzur evi olduğundan gerçekten komik biter bu hikaye...
Tasarım ve Moda eğitimi de vardır bu engelli geçişi olmayan adreste...
En yakın dükkan yarım saat mesafede... Ailemizin çocukları en keriz müşteri olmuş bir kez daha medreseye dönen üniversitelerimizde...
Toros’lar üzerinden havaalanına dönmek üzere akşam güneşini kovalıyoruz.
Tek milli markası kalmış Niğde gazozu şişeleri elimde, Kalsit madenleri gözlerimde, Ermeni binalarının yıkımından yapılan rant pazarı çoktan kapı ve eşya olarak düşmüş sokaklarındaki eskicilere…
Şahane Şahenk’ler adına bir cadde... Üzerinde ise sadece bir belediye, bir imam hatip lisesi bir de kebapçı ile ; ha birde Şehir Işıkları adlı led bağlantılı firmadan otobüs durakları çifter çifter ihalede, otobüslerin hiç bir zaman gelmediği yerlerde bile!!!
Ailemizin vazgeçilmez hocası Nasreddin bile Çinli’ye peşkeş çekilirse “Geçti Bor’un Pazarı, sür Eşşeği Niğde’ye”...
Ya Adana’dan ya da Nevşehir’den uçakla ulaştığımız yönümüz bu kez Niğde…
Dilimde kalmadı vallahi tüy değil iğne bile ☺
Hani şu devasa kapısı İstanbul Üniversitesi ile mahkemeli olan mesele... Kütahya Dumlupınar’a nazire edecesine hatırlatalım dilerseniz bir kere de…
Efendim; Niğde Üniversitesi’nin eski rektörünün makamına mal olan kapı, tüm Niğde ovasından nal gibi görülebilecek büyüklükte.
Öyle ki; fıskiyeli havuzlar, ithal tropik altuni mazılar ve siyah camlı özel güvenlik kulübeleri ile koca arazinin önünde heyhüla gibi dikilmekte.
Yapıldığında, içinde bir rektörlük binası, bir konferans salonu (ki salona girmek için 4 kat merdiven çıkılması gerekiyor) birkaç adet fakülte inşası ve de bir pembe, bir de mavi Telekom öğrenci yurdu olan arazide bahçe duvarı bir zamanlar yoktu bile! Aşağıdaki bataklık kısmın güvenliği ise ayrı bir mertebe...
Böylece öğrenciler sıkı kontrol ama ineklere serbest geçiş boldu nafile.
Geçen yıl ziyaret ettiğimde ise, belki de bu ülkede senatosunun seçimi ile Rektörlüğü alan değerli hocamız ile gurur duyulmalıdır gelecekte…
Ne güzel ki Mansur’lar var, Ayşe’ler var…
Ne hoş ki, öğrenci kulübünde gitar var, tiyatro var ve aile eksikliğinden kaynaklanmış kaynaşmış maaile bir kaynaşma var.
Sadede gelelim;
Niğde Bor M.Y.O.’dan otobüs ile gelen öğrenciler, söyleşiye katılmak yerine Niğde’yi gezeriz diye sevinmişler ama salona girdiklerinde saatlerin nasıl geçtiğine inanamamışlardı bile.. Tasarım ve Moda eğitimi de vardır bu engelli geçişi olmayan adreste...
En yakın dükkan yarım saat mesafede... Ailemizin çocukları en keriz müşteri olmuş bir kez daha medreseye dönen üniversitelerde...
Hocalara ayrılan, üzerinde bol titri olan ( prof, doç, vs vs ) adları yazılı koltuklar boş kalınca (Niğde’de öyle çok etkinlikler olur ki nasıl vakit bulsunlar?), öğrenci seve seve yerleşmişti en öne. Hele de sevgili Rektörleri sonuna kadar salonda kalıp, bir de ‘’DÜŞÜNDÜĞÜN DİLDE SEVİŞ, DÜŞMANININ DİLİNDE SAVAŞ’’ yazan hatıra plaketini elime verince, ayaklarım yerden kesilmişti sevinçle.
Ama konumuz orası değil bu makalede.
Daha önce de atölye çalışması için İstanbul’a, Yıldırım Mayruk Moda Laboratuvarı’na gelen gençler için Meslek Yüksek Okulu’ndaydık neticede…
O çocukların gözlerindeki umut ve istekleri hala hafızamda yer etmekte…
Fakat mazlum olmamaları için 30 kişilik guruptan başı örtülü olduğundan dolayı genç hanım öğrenciye ipek eşarp hediye ettiğimde :
‘’ Hocam bende örteceğim bana da bir tane !’’
diyiverdi kızlardan biri avantayı görünce.
‘’_ Ben bu rengi sevmem, bunu alın başka renk verin!’’
diye diğer örtülü herkesin içinden sivrilince:
‘’-Böyle bir seçeneğiniz yok, o imzalı ipek eşarp 200 tl değerinde. Hediye beğenilmezse bile anı olarak saklanır, ya da bir aile büyüğünüze hediye edersiniz’’
demek zorunda kalmıştım efendice...
Sevgili Suna Durducan hoca bakakalmış ve izlemişti hayret ile.
Bor ‘u yaklaşık 20 dakika geçince, askeriyeden terk bomboş bir çölün ortasında vatandaş bağışı çakma bir lise binası dikilir karşınıza sevimsizlikle, hemen yanında bir huzur evi olduğundan gerçekten komik biter bu hikaye...
Tasarım ve Moda eğitimi de vardır bu engelli geçişi olmayan adreste...
En yakın dükkan yarım saat mesafede... Ailemizin çocukları en keriz müşteri olmuş bir kez daha medreseye dönen üniversitelerimizde...
Toros’lar üzerinden havaalanına dönmek üzere akşam güneşini kovalıyoruz.
Tek milli markası kalmış Niğde gazozu şişeleri elimde, Kalsit madenleri gözlerimde, Ermeni binalarının yıkımından yapılan rant pazarı çoktan kapı ve eşya olarak düşmüş sokaklarındaki eskicilere…
Şahane Şahenk’ler adına bir cadde... Üzerinde ise sadece bir belediye, bir imam hatip lisesi bir de kebapçı ile ; ha birde Şehir Işıkları adlı led bağlantılı firmadan otobüs durakları çifter çifter ihalede, otobüslerin hiç bir zaman gelmediği yerlerde bile!!!
Ailemizin vazgeçilmez hocası Nasreddin bile Çinli’ye peşkeş çekilirse “Geçti Bor’un Pazarı, sür Eşşeği Niğde’ye”...
SURVIVOR DEĞİL GÖKÇEADA!
Öğrenmenin yaşı yok...
İl il gezerken bir keresinde de yolum Gökçeada Meslek Yüksekokulu’na düşmüştü, Çanakkale'ye uçup, oradan adaya kolay gideceğimi zannetmem ise sadece komik bir düştü... 20 dakikalık uçuşun sonu ise adeta bir tarlaya düşüştü...
Taksiye atladığım gibi Çanakkale merkeze varmıştım.
Daha önce zaten 18 Mart Üniversitesi için bir seminer de yapmıştım.
Ama bu kez Gökçeada öğrenci topluluğunun konuğu olarak söyleşiye çağrılmıştım...
Feribota atladığım gibi Gelibolu’ya, oradan minibüse binip Kabatepe’ye, oradan ise tekrar yolculu feribota binip denize açılmıştım. Ömür bitmiş, yol bitmemeye direnmiş ve bu yüzden şaşakalmıştım. Elime geçen denizyolları dergisideki metozori resmi röportaja ise resmen bakakalmıştım...
Saçı fönlü, deri montlu ve marka blue jean'li zat-ı muhterem, kollarının altına üniformalı gemici zatları almış; güverteden bir de çakma bıçkın delikanlı kılığında bakış atmış pozu satmıştı. Başlık ise şaşırtıcıydı:
"İşi gücü olmayan adaları gezsin diye bilet fiyatlarını ucuzlattık." lafı abartılmıştı.
"Yuh!" derim ve severim ben bu zihniyeti. İşi gücü olmayan, soğan ekmek yiyecek para bulamayan adaları nasıl gezecekti?
Neyse ki akşama doğru varmıştık ancak hala bir başka araca daha muhtaçtık. Kıssadan hisse; İstanbul’dan Gökçeada merkeze 6 vasıta ile 16 saatte ancak ulaşmıştık...
Günde 3-4 saat elektriğin kesildiği, hiçbir yerin ortasındaki, tek kantinli ve salonunu belediyenin işlettiği okula ertesi sabah nihayet varmıştık.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çiğdem hocadan Fatih’ten ve diğer güzel gençlerden yine aile tadı alıp birbirimize doyamamıştık...
Hınca hınç salona girdiğimde, heyecan içinde bekleyenlerden okkalı bir alkış aldım. Kısa bir sunumun ardından sahneye çoktan fırlamıştım.
Her zamanki gibi çocuklarımı not tutmaları için kağıt ve kalemlerini bulmaları konusunda uyarmıştım ama o da ne? Kızların çantalarından çıkan rengarenk göz kalemleri dışında ve kağıt mendil kıtlığında tüm kırtasiye karaborsaydı adeta.
-Kimde cep telefonu var?
Elbette hespinde.
Peki teknolojiden faydalanalım. Kaydedebilirsiniz...
O da ne hepsi video modunda, nasılsa pazı yaparlar düşer kollar 15 dakikaya...
Konular konuyu, sorular soruyu kovaladıkça ışıl ışıl gözlerdeki ailelerinden koparılmış fidanların nasıl sistem tarafından odunlaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ama çar na çar, el ele bu çarkı tam tersine dönüştürmeyi hep beraber başarıyoruz... Ve söyleşi bittiğinde resim çektirmeye de doyamıyoruz...
Hoş, dönüş yolu daha da kabusa dönecek, THY uçağı iptal edecek ve boğaz 3 yönlü geçilerek Çorlu üzerinden İstanbul'a devam edilecekti ama tek bir anı her şeye bedeldi...
Çiğdem hoca yanıma yaklaşıp, "Barbaros Bey, en önde oturan yeşil hırkalıyı gördünüz mü? İlk sözünüzden itibaren her değerli bilgiyi not ediyordu.’’
"Evet hocam görmem mi? Ancak neden yaşı o kadar geçkin? Çok mu yıl kaybetti?’’
"Yok hocam, o öğrenci değil okulun hizmetlisi!!!’’
Belki bugün, o çocuklarımın manevi annesi Çiğdem hoca orada değil; belki de hizmetli memurun yerine torpilli bir tarikat hizmetçisi orada... Ancak tek bir gerçek var ortada; o da, öğrenmenin yaşı yok !!!
İl il gezerken bir keresinde de yolum Gökçeada Meslek Yüksekokulu’na düşmüştü, Çanakkale'ye uçup, oradan adaya kolay gideceğimi zannetmem ise sadece komik bir düştü... 20 dakikalık uçuşun sonu ise adeta bir tarlaya düşüştü...
Taksiye atladığım gibi Çanakkale merkeze varmıştım.
Daha önce zaten 18 Mart Üniversitesi için bir seminer de yapmıştım.
Ama bu kez Gökçeada öğrenci topluluğunun konuğu olarak söyleşiye çağrılmıştım...
Feribota atladığım gibi Gelibolu’ya, oradan minibüse binip Kabatepe’ye, oradan ise tekrar yolculu feribota binip denize açılmıştım. Ömür bitmiş, yol bitmemeye direnmiş ve bu yüzden şaşakalmıştım. Elime geçen denizyolları dergisideki metozori resmi röportaja ise resmen bakakalmıştım...
Saçı fönlü, deri montlu ve marka blue jean'li zat-ı muhterem, kollarının altına üniformalı gemici zatları almış; güverteden bir de çakma bıçkın delikanlı kılığında bakış atmış pozu satmıştı. Başlık ise şaşırtıcıydı:
"İşi gücü olmayan adaları gezsin diye bilet fiyatlarını ucuzlattık." lafı abartılmıştı.
"Yuh!" derim ve severim ben bu zihniyeti. İşi gücü olmayan, soğan ekmek yiyecek para bulamayan adaları nasıl gezecekti?
Neyse ki akşama doğru varmıştık ancak hala bir başka araca daha muhtaçtık. Kıssadan hisse; İstanbul’dan Gökçeada merkeze 6 vasıta ile 16 saatte ancak ulaşmıştık...
Günde 3-4 saat elektriğin kesildiği, hiçbir yerin ortasındaki, tek kantinli ve salonunu belediyenin işlettiği okula ertesi sabah nihayet varmıştık.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çiğdem hocadan Fatih’ten ve diğer güzel gençlerden yine aile tadı alıp birbirimize doyamamıştık...
Hınca hınç salona girdiğimde, heyecan içinde bekleyenlerden okkalı bir alkış aldım. Kısa bir sunumun ardından sahneye çoktan fırlamıştım.
Her zamanki gibi çocuklarımı not tutmaları için kağıt ve kalemlerini bulmaları konusunda uyarmıştım ama o da ne? Kızların çantalarından çıkan rengarenk göz kalemleri dışında ve kağıt mendil kıtlığında tüm kırtasiye karaborsaydı adeta.
-Kimde cep telefonu var?
Elbette hespinde.
Peki teknolojiden faydalanalım. Kaydedebilirsiniz...
O da ne hepsi video modunda, nasılsa pazı yaparlar düşer kollar 15 dakikaya...
Konular konuyu, sorular soruyu kovaladıkça ışıl ışıl gözlerdeki ailelerinden koparılmış fidanların nasıl sistem tarafından odunlaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ama çar na çar, el ele bu çarkı tam tersine dönüştürmeyi hep beraber başarıyoruz... Ve söyleşi bittiğinde resim çektirmeye de doyamıyoruz...
Hoş, dönüş yolu daha da kabusa dönecek, THY uçağı iptal edecek ve boğaz 3 yönlü geçilerek Çorlu üzerinden İstanbul'a devam edilecekti ama tek bir anı her şeye bedeldi...
Çiğdem hoca yanıma yaklaşıp, "Barbaros Bey, en önde oturan yeşil hırkalıyı gördünüz mü? İlk sözünüzden itibaren her değerli bilgiyi not ediyordu.’’
"Evet hocam görmem mi? Ancak neden yaşı o kadar geçkin? Çok mu yıl kaybetti?’’
"Yok hocam, o öğrenci değil okulun hizmetlisi!!!’’
Belki bugün, o çocuklarımın manevi annesi Çiğdem hoca orada değil; belki de hizmetli memurun yerine torpilli bir tarikat hizmetçisi orada... Ancak tek bir gerçek var ortada; o da, öğrenmenin yaşı yok !!!
VE GAZİANTEP
Bir daha mı? Tövbe valla!
İl il gezerken, gençliği ailem diye hayatıma eklerken, çıkması gerekenler de olmuyor değil hani… İşte size Gaziantep'in diğer yüzü…
İk kez Türkiye Endüstri Mühendisliği Öğrenci Birliği toplantısı için davet edilmiştim Gaziantep Üniversitesine… Ülkenin her yerinden gelen gençler ile o gece kaynaşmıştık kaldıkları tesislerin lobilerinde.
Ben ise, uygulama otelinde kalmıştım okulun. Hani şu engelli geçişine 3 basamakla ulaşılan tesiste.
Sabaha dek uyumakta zorluk çekmiştim sızan tuvalet suyunun sesinden.
Eh, GAP var nasıl olsa kaptırılmış bir yerlerinden...
Kampus bahçesinde gezerken binaların plastik profiller ile kaplanmasına ayrıca şaşırmış ve bakakalmıştım ta derinden...
Konferans salonuna girdiğimde ise şaşırtacak cinste kalem pil derdi vardı. Çünkü ödenek yokluğundan pil parası vermezlermiş rektörlükten, bu yüzden konukların konuşma yapmak için paralarını kendi ceplerinden vermeleri gerekirmiş.
Harika günler ve geceler çabuk geçer. Yaşanan o sıcaklık ve dostluklar ise hepimizde ömre bedel...
Bu yüzden tekstil mühendisliği için bir kez daha davet edildim aynı okula. Fakülteyi gezerken, Atatürk köşesi misali bir plastik hatıra köşesi çıkıverdi karşıma. Yörenin bir hırt zengini, vermiş atmış sanayii makinası hurdası ürünlerini. Bir de koymuş mu buna karşılık tüm sülalesinin vesikalık portrelerini! Yine de o etkinlik günleri güzeldi. Yine de o fakültede çok değerli bir Dekanımız var ama bakalım bilinir mi ileride kıymeti...
İşte o gün tanımıştım konservatuardaki aydınlık gençleri. Sohbet etmiş paylaşmıştık tüm gerçekleri ve dertleri. ODTÜ’nün kurduğu okulda bahçeleri 58 yaşında öğrenciler doldurmakta...
Ama malum zat ziyaret edecek diye Kampus kapısı girişinde bahçeye kurulan ücretsiz bisikletler YÖK başkanı gidince parçalanmıştı çoktan, çünkü kızlar binerse günah sayardı birileri…
Okul Kütüphanesine 300TL verip hediye Aldığım Cumhuriyet Tarihi ciltlerini de nasılsa ardımdan yok etmiştir birileri...
Derken Utmök geldi, Ulusal Tekstil Mühendisliği Öğrenci Kongresi etkinliği...
Neslihan Yargıcı bile şaşıp kalmıştı bu işlere. Halbuki, yere monte edilmemiş pahalı çakma spor aletleri yerleşmişti belediye başkanlığı bahçesine...
Belli ki yanından geçemezdi Isparta Utmok’ün, Antep'te tarikat içermiş etkinlik rezilliği... Vahşi tramvay çoktan bölmüştü şehri ikiye çünkü sermaye hizmet ederdi ZEUGMA soyulurken siyonizme.
Bu kez kaldığım Fransız zinciri otel, Fuar olması gereken yerde dönüşmüştü mezbeleliğe… Nedense Şahinbey Belediyesi'nin nikah salonu seçilmişti kongreye, bahçede sandviç ile öğrenciyi beslemeye. Akşam eğlenceleri için ise alkol ruhsatlı lüks mekanlar seçilmiş, ama öğrenciye alkol yasaklanmıştı çok günah olur diye nedense.
Her neyse... Taksiye binip uçağıma kendim döndüm. Bu geri kafaya itiraz edince sanırım yetkililer uyarımdan rahatsız olmuştu. Bir daha mı tövbe valla...
Sonuç ne mi oldu? İnandığım gençlerin bazıları birer pahalı dokunmatik ekran telefon ve bir de otomobil sahibi olmak için işini bilip yolunu buldu…
Ne mi olacak? Gün gelecek; yaptıklarının yanlışı, onları da cehaletin kullandığı silah olan para ile boğacak...
Daha üniversitede işi öğretir cemaat.
Ama erkekler tuvaletinde internetten toplu şişme bebek alıp tuvalette açtıkları genel ev olacaktır son projelerindeki icraat…
İl il gezerken, gençliği ailem diye hayatıma eklerken, çıkması gerekenler de olmuyor değil hani… İşte size Gaziantep'in diğer yüzü…
İk kez Türkiye Endüstri Mühendisliği Öğrenci Birliği toplantısı için davet edilmiştim Gaziantep Üniversitesine… Ülkenin her yerinden gelen gençler ile o gece kaynaşmıştık kaldıkları tesislerin lobilerinde.
Ben ise, uygulama otelinde kalmıştım okulun. Hani şu engelli geçişine 3 basamakla ulaşılan tesiste.
Sabaha dek uyumakta zorluk çekmiştim sızan tuvalet suyunun sesinden.
Eh, GAP var nasıl olsa kaptırılmış bir yerlerinden...
Kampus bahçesinde gezerken binaların plastik profiller ile kaplanmasına ayrıca şaşırmış ve bakakalmıştım ta derinden...
Konferans salonuna girdiğimde ise şaşırtacak cinste kalem pil derdi vardı. Çünkü ödenek yokluğundan pil parası vermezlermiş rektörlükten, bu yüzden konukların konuşma yapmak için paralarını kendi ceplerinden vermeleri gerekirmiş.
Harika günler ve geceler çabuk geçer. Yaşanan o sıcaklık ve dostluklar ise hepimizde ömre bedel...
Bu yüzden tekstil mühendisliği için bir kez daha davet edildim aynı okula. Fakülteyi gezerken, Atatürk köşesi misali bir plastik hatıra köşesi çıkıverdi karşıma. Yörenin bir hırt zengini, vermiş atmış sanayii makinası hurdası ürünlerini. Bir de koymuş mu buna karşılık tüm sülalesinin vesikalık portrelerini! Yine de o etkinlik günleri güzeldi. Yine de o fakültede çok değerli bir Dekanımız var ama bakalım bilinir mi ileride kıymeti...
İşte o gün tanımıştım konservatuardaki aydınlık gençleri. Sohbet etmiş paylaşmıştık tüm gerçekleri ve dertleri. ODTÜ’nün kurduğu okulda bahçeleri 58 yaşında öğrenciler doldurmakta...
Ama malum zat ziyaret edecek diye Kampus kapısı girişinde bahçeye kurulan ücretsiz bisikletler YÖK başkanı gidince parçalanmıştı çoktan, çünkü kızlar binerse günah sayardı birileri…
Okul Kütüphanesine 300TL verip hediye Aldığım Cumhuriyet Tarihi ciltlerini de nasılsa ardımdan yok etmiştir birileri...
Derken Utmök geldi, Ulusal Tekstil Mühendisliği Öğrenci Kongresi etkinliği...
Neslihan Yargıcı bile şaşıp kalmıştı bu işlere. Halbuki, yere monte edilmemiş pahalı çakma spor aletleri yerleşmişti belediye başkanlığı bahçesine...
Belli ki yanından geçemezdi Isparta Utmok’ün, Antep'te tarikat içermiş etkinlik rezilliği... Vahşi tramvay çoktan bölmüştü şehri ikiye çünkü sermaye hizmet ederdi ZEUGMA soyulurken siyonizme.
Bu kez kaldığım Fransız zinciri otel, Fuar olması gereken yerde dönüşmüştü mezbeleliğe… Nedense Şahinbey Belediyesi'nin nikah salonu seçilmişti kongreye, bahçede sandviç ile öğrenciyi beslemeye. Akşam eğlenceleri için ise alkol ruhsatlı lüks mekanlar seçilmiş, ama öğrenciye alkol yasaklanmıştı çok günah olur diye nedense.
Her neyse... Taksiye binip uçağıma kendim döndüm. Bu geri kafaya itiraz edince sanırım yetkililer uyarımdan rahatsız olmuştu. Bir daha mı tövbe valla...
Sonuç ne mi oldu? İnandığım gençlerin bazıları birer pahalı dokunmatik ekran telefon ve bir de otomobil sahibi olmak için işini bilip yolunu buldu…
Ne mi olacak? Gün gelecek; yaptıklarının yanlışı, onları da cehaletin kullandığı silah olan para ile boğacak...
Daha üniversitede işi öğretir cemaat.
Ama erkekler tuvaletinde internetten toplu şişme bebek alıp tuvalette açtıkları genel ev olacaktır son projelerindeki icraat…
ECZA DOLABINDA SEVGİ VAR.
Zehir gibi gençliğe oldum yar!
Neticede Aile terzisiyiz işte
Yıllardır hep Eczacılık fakültesinde etkinlikleri oldu.
Şaşırdınız belki de. Ne alaka diye hem de !!!
Bana sırtını dönmüş, yasakçı zihniyetini utanmadan sergilemiş olan yetersiz vakıf üniversitelerinin, pet şişe ve armut çizen moda bölümleri zaten benim gibi basit bir terzi yamağını ne yapsın ve nasıl ağırlasın?
Onlar yılda 10 000 dolara çakma çantalı kayanka saçlı panish öğrenci avlasın…
Bu ülke pardesü ve eşarpla örtünüyor artık aman kimse moda yapmaya kalkmasın…
Son sloganları ‘’yaratıcı doğulmaz olunur ‘’diyenler de artık bir zahmet utansın.
Metrekareye, kerhaneciden çok modacı ve siyasetçi düştüğüne göre de zaten pek gerek de yok bizlere. Neticede Aile terzisiyiz işte ☺
Eskiden, sevgili dostum değerli akademisyen Neşe hocanın dekanı olduğu ( ki ülkemizin en eski eczacılık fakültelerinden biridir) Anadolu Üniversitesine gelişimle başlar hikayemiz: sevgili Ferruh, sevgili Nurcan ve daha nice kardeşlerim sayesinde girmeye başlamıştım o muhteşem camiadaki aileme…
Ulusal Farmasötik nağmelerde tüm yurttan kardeşlerimle hoplamış söyleşilerde kucaklaşmıştım..Kimi Brunch’larda kahkahalarla çınlayan sabah keyfi yaşamıştım . Dost insan, Üstün nitelikli aydın görüş Halil Tekiner hocayı da o zaman anlamaya başlamıştım ..Kimi zaman farma genom ve farma genetik , kimi zaman lipozomların etkileri , kimi zamanda dermotoloji hakkındaki bilgi tazelemeyi hep bu sayede yaşamıştım...
Hüsnü hocanın gitar nağmelerinde akşamları toplanmış, bütün olmuş, yargısız ve önyargısız olmuş, kendimi bir lezzetli gençliği tanımaya adamıştım…
Ihlamur Eczahanesinin yeniden açılışını ise uzaktan da olsa ayakta alkışlamıştı...
Ardından MARMARA Üniversitesi Eczacılık ,
Kayseri ERCİYES Üniversitesi Eczacılık,
( ki herkesin tanıması gereken ayakta alkışlaması gereken bir hanım dekanı vardır )
Mefko ve Ankara Ecza Odası Gençlik kolları derken tüm ülkenin eczacı gençleriyle tanışma fırsatını yakalamıştım..
Tuğçe’ler, Çağrı’lar, İsal’lar renk renk çiçek açtılar hep eczahanemde...
İlaç oldular eksik aile yapımda merhem diye her eksiğime..
Ama Filizden Olgan’a, Talha’dan Müderrisoğlu’na, İnci Türkmen’den Necla Filibeli’ye, İbrahim Pertev’den Rebul’e hatta Fazıl çil ilacından acıbadem kremine dek zaten anne eczacı ailesinden olunca uzak kalınmıyor nedense...
Arada İstanbul Üniversitesinden kışkırtıcı yobaz, belki bir başkasından da kumarbaz tanımadık da değil hani bunca el ele yaptığımız etkinliklerde, Kıyaslayınca genele, bence en kirlenmemiş gençlik hala bu konuda en önde geleceğe gitmekte... En son mezuniyet gecesinde ise başı açık ya da kapalı eğlendik İstanbul Boğazı’nda gece hep birlikte...
Hoş zamanla, her sektörde yaşadığımız gibi badem şekeri ikramında birçok değerli dekan, hatta hademe işinden edilmedi değil yüksek öğrenimde.
Nasılsa artık moda Yerleştirme ve Geçirme…
Kısaca YGS diyelim hep birlikte…
Bu ülkede reçeteyi suya koyup içen cehalette hala devrede …
Neyse ki ; 4 yıldan 5 yıla çıksa da , hala rasyonel eğitim emin ellerde…
Ardından gün gelir Muvazzalığı da sokmak ister belki gerici zihniyet emperyalizm için devreye…
Acı reçeteye alışkındır bu ülke.
Lokman hekimini unutup arızalı sanal ortama koydu ilacı neticede…
Ama kimse unutmasın ki :
Hintli ithal eczacı ile curry’li pilava dönüşmesin otacıdan reçete,
yoksa sıvamaya da yetmeyecektir ilaç firmasını satan kağıt peçete...
Neticede Aile terzisiyiz işte
Yıllardır hep Eczacılık fakültesinde etkinlikleri oldu.
Şaşırdınız belki de. Ne alaka diye hem de !!!
Bana sırtını dönmüş, yasakçı zihniyetini utanmadan sergilemiş olan yetersiz vakıf üniversitelerinin, pet şişe ve armut çizen moda bölümleri zaten benim gibi basit bir terzi yamağını ne yapsın ve nasıl ağırlasın?
Onlar yılda 10 000 dolara çakma çantalı kayanka saçlı panish öğrenci avlasın…
Bu ülke pardesü ve eşarpla örtünüyor artık aman kimse moda yapmaya kalkmasın…
Son sloganları ‘’yaratıcı doğulmaz olunur ‘’diyenler de artık bir zahmet utansın.
Metrekareye, kerhaneciden çok modacı ve siyasetçi düştüğüne göre de zaten pek gerek de yok bizlere. Neticede Aile terzisiyiz işte ☺
Eskiden, sevgili dostum değerli akademisyen Neşe hocanın dekanı olduğu ( ki ülkemizin en eski eczacılık fakültelerinden biridir) Anadolu Üniversitesine gelişimle başlar hikayemiz: sevgili Ferruh, sevgili Nurcan ve daha nice kardeşlerim sayesinde girmeye başlamıştım o muhteşem camiadaki aileme…
Ulusal Farmasötik nağmelerde tüm yurttan kardeşlerimle hoplamış söyleşilerde kucaklaşmıştım..Kimi Brunch’larda kahkahalarla çınlayan sabah keyfi yaşamıştım . Dost insan, Üstün nitelikli aydın görüş Halil Tekiner hocayı da o zaman anlamaya başlamıştım ..Kimi zaman farma genom ve farma genetik , kimi zaman lipozomların etkileri , kimi zamanda dermotoloji hakkındaki bilgi tazelemeyi hep bu sayede yaşamıştım...
Hüsnü hocanın gitar nağmelerinde akşamları toplanmış, bütün olmuş, yargısız ve önyargısız olmuş, kendimi bir lezzetli gençliği tanımaya adamıştım…
Ihlamur Eczahanesinin yeniden açılışını ise uzaktan da olsa ayakta alkışlamıştı...
Ardından MARMARA Üniversitesi Eczacılık ,
Kayseri ERCİYES Üniversitesi Eczacılık,
( ki herkesin tanıması gereken ayakta alkışlaması gereken bir hanım dekanı vardır )
Mefko ve Ankara Ecza Odası Gençlik kolları derken tüm ülkenin eczacı gençleriyle tanışma fırsatını yakalamıştım..
Tuğçe’ler, Çağrı’lar, İsal’lar renk renk çiçek açtılar hep eczahanemde...
İlaç oldular eksik aile yapımda merhem diye her eksiğime..
Ama Filizden Olgan’a, Talha’dan Müderrisoğlu’na, İnci Türkmen’den Necla Filibeli’ye, İbrahim Pertev’den Rebul’e hatta Fazıl çil ilacından acıbadem kremine dek zaten anne eczacı ailesinden olunca uzak kalınmıyor nedense...
Arada İstanbul Üniversitesinden kışkırtıcı yobaz, belki bir başkasından da kumarbaz tanımadık da değil hani bunca el ele yaptığımız etkinliklerde, Kıyaslayınca genele, bence en kirlenmemiş gençlik hala bu konuda en önde geleceğe gitmekte... En son mezuniyet gecesinde ise başı açık ya da kapalı eğlendik İstanbul Boğazı’nda gece hep birlikte...
Hoş zamanla, her sektörde yaşadığımız gibi badem şekeri ikramında birçok değerli dekan, hatta hademe işinden edilmedi değil yüksek öğrenimde.
Nasılsa artık moda Yerleştirme ve Geçirme…
Kısaca YGS diyelim hep birlikte…
Bu ülkede reçeteyi suya koyup içen cehalette hala devrede …
Neyse ki ; 4 yıldan 5 yıla çıksa da , hala rasyonel eğitim emin ellerde…
Ardından gün gelir Muvazzalığı da sokmak ister belki gerici zihniyet emperyalizm için devreye…
Acı reçeteye alışkındır bu ülke.
Lokman hekimini unutup arızalı sanal ortama koydu ilacı neticede…
Ama kimse unutmasın ki :
Hintli ithal eczacı ile curry’li pilava dönüşmesin otacıdan reçete,
yoksa sıvamaya da yetmeyecektir ilaç firmasını satan kağıt peçete...
PEKİ YA KONYA'DA OLANLAR?
Kocaman bir aile, neticede okul denen Üniversite...
Kocaman bir aile, neticede okul denen Üniversite…
Adım adım devam edelim.
Eskişehir ve Denizli’den sonra bu kez de Konya’daki gençlerimize bir el verelim. O yıl Mart ayının çoktan sonu olmuş.
Ve Selçuk Üniversitesi, Alaaddin Keykubat Kampüsünde giyim öğretmenliğinin yolu tutulmuş. Altı çizilesi unsur ise henüz yerel seçimlerden çıkılmış.
Ancak daha uçağa binmek üzereyim ki yönetimden bir telefon alıyorum:
-Sayın Şansal, sizin kimliğiniz malum. Hani sorun olmasın, dilerseniz gelir gelmez bir Hz. Mevlana’yı ziyaret ediniz... Böylece dedikodulara da meyil vermemiş oluruz.
Olur elbette, sözün bittiği yer bu değil desem de...
Hemen üzerime Fas’tan aldığım İslami bir ceket atıp, denileni aynen yerine getiriyorum. Acı tarafı, Japonu, Fransızı, Almanı orada ama Konyalı bir Türk’ü bulursan muhakkak tebrik et ve kucakla.
Halil Cin Salonuna ulaştığımda ki manzara gerçekten müthiş.
Yan camlardan süzülen gün ışığı yol yol grafik ile salona ayrı bir mistik hava katmakta. Merdivenler dahil her yer hınca hınç dolu. Üstelik baharın güneşli güzel havasına rağmen... Adı gibi kendisi de Asude, yeni mezun olmak üzere. O da idealist bir Türk kadını.
‘’Sağ görüşlü öğrenciler seni dövecek’’ tartışmasına kulak asmadan üzerimi değiştirip, inadına daha cascavlı bir kılığa geçiyorum.
Eee konumuz moda nasılsa. Şöyle en payetlisinden bir gömlek geçirip adım anons edilir edilmez, koşarak amfiden aşağıya sahneye dalıveriyorum.
Pırıl pırıl gülen gözler ile öğrenci topluluğunun disiplin ve sevinci gözlerimi kamaştırıyor. Ama o da ne? En öne dizi dizi dizilmiş öğretmen hanımların önlerindeki kısa bacaklı orta sehpaları, plastik su şişeleri, ayaklı bardaklar, aranjman yapılmış son derece kötü ve rengarenk çiçekler ve de kağıt peçeteler bana 80 sonrası o meşhur has bahçenin güllerini anımsatıyor.
Ve zamana bırakıyoruz kendimizi…
Dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovalıyor. Modadan dalıp sosyoloji ve felsefeye, cinsellikten dinselliğe tüm hayatın şeklini algoritmasını bozmadan 4 saate yakın sürede paylaşıyoruz o gün, tüm güzellikleri sansürsüz o güncede.
Final alkışları henüz kesilmemişken salonun fuayesinde buluyorum kendimi.
Seni dövecek dedikleri delikanlılar elimi sıkma yarışında. Kantinci acı bir orta kahveyi elime tutuşturmakta. Patlayan flaşlardan örtülü örtüsüz, sarılan gencecik kızların sarılmasından mutluluk sarhoşuyum adeta.
Akşamı kızlı erkekli gençler ile mütevazı evlerindeki sohbetle tamamlıyoruz.
O sabah Konya’ya gelirken her yerde gördüğüm, aynı inşaat şirketine verilmiş ve belediyenin de logosunu taşıyan ihale komedyasına epey gülüyoruz. Sabahına ayrılık zor olsa da bir dahaki yılda yeniden birlikte olmak üzere sarılıp koklaşıp vedalaşıyoruz.
Aradan geçen koca yılın sonunda ne mi oluyor?
Okul yönetimi, şahsımı giyim öğretmenliğine konuşmak için yetersiz bilgiye sahip bularak konferansımızı iptal ediyor.
Bu durumda:
İnternetin sosyal paylaşım sitelerinde binlerce kişi ile protesto sayfaları patlıyor. Kaybeden yine keriz-i müşteri olarak görülen ve uyutulmaya çalışılan öğrencilerim, yani kardeşlerimiz ve evlatlarımız oluyor.
Oysa rant kokan köprülü kavşak inşaat tabelalarına gece gizlice yapıştırdığımız (ke harfi yerine Ye harfleri ) hala yerinde durmasa da hafızalarda kazılı duruyor...
Kocaman bir aile, neticede okul denen Üniversite…
Adım adım devam edelim.
Eskişehir ve Denizli’den sonra bu kez de Konya’daki gençlerimize bir el verelim. O yıl Mart ayının çoktan sonu olmuş.
Ve Selçuk Üniversitesi, Alaaddin Keykubat Kampüsünde giyim öğretmenliğinin yolu tutulmuş. Altı çizilesi unsur ise henüz yerel seçimlerden çıkılmış.
Ancak daha uçağa binmek üzereyim ki yönetimden bir telefon alıyorum:
-Sayın Şansal, sizin kimliğiniz malum. Hani sorun olmasın, dilerseniz gelir gelmez bir Hz. Mevlana’yı ziyaret ediniz... Böylece dedikodulara da meyil vermemiş oluruz.
Olur elbette, sözün bittiği yer bu değil desem de...
Hemen üzerime Fas’tan aldığım İslami bir ceket atıp, denileni aynen yerine getiriyorum. Acı tarafı, Japonu, Fransızı, Almanı orada ama Konyalı bir Türk’ü bulursan muhakkak tebrik et ve kucakla.
Halil Cin Salonuna ulaştığımda ki manzara gerçekten müthiş.
Yan camlardan süzülen gün ışığı yol yol grafik ile salona ayrı bir mistik hava katmakta. Merdivenler dahil her yer hınca hınç dolu. Üstelik baharın güneşli güzel havasına rağmen... Adı gibi kendisi de Asude, yeni mezun olmak üzere. O da idealist bir Türk kadını.
‘’Sağ görüşlü öğrenciler seni dövecek’’ tartışmasına kulak asmadan üzerimi değiştirip, inadına daha cascavlı bir kılığa geçiyorum.
Eee konumuz moda nasılsa. Şöyle en payetlisinden bir gömlek geçirip adım anons edilir edilmez, koşarak amfiden aşağıya sahneye dalıveriyorum.
Pırıl pırıl gülen gözler ile öğrenci topluluğunun disiplin ve sevinci gözlerimi kamaştırıyor. Ama o da ne? En öne dizi dizi dizilmiş öğretmen hanımların önlerindeki kısa bacaklı orta sehpaları, plastik su şişeleri, ayaklı bardaklar, aranjman yapılmış son derece kötü ve rengarenk çiçekler ve de kağıt peçeteler bana 80 sonrası o meşhur has bahçenin güllerini anımsatıyor.
Ve zamana bırakıyoruz kendimizi…
Dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovalıyor. Modadan dalıp sosyoloji ve felsefeye, cinsellikten dinselliğe tüm hayatın şeklini algoritmasını bozmadan 4 saate yakın sürede paylaşıyoruz o gün, tüm güzellikleri sansürsüz o güncede.
Final alkışları henüz kesilmemişken salonun fuayesinde buluyorum kendimi.
Seni dövecek dedikleri delikanlılar elimi sıkma yarışında. Kantinci acı bir orta kahveyi elime tutuşturmakta. Patlayan flaşlardan örtülü örtüsüz, sarılan gencecik kızların sarılmasından mutluluk sarhoşuyum adeta.
Akşamı kızlı erkekli gençler ile mütevazı evlerindeki sohbetle tamamlıyoruz.
O sabah Konya’ya gelirken her yerde gördüğüm, aynı inşaat şirketine verilmiş ve belediyenin de logosunu taşıyan ihale komedyasına epey gülüyoruz. Sabahına ayrılık zor olsa da bir dahaki yılda yeniden birlikte olmak üzere sarılıp koklaşıp vedalaşıyoruz.
Aradan geçen koca yılın sonunda ne mi oluyor?
Okul yönetimi, şahsımı giyim öğretmenliğine konuşmak için yetersiz bilgiye sahip bularak konferansımızı iptal ediyor.
Bu durumda:
İnternetin sosyal paylaşım sitelerinde binlerce kişi ile protesto sayfaları patlıyor. Kaybeden yine keriz-i müşteri olarak görülen ve uyutulmaya çalışılan öğrencilerim, yani kardeşlerimiz ve evlatlarımız oluyor.
Oysa rant kokan köprülü kavşak inşaat tabelalarına gece gizlice yapıştırdığımız (ke harfi yerine Ye harfleri ) hala yerinde durmasa da hafızalarda kazılı duruyor...
PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ'NDE ETKİNLİK BİR MACERA
Bu kez Eskişehir'i geride bırakıp , ailemizin diğer genç bireyleri ile buluşmak üzere Denizli yollarındayız..
Bu kez Eskişehir’i geride bırakıp , ailemizin diğer genç bireyleri ile buluşmak üzere Denizli yollarındayız..
Kör karanlıktaki uçuş, bizi Çardak Havalimanı’na bağlıyor. Heyecan içindeki genç kardeşlerimiz ile kucaklaşıp derhal yola koyuluyoruz. Elbette buralara dek uzanmışken, yoldaki şaşkın bakkal yazısını görüp durmamak mümkün değil, ancak bakkalın hatıra resmi için çıkardığı fotoğraf makinelerini görünce asıl biz şaşkın durumda kalıyoruz. Kısa bir Buldan ziyaretinin ardından öğrenci evinde konaklamak üzere çekyatlarımızdaki yerimizi alıyoruz. Ve ertesi sabah apartmana beleşe dağıtılan gazete üzerinde edilen kahvaltı ile yepyeni umut dolu bir güne daha başlıyoruz.
Denizli’nin yıllardır aynı görüntüyü sergileyen paramparça yollarını aşıp Pamukkale Üniversitesi kampüsüne ulaşmak oldukça zorluyor. Zaten Pamukkale ekspresinin yerinde artık fareler cirit atıyor. Aile sağlığını da yakından ilgilendirecek olan İngiliz yapımı dev hastane inşaatı tam gaz devam etmekte. Ancak okula girerken, kapı yerine birkaç çit ve tel örgüden oluşmuş uydurukluk da ayrıca dikkat çekmekte. Patikayı andıran taş yolları aşıp fakülte binalarına ulaşmaya çalışmak tam bir işkence halini alırken, aynalı camları ile bir tesisi andıran koca bina ve kültür merkezi sanki oraya uzaydan konmuş gibi sırıtmakta. Ancak , tek bir yemekhane oluşu ve dev kuyruk bizi gerçekten hayrete düşürmekte…
Etkinlik vakti geldiğinde konferans salonuna varıyoruz.
Her yanı pahalı lambri ahşap ve mermerler ile kaplı galeri ve salonlar baş döndürecek kadar cafcaflı, ancak çok az etkinlik ya da gösteri yapılıyor olması üzüntü kaynağı. Son kontroller öncesi teknik servisi aramak üzere salon görevlisine kendimi tanıtıyorum:
-Merhaba ben Barbaros Şansal saat 15:00’teki salon etkinliği için teknik servise nasıl ulaşabilirim acaba?
- Hemen haber verelim ne kadar sürecek konuşmanız?
-Sanırım bir-bir buçuk saat kadar, neden sordunuz?
-Yirmi dakika sonra ara vermeniz gerekecek
- Anlamadım sebebi ne?
-Rektörlüğün emri, kantin var da.
-Öyle yapacağımıza siz tahta kasadaki gazozlara metal açacak sürerek salonda satsanız!
- Ne demek istediniz, salon kuralları böyle, şikâyetiniz varsa buyrun Rektörlük arka tarafta!
Hemen bir dilekçe kaleme alıp fırlıyorum. Parlak aynalar ile kaplanmış pahalı binanın ön cephesine geldiğimde iki yandan rampa ve ortada epey alengirli bir merdiven dikkatimi çekiyor. Dilekçemi tez elden ulaştırmak üzere koşar adım merdivenlere dalıyorum. O da ne? Karşıma granit bir duvar üzerine bronzla yazılmış koca bir yazı çıkyor ‘’Rektörlük’’ adeta reaktöre dönüp sağ mı sol mu merdivene devam edeceğime hızla karar verip danışmaya ulaştığımda ise bu anlamsız merdiveni sorarak işe başlıyorum.
-Ortadaki merdiven resim çektirmek için inşa edildi efendim.
Aklıma gelen başıma geliyor, beni davet eden gençlerin bir sonraki tekstil kongresine gitmesine izin verilmeyerek benim yüzümden ceza da gecikmeden geliyor.
“Ağır ağır ineceksin o merdivenlerden” çınlıyor kulaklarımda.
Sağır sultan duydu döner bıçağının ucundaki döner sermayeyi nasılsa.
Bu kez Eskişehir’i geride bırakıp , ailemizin diğer genç bireyleri ile buluşmak üzere Denizli yollarındayız..
Kör karanlıktaki uçuş, bizi Çardak Havalimanı’na bağlıyor. Heyecan içindeki genç kardeşlerimiz ile kucaklaşıp derhal yola koyuluyoruz. Elbette buralara dek uzanmışken, yoldaki şaşkın bakkal yazısını görüp durmamak mümkün değil, ancak bakkalın hatıra resmi için çıkardığı fotoğraf makinelerini görünce asıl biz şaşkın durumda kalıyoruz. Kısa bir Buldan ziyaretinin ardından öğrenci evinde konaklamak üzere çekyatlarımızdaki yerimizi alıyoruz. Ve ertesi sabah apartmana beleşe dağıtılan gazete üzerinde edilen kahvaltı ile yepyeni umut dolu bir güne daha başlıyoruz.
Denizli’nin yıllardır aynı görüntüyü sergileyen paramparça yollarını aşıp Pamukkale Üniversitesi kampüsüne ulaşmak oldukça zorluyor. Zaten Pamukkale ekspresinin yerinde artık fareler cirit atıyor. Aile sağlığını da yakından ilgilendirecek olan İngiliz yapımı dev hastane inşaatı tam gaz devam etmekte. Ancak okula girerken, kapı yerine birkaç çit ve tel örgüden oluşmuş uydurukluk da ayrıca dikkat çekmekte. Patikayı andıran taş yolları aşıp fakülte binalarına ulaşmaya çalışmak tam bir işkence halini alırken, aynalı camları ile bir tesisi andıran koca bina ve kültür merkezi sanki oraya uzaydan konmuş gibi sırıtmakta. Ancak , tek bir yemekhane oluşu ve dev kuyruk bizi gerçekten hayrete düşürmekte…
Etkinlik vakti geldiğinde konferans salonuna varıyoruz.
Her yanı pahalı lambri ahşap ve mermerler ile kaplı galeri ve salonlar baş döndürecek kadar cafcaflı, ancak çok az etkinlik ya da gösteri yapılıyor olması üzüntü kaynağı. Son kontroller öncesi teknik servisi aramak üzere salon görevlisine kendimi tanıtıyorum:
-Merhaba ben Barbaros Şansal saat 15:00’teki salon etkinliği için teknik servise nasıl ulaşabilirim acaba?
- Hemen haber verelim ne kadar sürecek konuşmanız?
-Sanırım bir-bir buçuk saat kadar, neden sordunuz?
-Yirmi dakika sonra ara vermeniz gerekecek
- Anlamadım sebebi ne?
-Rektörlüğün emri, kantin var da.
-Öyle yapacağımıza siz tahta kasadaki gazozlara metal açacak sürerek salonda satsanız!
- Ne demek istediniz, salon kuralları böyle, şikâyetiniz varsa buyrun Rektörlük arka tarafta!
Hemen bir dilekçe kaleme alıp fırlıyorum. Parlak aynalar ile kaplanmış pahalı binanın ön cephesine geldiğimde iki yandan rampa ve ortada epey alengirli bir merdiven dikkatimi çekiyor. Dilekçemi tez elden ulaştırmak üzere koşar adım merdivenlere dalıyorum. O da ne? Karşıma granit bir duvar üzerine bronzla yazılmış koca bir yazı çıkyor ‘’Rektörlük’’ adeta reaktöre dönüp sağ mı sol mu merdivene devam edeceğime hızla karar verip danışmaya ulaştığımda ise bu anlamsız merdiveni sorarak işe başlıyorum.
-Ortadaki merdiven resim çektirmek için inşa edildi efendim.
Aklıma gelen başıma geliyor, beni davet eden gençlerin bir sonraki tekstil kongresine gitmesine izin verilmeyerek benim yüzümden ceza da gecikmeden geliyor.
“Ağır ağır ineceksin o merdivenlerden” çınlıyor kulaklarımda.
Sağır sultan duydu döner bıçağının ucundaki döner sermayeyi nasılsa.
ÇİZGİSİZ HARİTA METOT DEFTERİ!
Bir terzi yamağının gözünden eğitim denen stratejinin diğer yüzü
Artık vakit gelmişti, Yıllar önce (2006) sevgili Erol Mütercim'in dileği ile gerçekleştirdiğim İstanbul Ticaret Üniversitesi (Haliç'teki) ziyaretimin ardından yıllar geçmiş; bu ilk tecrübemin sonrasında Anadolu ve Kıbrıs adası dahil ziyaret ettiğim üniversite ve meslek yüksek okulları sayısı çoktan otuzu aşmıştı. Hatta bu tecrübelerimi kaleme alma sırası da gelmişti. Ancak mürekkep devri bittiğinden, bu kez parmaklarım sanal ekranın önündeki klavyede gezerek neler yaşandığını belgelemek üzere tuşlarda debelenecekti.
Ve de bir terzi yamağının gözünden eğitim denen stratejinin diğer yüzü görünecekti. İşte bu yüzden çizgisiz bir harita metot defterine benzeyecek ve belgesel özelliği de üstlenecekti.
29 MART YEREL SEÇİMLERİNİN ARDINDAN
Anadolu Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Yüksek Okulu Moda Bölümü, 2003 salonundayız. Eskişehir'de sert bir ayaz hüküm sürüyor. O tarihlerde ağlaklığına güvendiğimiz bir de asistan çakması ile mücadele etmekteyiz. Yere vidalar ile güya sabitlenmiş her yanı sallanan bir tırabzandan etkinlik salonuna geçiyoruz.
Hemen ardından okul televizyonu bir röportaj diliyor ve radyosunda canlı yayın yaptıktan sonra kayda giriyoruz. O da ne? Kameramanın önündeki öğrencinin sorduğu soruların cevaplarını verdiğimde kaydı kesiyoruz...
-Hayrola teknik bir sorun mu var?
-Hayır hocam, dekanımızın talimatı, kameraya bakmadan konuşacaksınız yana duvara bakarak
-Bunun sebebi ne?
-Biz bilmiyoruz format bu!!
-Güzel kardeşim eğer objektife bakarak konuşursam izleyici bunu daha şahsi yani sanki kendine olarak algılar ve yüksek ilgi ile izler ve etkileyici hale gelir.
-Hocam, onu bilemem bize söylenen bu, ancak böyle yapabiliriz.
Çarnaçar işi bitirip, hemen bitirme jürisine katılmak üzere okul binasındaki koridora kurulmuş milli güvenlik kurulunun benzeri yerleşime geçiyoruz. Çaylar ve kuru pastalar masayı süslemekte. Hummalı bir karmaşa da gürlemekte.Öğrenciler dört yıllık eğitim sonundaki mezuniyet ödevlerini üretip jüriye sunacaklar. Koridora, kumaş kaplı üç sandık çakma podyum olarak konuluyor ve iş sahipleri birer birer tasarımlarının hikâyelerini ve elbiselerini sergilemeye başlıyor.
Sarışın ama çok heyecanlı bir delikanlının işi elle tutulacak tek iş. O da zaten, her iki bölümü de aynı anda yaptığından niteliğe yönelmiş. Bir bir ardına işe yaramaz uyduruk polyester astarlıktan garibeler ucube kılığında gelip geçiyor.Kiminde pano eksik, kiminde çizim, kiminde ise giysi. Ama hepsinin bileklerinde ve boyunlarında bir sürü yayıntı bağlı. Prangalanmış yaratıcılığın nasıl da dumura uğratıldığını acı içinde izliyoruz. Derken yaptıklarına benzer kılıkta bir öğrenciye geliyor sıra. Adeta altı parçalı kızılay çadırı kılığındaki işi, ilkokulda bile yapabilirler diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Anlatıyor da anlatıyor, "edilimin iz düşümü, oluşumun gölgesi" bir tek eksik olanlar davul tozu ve minare gölgesi.
- Güzel kardeşim anlatın hikâyenizi.
- EVRİM hocam!
- O konu başlığınız bu yıl. Ya sizin koleksiyonun hikayesi?
- Türkçenin renkleri hocam!
-İyi de bunların hepsi simsiyah?
-İşte ben de Türkçeye yapılan saldırıyı anlatmaya çalıştım.
-Türkçe olduğunu karakteristik harfleri olmadan nasıl anlayacağız peki? Ş, Ç, Ü nerede?
-İşte saldırı onlar hocam bakın ayak bilekleri el bileklerindeki aksesuarlar.
Bu durumda modellik yapan gençlerden birine yöneliyorum:
-Lütfen hareket eder misiniz?
- I-ıh olmuyor hocam!
- Kızım bunları nasıl dikeceğiz peki?
- Onu ben bilemem. Ben TERZİ değil MODACI olacağım hocam. Dikiş bilmek zorunda değilim!
Devamını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Bilen biliyor zaten olup biteni.Haaa sakın bu kabul edilesi zor yaşanmışlık Eskişehir Anadolu Üniversitesine mal edilmesin. Ben yıllardır, Eczacılık Fakültesine, İEEE etkinliklerine, Güzel Sanatlara, Öğrenci Kollarına hatta İletişim Fakültelerine gider bol bol etkinlikler düzenlerim. Hatta çoğu zaman öğrenci evlerinde konuk edilirim, ama nicelik değil niteliktir ederim o yüzden karış karış yıllardır eğitim için her yeri gezmekte cehaletin üzerine ölü toprağı serpmekteyim.
Üç çeşit çizgi vardır eğri, düz ve kırık. Bir sonraki bölümde bakalım hangi okulu tutacaktır hıçkırık.
Artık vakit gelmişti, Yıllar önce (2006) sevgili Erol Mütercim'in dileği ile gerçekleştirdiğim İstanbul Ticaret Üniversitesi (Haliç'teki) ziyaretimin ardından yıllar geçmiş; bu ilk tecrübemin sonrasında Anadolu ve Kıbrıs adası dahil ziyaret ettiğim üniversite ve meslek yüksek okulları sayısı çoktan otuzu aşmıştı. Hatta bu tecrübelerimi kaleme alma sırası da gelmişti. Ancak mürekkep devri bittiğinden, bu kez parmaklarım sanal ekranın önündeki klavyede gezerek neler yaşandığını belgelemek üzere tuşlarda debelenecekti.
Ve de bir terzi yamağının gözünden eğitim denen stratejinin diğer yüzü görünecekti. İşte bu yüzden çizgisiz bir harita metot defterine benzeyecek ve belgesel özelliği de üstlenecekti.
29 MART YEREL SEÇİMLERİNİN ARDINDAN
Anadolu Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Yüksek Okulu Moda Bölümü, 2003 salonundayız. Eskişehir'de sert bir ayaz hüküm sürüyor. O tarihlerde ağlaklığına güvendiğimiz bir de asistan çakması ile mücadele etmekteyiz. Yere vidalar ile güya sabitlenmiş her yanı sallanan bir tırabzandan etkinlik salonuna geçiyoruz.
Hemen ardından okul televizyonu bir röportaj diliyor ve radyosunda canlı yayın yaptıktan sonra kayda giriyoruz. O da ne? Kameramanın önündeki öğrencinin sorduğu soruların cevaplarını verdiğimde kaydı kesiyoruz...
-Hayrola teknik bir sorun mu var?
-Hayır hocam, dekanımızın talimatı, kameraya bakmadan konuşacaksınız yana duvara bakarak
-Bunun sebebi ne?
-Biz bilmiyoruz format bu!!
-Güzel kardeşim eğer objektife bakarak konuşursam izleyici bunu daha şahsi yani sanki kendine olarak algılar ve yüksek ilgi ile izler ve etkileyici hale gelir.
-Hocam, onu bilemem bize söylenen bu, ancak böyle yapabiliriz.
Çarnaçar işi bitirip, hemen bitirme jürisine katılmak üzere okul binasındaki koridora kurulmuş milli güvenlik kurulunun benzeri yerleşime geçiyoruz. Çaylar ve kuru pastalar masayı süslemekte. Hummalı bir karmaşa da gürlemekte.Öğrenciler dört yıllık eğitim sonundaki mezuniyet ödevlerini üretip jüriye sunacaklar. Koridora, kumaş kaplı üç sandık çakma podyum olarak konuluyor ve iş sahipleri birer birer tasarımlarının hikâyelerini ve elbiselerini sergilemeye başlıyor.
Sarışın ama çok heyecanlı bir delikanlının işi elle tutulacak tek iş. O da zaten, her iki bölümü de aynı anda yaptığından niteliğe yönelmiş. Bir bir ardına işe yaramaz uyduruk polyester astarlıktan garibeler ucube kılığında gelip geçiyor.Kiminde pano eksik, kiminde çizim, kiminde ise giysi. Ama hepsinin bileklerinde ve boyunlarında bir sürü yayıntı bağlı. Prangalanmış yaratıcılığın nasıl da dumura uğratıldığını acı içinde izliyoruz. Derken yaptıklarına benzer kılıkta bir öğrenciye geliyor sıra. Adeta altı parçalı kızılay çadırı kılığındaki işi, ilkokulda bile yapabilirler diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Anlatıyor da anlatıyor, "edilimin iz düşümü, oluşumun gölgesi" bir tek eksik olanlar davul tozu ve minare gölgesi.
- Güzel kardeşim anlatın hikâyenizi.
- EVRİM hocam!
- O konu başlığınız bu yıl. Ya sizin koleksiyonun hikayesi?
- Türkçenin renkleri hocam!
-İyi de bunların hepsi simsiyah?
-İşte ben de Türkçeye yapılan saldırıyı anlatmaya çalıştım.
-Türkçe olduğunu karakteristik harfleri olmadan nasıl anlayacağız peki? Ş, Ç, Ü nerede?
-İşte saldırı onlar hocam bakın ayak bilekleri el bileklerindeki aksesuarlar.
Bu durumda modellik yapan gençlerden birine yöneliyorum:
-Lütfen hareket eder misiniz?
- I-ıh olmuyor hocam!
- Kızım bunları nasıl dikeceğiz peki?
- Onu ben bilemem. Ben TERZİ değil MODACI olacağım hocam. Dikiş bilmek zorunda değilim!
Devamını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Bilen biliyor zaten olup biteni.Haaa sakın bu kabul edilesi zor yaşanmışlık Eskişehir Anadolu Üniversitesine mal edilmesin. Ben yıllardır, Eczacılık Fakültesine, İEEE etkinliklerine, Güzel Sanatlara, Öğrenci Kollarına hatta İletişim Fakültelerine gider bol bol etkinlikler düzenlerim. Hatta çoğu zaman öğrenci evlerinde konuk edilirim, ama nicelik değil niteliktir ederim o yüzden karış karış yıllardır eğitim için her yeri gezmekte cehaletin üzerine ölü toprağı serpmekteyim.
Üç çeşit çizgi vardır eğri, düz ve kırık. Bir sonraki bölümde bakalım hangi okulu tutacaktır hıçkırık.
16 Şubat 2011 Çarşamba
Bir Yazı...
Onun bir ceketi var.
Sadece ona mahsus.
O'nun bedeninde
Modeli ona özel
Kumaşı ağlayarak girilen
Kah zorlanılan kah usanılan azda mutlanılan
Hayat atölyesinin
Yaşam tezgahında dokunmuş
Büyük bir emekle.
Atkı çözgü ipleri insanlıkdan
Yeryüzünden tutam tutam derlediği bilgiyle
Menevişli rengini kumaşa kendi vermiş.
Dört bir yanına da zeka pırıltıları serpiştirmiş.
Ustaların Ustası bir usta tarafından
Sevgi makasıyla tek biçilmiş.
Telası tevazudan muhteva
Mevlanadan Yunusdan hisselerle
İnce ince kumaşa işlenmiş.
Astarı hoşgörüden,
Bütün eksikleri ve fazlalıkları gizlenmiş.
Sol tarafa tam punto cebin üzerine
Çok güzel bir resim işlenmiş.
Aplikasyon değil kumaş dokusundan.
Kısrak başı bir harita.
Delici mavi bakışlı bir silüet,
Ve bir ay yıldız dalga dalga .
Yan cepler düz ipliğe dosdoğru yerleştirilmiş.
Biri anlayıştan,
Biri merhametten.
Çok kullanılmış olsalar da
Hiç biri esnememiş.
Hülasa ceket ihtimamla, saygıyla,
Yedi renk iplik ve sanatla
Günbegün elde dikilmiş.
İki ilik ikide düğme eklenmiş.
Cesaret ütüsüyle de bir güzel ütülenmiş.
Delifişek duruşu ondan.
Kırışmıyor, kirlenmiyor, ıslanmıyor,
Üşütmüyor ve terletmiyor.
Kurşun ve bıçak geçirmiyor.
Kumaş %100 insanlık olunca
Bütün hamleler sonuçsuz kalıyor.
Onu kötülüklerden koruyor.
Ara sıra bir kaç çamur parçası atılsa da
Silkelenince hepsi düşüyor.
O da ceketini hiç çıkarmıyor.
Biliyor ki ; Ona çok yakışıyor.
Çok kişi ''aynısı bende de var '' diyor .Ama
Aslı onda !
Ona mahsus,
Onun bedeninde.
Kumaşı, modeli Ona özel.
Çok yakışıyor.
O da onu
onurla, sabırla, asaletle, başarıyla taşıyor !
FATMA YILMAZ - SAMSUN
SÖZÜN BİTTİĞİ YERDE İPE SERİLMEZ Kİ UN ...
17 Ocak 2011 Pazartesi
UCUBE ABRAHAM VE SEVGİLİSİ SALAMON..
UCUBE ABRAHAM VE SEVGİLİSİ SALAMON
Bu metinin, ne Varoluş ( Genesis) ne de Kanuni Sultan Süleyman ile ilgisi yoktur, Okuyacaklarınız tamamen kurgudur,
Öyle kutsal kitaplardan ve kahramanlardan esinlenmez...
Zaten böylesi kimlikler insanlık denen hayvanlarda asla var olamazlar,
O yüzden, lütfen şikayetleriniz ile Alalet sistemini kasarak ve kaktırarak daha fazla meşgul etmeyiniz çünkü bu ara operatörleri yeteri kadar yoğun...
Efendim, yıllar yıllar önceymiş.
Dedekorkut emri ile tüm kızanlar bile hamileymiş...
Masal ya bu ;
Gökten düşmeye hazır 3 elmayı da deccal, gümrüklerde kemirmekteymiş.
Nasılsa veledi zinası kandil ihalesini alıp tüm hanedanlığın ana arterlerini şık şık lambalar ile bezemekteymiş hemde mektebi medreseden yeni mezun olduğu halde... Eh zaten medreseyi otel yapan dünür de o ihalede...
Ne olmuşsa olmuş kör tuttuğunu bulmuş.
Meğerse ucubeler herşeyi kitabına uydurmuşmuş...
Vezirin bıçkın delikanlıya aşkı da o arada konuşulurmuş..
Halbu ki ;
Abraham adlı yağız genç , Salamonun koynunda uyurmuş,
Salamon ise karanlık köşe başlarında çakma polyester entarisi ve bol janjanlı nağmeler ile aradığını zor bulurmuş.
O arada bardak bardak tarih içenler , eskiden cinsel uzuvlarını kımız tasında mı soğuturmuş? Altaylar’dan tepeden inip tahta çıkmış olanlar bulutlara tutunur ve de cübbelerden haber uçururmuş. Eşşeğe altın semer vuranların meşin suratları ise kaanın kredisi ile avunur sonra da el altından sümen altına hayasızların dosyalarını sokarak doğruları soğuturmuş...
Diğer derebeylikde ise durum dokuz doğururmuş,
İki kısır tarla; ay ışığı, tatlı pınar, su kabağı ve yel aralığı kızlara peşkeş çekilmiş ve de gerisi satışa sunulmuşmuş.
Zaten kötü kralı toprak dahi kabul etmemiş, cenazesi bile yolunmuşmuş...
Sakallı sokullu kılıklı yağcıbaşı nasılsa meddahlığa hak bulmuşmuş.
Beygir dişli kapıkulu ve de içgüveysiden hallice komşusu zaten içip içip Cihanın giremediği her yerde kudururmuş. Sonra da beygirlerin, üst medresenin
El aleminin hayal alemi kentine yerleşmiş leş karılar ise elçi kılığında roportajcı olurmuş.. Zaten doğru söyleyenler çokdan dokuz köyden de kovulmuşmuş. Özünde dil tostunda kaşar olan ise mertebe bile bulmuşmuş..
Çarıklı erkanı kilere el atıp zaten dünyalığı doğrulturmuş.
Bu arada dünyanın arsası 2 kerre elif be olmuşmuş...
Muş muş muş ,
Aslında hayatın yolu yokmuşmuş,
Ancak atı alan Üsküdar'ı geçerken mendilini sakalı şerifeye uydurmuşmuş...
İki üçgeni üstüne koyup, albayrağı ak edip, kaka işlerinde derman sunulurmuyumuş ? Sonrada paçavra sahte bezi kafalarında burulurmuymuş?
Anladınızmı nasıl analtıldığınızı ?
Ben de anlamdım zaten ne yazdığımı ☺
Yaza kaza bitmedi, durun bakalım alaleten kaktıranlar daha ne dilendi ?
Bu metinin, ne Varoluş ( Genesis) ne de Kanuni Sultan Süleyman ile ilgisi yoktur, Okuyacaklarınız tamamen kurgudur,
Öyle kutsal kitaplardan ve kahramanlardan esinlenmez...
Zaten böylesi kimlikler insanlık denen hayvanlarda asla var olamazlar,
O yüzden, lütfen şikayetleriniz ile Alalet sistemini kasarak ve kaktırarak daha fazla meşgul etmeyiniz çünkü bu ara operatörleri yeteri kadar yoğun...
Efendim, yıllar yıllar önceymiş.
Dedekorkut emri ile tüm kızanlar bile hamileymiş...
Masal ya bu ;
Gökten düşmeye hazır 3 elmayı da deccal, gümrüklerde kemirmekteymiş.
Nasılsa veledi zinası kandil ihalesini alıp tüm hanedanlığın ana arterlerini şık şık lambalar ile bezemekteymiş hemde mektebi medreseden yeni mezun olduğu halde... Eh zaten medreseyi otel yapan dünür de o ihalede...
Ne olmuşsa olmuş kör tuttuğunu bulmuş.
Meğerse ucubeler herşeyi kitabına uydurmuşmuş...
Vezirin bıçkın delikanlıya aşkı da o arada konuşulurmuş..
Halbu ki ;
Abraham adlı yağız genç , Salamonun koynunda uyurmuş,
Salamon ise karanlık köşe başlarında çakma polyester entarisi ve bol janjanlı nağmeler ile aradığını zor bulurmuş.
O arada bardak bardak tarih içenler , eskiden cinsel uzuvlarını kımız tasında mı soğuturmuş? Altaylar’dan tepeden inip tahta çıkmış olanlar bulutlara tutunur ve de cübbelerden haber uçururmuş. Eşşeğe altın semer vuranların meşin suratları ise kaanın kredisi ile avunur sonra da el altından sümen altına hayasızların dosyalarını sokarak doğruları soğuturmuş...
Diğer derebeylikde ise durum dokuz doğururmuş,
İki kısır tarla; ay ışığı, tatlı pınar, su kabağı ve yel aralığı kızlara peşkeş çekilmiş ve de gerisi satışa sunulmuşmuş.
Zaten kötü kralı toprak dahi kabul etmemiş, cenazesi bile yolunmuşmuş...
Sakallı sokullu kılıklı yağcıbaşı nasılsa meddahlığa hak bulmuşmuş.
Beygir dişli kapıkulu ve de içgüveysiden hallice komşusu zaten içip içip Cihanın giremediği her yerde kudururmuş. Sonra da beygirlerin, üst medresenin
El aleminin hayal alemi kentine yerleşmiş leş karılar ise elçi kılığında roportajcı olurmuş.. Zaten doğru söyleyenler çokdan dokuz köyden de kovulmuşmuş. Özünde dil tostunda kaşar olan ise mertebe bile bulmuşmuş..
Çarıklı erkanı kilere el atıp zaten dünyalığı doğrulturmuş.
Bu arada dünyanın arsası 2 kerre elif be olmuşmuş...
Muş muş muş ,
Aslında hayatın yolu yokmuşmuş,
Ancak atı alan Üsküdar'ı geçerken mendilini sakalı şerifeye uydurmuşmuş...
İki üçgeni üstüne koyup, albayrağı ak edip, kaka işlerinde derman sunulurmuyumuş ? Sonrada paçavra sahte bezi kafalarında burulurmuymuş?
Anladınızmı nasıl analtıldığınızı ?
Ben de anlamdım zaten ne yazdığımı ☺
Yaza kaza bitmedi, durun bakalım alaleten kaktıranlar daha ne dilendi ?
3 Ocak 2011 Pazartesi
002 DEN BERİ YILLAR YILLARI BECERDİ 2011 VELEDİ ZİNA OLARAK KAPIMIZA GELDİ...
002 DEN BERİ YILLAR YILLARI BECERDİ
2011 VELEDİ ZİNA OLARAK KAPIMIZA GELDİ...
Ne günlere kaldık değil mi ?
21. Asırın ilk on yılı bitti bile...
Hoş,bu yeni yıl meselesi kime ve neye göre ?
Hani desek ki cemre düştü, tohum çatladı ve yepyeni bir yaşam başladı ya neyse!
Belki de hazan sundu, yaprak dalda mı durdu, doğa uykuya mı soyundu olsaydı elde !
En uzun gece olsa idi 21 Aralık, olur muydu Hz. İsa 24 ü gecesi eksik babalık !
Mısır, Sümer, Aztek takvimleri kalmamış baktık,
Oysa şimdi ajandalar faizci bankalardan satılık.
Bakarız alık alık.
Eli cebe atan adam misali madam, para değil tutar adeta kofana misali balık...
Geçelim hanımlar beyler geçelim.
Yeni yıl diye kredi kartı transaksiyonuna dakikada bir milyon beşyüzbin dolar mı verelim?
Keriz den kerkenez kerevizden çerez bir yıla hadi merhaba diyelim..
Bakalım neler var falımızda telveden seslenelim...
Ocağı söndüren ocak ayı, hızla Golfstream akıntısını eriyen buzulların altına doğru iter...
Küresel ısınma yalanı Kyoto protokolüne güler geçer...
Hayfa açıklarında İsrail son 10 yılın en büyük doğalgaz rezervini bulduğunu açıklar.
Brezilya’da Filistin elçiliği açılır ve eski bir yükümlü kadın Devletbaşkanı olur.
Ortadoğu sonsuza dek değişecekdir...
Fildişi sahili ise artık birleşmiş milletler leşidir...
Tarım ve hayvancılık DMO, TMO yerine GDO ile nüfusumuzu çiğ çiğ yer geçer... Takunyalı TOKİ ‘nin el altından verilen milyarlaraca dolar keredisi bakalım kimlerin başını yer...
Vatan caddesine 3. Anıtmezar yeri aranır, deli gömleği giymiş leş başkanlar koruma ordusundan daralır...
Geçime düşmüşlere ha bire seçim sunulur.
Bu arada kazığı fakire geçirenler köprüden geçmiş ayı kılığında salınır durur...
3. köprünün ağaçları ise kömürhavzalarına taşınacak yalanı ile sunulur...
100 dolarlık tepegözünde allahın adı olan Musa doları yeşili dolar 20 cent den cepleri tıkır tıkır doldurur...
Dünya sel suları, kar çığları, fırtınalr ve yangınlarla boğuşur.
Tabi ki, 2012 safsatası falcılarla sürekli tüm ekranlarda bulunur...
GEL 2011 GEL.
HERGELE KILIKLI DÜNYAYA SEN HAL EL VER...
Değişim devşiriyor, debinim geviş getiriyor,..
Devrim evrim karışıyor.
Gel bakalım Davud’un kahpe yıldızından ne filizleniyor ?
İmralı’dan çıkan ses artık ahkam kesiyor.
Biri bozup bir düzüp dürzülükden ses veriyor.
Adı siyasi parti sanılan holdingler, al takke ver külah el ele, toprakları çimento ile çer çöp edip üzerlerinde hayasızca eşeleniyor.
450 milyon insan artık açlığın eşiğinde,
Dünyanın %12 si tatlı su peşinde.
Diğer yanda;
Vekil vukela aşure dağıtmakda siyah Cübbe eteğinde.
Medyada tarikat, ticarette cemaat, heyhat, oh ne güzelmiş hayat.
Öğrenci kafadan sömürülecek işçi, hasta ise zaten ağzında kalmamış tek dişi.
Birde müşteki listeye girdi mi,
Gel bakalım yeni yıl piçi, bacandaki pis kurum bize ne getirmekteydi?
Barbaros Şansal
2011 VELEDİ ZİNA OLARAK KAPIMIZA GELDİ...
Ne günlere kaldık değil mi ?
21. Asırın ilk on yılı bitti bile...
Hoş,bu yeni yıl meselesi kime ve neye göre ?
Hani desek ki cemre düştü, tohum çatladı ve yepyeni bir yaşam başladı ya neyse!
Belki de hazan sundu, yaprak dalda mı durdu, doğa uykuya mı soyundu olsaydı elde !
En uzun gece olsa idi 21 Aralık, olur muydu Hz. İsa 24 ü gecesi eksik babalık !
Mısır, Sümer, Aztek takvimleri kalmamış baktık,
Oysa şimdi ajandalar faizci bankalardan satılık.
Bakarız alık alık.
Eli cebe atan adam misali madam, para değil tutar adeta kofana misali balık...
Geçelim hanımlar beyler geçelim.
Yeni yıl diye kredi kartı transaksiyonuna dakikada bir milyon beşyüzbin dolar mı verelim?
Keriz den kerkenez kerevizden çerez bir yıla hadi merhaba diyelim..
Bakalım neler var falımızda telveden seslenelim...
Ocağı söndüren ocak ayı, hızla Golfstream akıntısını eriyen buzulların altına doğru iter...
Küresel ısınma yalanı Kyoto protokolüne güler geçer...
Hayfa açıklarında İsrail son 10 yılın en büyük doğalgaz rezervini bulduğunu açıklar.
Brezilya’da Filistin elçiliği açılır ve eski bir yükümlü kadın Devletbaşkanı olur.
Ortadoğu sonsuza dek değişecekdir...
Fildişi sahili ise artık birleşmiş milletler leşidir...
Tarım ve hayvancılık DMO, TMO yerine GDO ile nüfusumuzu çiğ çiğ yer geçer... Takunyalı TOKİ ‘nin el altından verilen milyarlaraca dolar keredisi bakalım kimlerin başını yer...
Vatan caddesine 3. Anıtmezar yeri aranır, deli gömleği giymiş leş başkanlar koruma ordusundan daralır...
Geçime düşmüşlere ha bire seçim sunulur.
Bu arada kazığı fakire geçirenler köprüden geçmiş ayı kılığında salınır durur...
3. köprünün ağaçları ise kömürhavzalarına taşınacak yalanı ile sunulur...
100 dolarlık tepegözünde allahın adı olan Musa doları yeşili dolar 20 cent den cepleri tıkır tıkır doldurur...
Dünya sel suları, kar çığları, fırtınalr ve yangınlarla boğuşur.
Tabi ki, 2012 safsatası falcılarla sürekli tüm ekranlarda bulunur...
GEL 2011 GEL.
HERGELE KILIKLI DÜNYAYA SEN HAL EL VER...
Değişim devşiriyor, debinim geviş getiriyor,..
Devrim evrim karışıyor.
Gel bakalım Davud’un kahpe yıldızından ne filizleniyor ?
İmralı’dan çıkan ses artık ahkam kesiyor.
Biri bozup bir düzüp dürzülükden ses veriyor.
Adı siyasi parti sanılan holdingler, al takke ver külah el ele, toprakları çimento ile çer çöp edip üzerlerinde hayasızca eşeleniyor.
450 milyon insan artık açlığın eşiğinde,
Dünyanın %12 si tatlı su peşinde.
Diğer yanda;
Vekil vukela aşure dağıtmakda siyah Cübbe eteğinde.
Medyada tarikat, ticarette cemaat, heyhat, oh ne güzelmiş hayat.
Öğrenci kafadan sömürülecek işçi, hasta ise zaten ağzında kalmamış tek dişi.
Birde müşteki listeye girdi mi,
Gel bakalım yeni yıl piçi, bacandaki pis kurum bize ne getirmekteydi?
Barbaros Şansal
30 Aralık 2010 Perşembe
Hayde Mahallebi Oğlanı, Biraz da Yumurtanın Yordamı, Birde Muhallebiden Memleketi Soyanı; Peki Ya Var mı Bunun Benden Başka Soranı ?
Hayde Mahallebi Oğlanı, Biraz da Yumurtanın Yordamı,
Birde Muhallebiden Memleketi Soyanı;
Peki Ya Var mı Bunun Benden Başka Soranı ?
İstiklal caddesindeyiz,
İstikbal henüz yaylı yatak olmamış uyum adına kilerler boşalmamış...
80’li yıllar şiddetini hala vatandaşın sırtına kambur olarak yüklemekte.
Bu arada T.C. 780 milyar dolarlık borç enkazı altına girmemekde...
70 cente muhtaç bir günden bol yıldızlı apoletlerde hüküm sürmekde...
01 den sonra sokağa çıkma yasağı ise hala var.
O gece, yapışkan çamurlu ve sahte parketaşı desenli caddeden, çakır keyif bir durumda meydana doğru akmaktayım...
Kimi köşede kararmış vitrinlerin dibine çökmüş ayyaşlar veya nameli turlar atan birkaç travesti kentin dekoru olarak göze sıra dışı çarpmaktalar.
En saklı gri gölgelerde ise torbacılar polis gözetiminde uyuşturucu pazarlamaktalar. Çisil çisil yağan yağmur ufak darbelerini yanaklarıma dokundurmakda. Fransız Konsolosluğu önünde çek yapısı tüfekler ile askerler durmakta... Sert ayazın gücü göz pınarlarıma birkaç damla üşüme yaşını da istemdışı oturtmakta...
Işıltılı tekfen ampullü çakma saray avizesini çoktan kapatmış muhallebicinin içerisindeki loş floresana takılmamadan geçilmiyor... Yağ bağlamış camların ardında lağım faresi boyundaki canlıların fingirdediği börekçi vitrinin önündeki bodrum ızgarasının üzreinde üç beş sokak çocuğu birbirine sokulmuş ısınmaya ve uyumaya çalışmakta...
Henüz İstanbul defterdarı olmamış bir zatın silüeti ise, birkaç gün önce babaannem ile yemek yediğim o mekanın içerisinde sanki hala sahanda yumurta ile tıkınmakda...
Parkadan bozma kabanı ile babasını Cinderesi’nden tanıdığım bıçkın delikanlı beni görmezden gelip yönünü değiştirierek Büyükparmakkapıya dalıyor... Oysa kendisi alışın verişin merkezlerinde valet servis değil Sıraselvilerdeki marjinal kulüplerde o yıllarda ototpark görevlisi olarak hafızamda zaten yer almakta...
Yıllar yılları, durumlar kurumları kovaladıktan sonra yeniden aynı coğrafyadayım. Bu kez kafam çakır değil ancak gönlümde dalga geçen ritim dol karabakır İstiklal’de bir kez daha hayatın tozunu attırmaktayım. Atı alan Üsküdar’ı geçip havuzlu villaya yerleşmiş. İpe un serene iğne batmış, ipliği pazara çıkmış, unu eleyip eleyip duvara astığında ise oğlu postarize pastorize siyasetten yararlanıp Bandırma ve Balıkesir arasındaki arsaların tamamını meğerse çoktan kapmış...
Mahallevi muhalaebici dünyalığını yapmış,
Bu arada Tüpçü sarayları şuursuzca hüplemiş.
Alışın -Verişin Merkezi diye bir perefabrikeye daha temel atmış...
Bıçkın delikanlıya gelince:
O’nun zaten anası malum zatmış. Meğerse avradında da korumalar korumasız yaklaşırmış...
EŞ, MEŞ, KEŞ DERKEN BAŞKANLIKLAR ARTIK KEŞMEKEŞ BİR LEŞMİŞ.
Muhallebi yememiş ama ilim yaymada takunya kemirmiş velet artık zenginmiş,
Mahallevi itin kursağı eğrisi ise şimdi siyonistin köpeğiymiş.
Beyaz Ev, Beyaz Saray olmuş,
Simitçi ise köşede altın bulmuş.
Düğün Sarayı gecekondudan doğmuş, alkolü yasaklamış durmuş.
Aslında Belediye Sarayları bütçeleri lop lop yutmuş.
Sırada Adalet Sarayı var
Bu ülkede utanılacak en son radde bence bu kadar !
Varsın Yapsınlar, Yaysın satsınlar, Yapsın da satsınlar...
Cürümden Saray yapıp çimentoya ekmek bansınlar.
Balıkesir Bandırma boşver gerisine daldırma ,
Gün gelir devran döner keserin sapı olacakları bu günden beller...
Barbaros Şansal
Birde Muhallebiden Memleketi Soyanı;
Peki Ya Var mı Bunun Benden Başka Soranı ?
İstiklal caddesindeyiz,
İstikbal henüz yaylı yatak olmamış uyum adına kilerler boşalmamış...
80’li yıllar şiddetini hala vatandaşın sırtına kambur olarak yüklemekte.
Bu arada T.C. 780 milyar dolarlık borç enkazı altına girmemekde...
70 cente muhtaç bir günden bol yıldızlı apoletlerde hüküm sürmekde...
01 den sonra sokağa çıkma yasağı ise hala var.
O gece, yapışkan çamurlu ve sahte parketaşı desenli caddeden, çakır keyif bir durumda meydana doğru akmaktayım...
Kimi köşede kararmış vitrinlerin dibine çökmüş ayyaşlar veya nameli turlar atan birkaç travesti kentin dekoru olarak göze sıra dışı çarpmaktalar.
En saklı gri gölgelerde ise torbacılar polis gözetiminde uyuşturucu pazarlamaktalar. Çisil çisil yağan yağmur ufak darbelerini yanaklarıma dokundurmakda. Fransız Konsolosluğu önünde çek yapısı tüfekler ile askerler durmakta... Sert ayazın gücü göz pınarlarıma birkaç damla üşüme yaşını da istemdışı oturtmakta...
Işıltılı tekfen ampullü çakma saray avizesini çoktan kapatmış muhallebicinin içerisindeki loş floresana takılmamadan geçilmiyor... Yağ bağlamış camların ardında lağım faresi boyundaki canlıların fingirdediği börekçi vitrinin önündeki bodrum ızgarasının üzreinde üç beş sokak çocuğu birbirine sokulmuş ısınmaya ve uyumaya çalışmakta...
Henüz İstanbul defterdarı olmamış bir zatın silüeti ise, birkaç gün önce babaannem ile yemek yediğim o mekanın içerisinde sanki hala sahanda yumurta ile tıkınmakda...
Parkadan bozma kabanı ile babasını Cinderesi’nden tanıdığım bıçkın delikanlı beni görmezden gelip yönünü değiştirierek Büyükparmakkapıya dalıyor... Oysa kendisi alışın verişin merkezlerinde valet servis değil Sıraselvilerdeki marjinal kulüplerde o yıllarda ototpark görevlisi olarak hafızamda zaten yer almakta...
Yıllar yılları, durumlar kurumları kovaladıktan sonra yeniden aynı coğrafyadayım. Bu kez kafam çakır değil ancak gönlümde dalga geçen ritim dol karabakır İstiklal’de bir kez daha hayatın tozunu attırmaktayım. Atı alan Üsküdar’ı geçip havuzlu villaya yerleşmiş. İpe un serene iğne batmış, ipliği pazara çıkmış, unu eleyip eleyip duvara astığında ise oğlu postarize pastorize siyasetten yararlanıp Bandırma ve Balıkesir arasındaki arsaların tamamını meğerse çoktan kapmış...
Mahallevi muhalaebici dünyalığını yapmış,
Bu arada Tüpçü sarayları şuursuzca hüplemiş.
Alışın -Verişin Merkezi diye bir perefabrikeye daha temel atmış...
Bıçkın delikanlıya gelince:
O’nun zaten anası malum zatmış. Meğerse avradında da korumalar korumasız yaklaşırmış...
EŞ, MEŞ, KEŞ DERKEN BAŞKANLIKLAR ARTIK KEŞMEKEŞ BİR LEŞMİŞ.
Muhallebi yememiş ama ilim yaymada takunya kemirmiş velet artık zenginmiş,
Mahallevi itin kursağı eğrisi ise şimdi siyonistin köpeğiymiş.
Beyaz Ev, Beyaz Saray olmuş,
Simitçi ise köşede altın bulmuş.
Düğün Sarayı gecekondudan doğmuş, alkolü yasaklamış durmuş.
Aslında Belediye Sarayları bütçeleri lop lop yutmuş.
Sırada Adalet Sarayı var
Bu ülkede utanılacak en son radde bence bu kadar !
Varsın Yapsınlar, Yaysın satsınlar, Yapsın da satsınlar...
Cürümden Saray yapıp çimentoya ekmek bansınlar.
Balıkesir Bandırma boşver gerisine daldırma ,
Gün gelir devran döner keserin sapı olacakları bu günden beller...
Barbaros Şansal
23 Aralık 2010 Perşembe
KİMİ DER: ANA DİLİ, OYSA ASLI BABA DİLİ.. BENİMKİSİ İSE EKMEK ARASI DİLLİ Mİ?
Bir milleti illet etmenin yolu dilini tamamen yok etmekten geçer.
Bu kez kendimi tekrar olsa da, 2 yıldır yazdığım,söylediğim ve anlattığım gerçekler belki bir anlam ifade eder.
‘’ Düşündüğün dilde seviş ; Düşmanının dilinde savaş ‘’
Elbetde bazılarınca ve karınca kararınca sansürcü zihniyetlerin makasının darbesini yer.
Sev ve sav yapılır; tanıtımlardan ve ifadelerimden kesilerek atılan ‘’AŞ ‘’ ve ‘’ İŞ ‘’ e şaşırarak naılır ve ağzı kıçı açıkda kalınır.
İşte bu yüzden insan denen hayvan iki delikli bir silindir olarak anılır.
Bazen ağzından laf yerine ne çıkacak diye bakılırken aslında ardından laf yerine ne çıktığına şaşırılır...
Başbakan aniden Frankofon olur...
‘’savunmaya’’ Rasmuusen (!) misali ‘’ defans’’ der.
Oysa yurda hasta ve fakir gelmiştir milli futbolcu ‘’lefter’’
Sonra çekirdek aile yapısına sıra gelir...
Nasıl çiftleşileceğini sabah vaazında sunan Star tv hatipi Sn,.Hatipoğlu; bu sefer çıtayı bir kez daha yukarı çeker ve ‘’tartışma’’ya ‘’argüman’’ der...
Aslında her hayır dan doğacakdır bir başka şer. Cuma hutbesinde cinsel organların nasıl yıkanacağını anlatan metinleri diyanet belirler!
Sırada ekonomi vardır. Artık kültür bütçeleri yapay mantardır.
Mezbahada defile, Haliç’de ise üniversite bilmem ki ne hanesidir?
Uzmanlar Hiçtinyeah‘den canlı yayında ''gösterge''ye ''indikatör'' der, bu durumda bu iş, burda bana da bir olanak sunar ey Hanımlar ve Beyler !!
-CE VE –CA:
Türkçe, İbranice, Arapca, hatta Amerikanca;
Oysa depremde kimbilir ne kaldı su altında Sapanca’da?
İngilizce, Kürtce, Almanca, Fransızca;
Halbuki ar namus değil aruz bile kalmadı cürüm yüzünden Çukurca’da...
Nasıl bakmalı peki kale alınası Çankaya’ya ?
-CI VE –Cİ:
Siyaesetçi, Kerhaneci, Lağamcı, Bozacı;
şimdi hepsinin şıracı sıralı şahitleri tesettürlü Modacı.
Politikacı, Arzuhalci, Güvenlikçi, Temizlikçi
Aslında yumurta rafadan değil Menemen de ki meymenetsizdendi.
Hedefleri belli ki; masum ve idealist öğrenci...
-IMSI VE –IMTRAK:
Liboşu olur mu olur ‘’Laikimsi Liberalimtrak’’,
Sabıkalı gazeteci köşe ise ihaleden naifimsi kadınımtrak.
Kimi ahmağımsı ermenimtrak,
Kiminin ise karısı bulmuş bir müstahdem, artık evlilikler nerede trak orada bırak...
-İST VE –İZM:
Faşist Siyonizm, Komünist İslamizm, Evangelist Pesimizm.
Meclis-i Mebusan da hepsine gerek sanırım birer Maskülist Feminizm...
-ER VE - ÖR:
Proleter olmuş ki ne olmuş her elde al bayrak paçavradan polyester,
Naylon eşarplı çoraplı karıları olan finiküler erler ise iktidarı dardan biraz da avantadan avatardan ihale bekler,
Moderatörün yeni trendi vibratör heyhat kalmadı ki üretici fabrikatör...
Ne yapmalı, ne yazmalı ki nasıl dili kaale almalı?
Dil yarası zor geçer.
Keskin dil küpüne zarar derler.
Sivri dil deler geçerse eğer.
Yamak’dan çatallı dil çıtayı bakın nasıl yukarı çeker!
Yabancı, ya da ana, hatta baba dilinde değil, kendi dilimde es de semir.
Yoksa adama, ''Ananı al git len'' diyenler anasını satmakla itham edilir.
Babayı gösterip de el altından dili sömürenler ise gün gelir ipliği pazarda gezdirilir...
Dil izidir canlıları hem genetik hem fiziksel hem kültürel belirleyen kayıtsız şatrsız hemde.
O zaman onların analayacağı dilden ‘digince’den eğitim isterim bende ☺
Nasılsa mentaliteleri kınadıklarından da beterdir. Eşşeğe altın semer vursan eşşek yine eşşekdir...
Önerilen digince aslında gerçek bir dil değil, ama esperanto’ya esparanza eder nazire !
PS: Alıktırmayın, maydonozları boyalı fönlü saçlı puri balamozları ey Lübinyalar! .Nasılsa budlar budu denyo meclislerinde nakintadan birer madi smilyalar,
Gacıları olmasaydı trışkadan kevaşe, mıncalarından naşlatılırmıydı cıvır mantilerle yasadışı koliler üstelik ceplerde çornavskyhemde madi berde !!!
Zamilyalara naş, Göz üstünde var derler bunlar adları olunca faraş kaş...
Barbaros ŞANSAL
Bu kez kendimi tekrar olsa da, 2 yıldır yazdığım,söylediğim ve anlattığım gerçekler belki bir anlam ifade eder.
‘’ Düşündüğün dilde seviş ; Düşmanının dilinde savaş ‘’
Elbetde bazılarınca ve karınca kararınca sansürcü zihniyetlerin makasının darbesini yer.
Sev ve sav yapılır; tanıtımlardan ve ifadelerimden kesilerek atılan ‘’AŞ ‘’ ve ‘’ İŞ ‘’ e şaşırarak naılır ve ağzı kıçı açıkda kalınır.
İşte bu yüzden insan denen hayvan iki delikli bir silindir olarak anılır.
Bazen ağzından laf yerine ne çıkacak diye bakılırken aslında ardından laf yerine ne çıktığına şaşırılır...
Başbakan aniden Frankofon olur...
‘’savunmaya’’ Rasmuusen (!) misali ‘’ defans’’ der.
Oysa yurda hasta ve fakir gelmiştir milli futbolcu ‘’lefter’’
Sonra çekirdek aile yapısına sıra gelir...
Nasıl çiftleşileceğini sabah vaazında sunan Star tv hatipi Sn,.Hatipoğlu; bu sefer çıtayı bir kez daha yukarı çeker ve ‘’tartışma’’ya ‘’argüman’’ der...
Aslında her hayır dan doğacakdır bir başka şer. Cuma hutbesinde cinsel organların nasıl yıkanacağını anlatan metinleri diyanet belirler!
Sırada ekonomi vardır. Artık kültür bütçeleri yapay mantardır.
Mezbahada defile, Haliç’de ise üniversite bilmem ki ne hanesidir?
Uzmanlar Hiçtinyeah‘den canlı yayında ''gösterge''ye ''indikatör'' der, bu durumda bu iş, burda bana da bir olanak sunar ey Hanımlar ve Beyler !!
-CE VE –CA:
Türkçe, İbranice, Arapca, hatta Amerikanca;
Oysa depremde kimbilir ne kaldı su altında Sapanca’da?
İngilizce, Kürtce, Almanca, Fransızca;
Halbuki ar namus değil aruz bile kalmadı cürüm yüzünden Çukurca’da...
Nasıl bakmalı peki kale alınası Çankaya’ya ?
-CI VE –Cİ:
Siyaesetçi, Kerhaneci, Lağamcı, Bozacı;
şimdi hepsinin şıracı sıralı şahitleri tesettürlü Modacı.
Politikacı, Arzuhalci, Güvenlikçi, Temizlikçi
Aslında yumurta rafadan değil Menemen de ki meymenetsizdendi.
Hedefleri belli ki; masum ve idealist öğrenci...
-IMSI VE –IMTRAK:
Liboşu olur mu olur ‘’Laikimsi Liberalimtrak’’,
Sabıkalı gazeteci köşe ise ihaleden naifimsi kadınımtrak.
Kimi ahmağımsı ermenimtrak,
Kiminin ise karısı bulmuş bir müstahdem, artık evlilikler nerede trak orada bırak...
-İST VE –İZM:
Faşist Siyonizm, Komünist İslamizm, Evangelist Pesimizm.
Meclis-i Mebusan da hepsine gerek sanırım birer Maskülist Feminizm...
-ER VE - ÖR:
Proleter olmuş ki ne olmuş her elde al bayrak paçavradan polyester,
Naylon eşarplı çoraplı karıları olan finiküler erler ise iktidarı dardan biraz da avantadan avatardan ihale bekler,
Moderatörün yeni trendi vibratör heyhat kalmadı ki üretici fabrikatör...
Ne yapmalı, ne yazmalı ki nasıl dili kaale almalı?
Dil yarası zor geçer.
Keskin dil küpüne zarar derler.
Sivri dil deler geçerse eğer.
Yamak’dan çatallı dil çıtayı bakın nasıl yukarı çeker!
Yabancı, ya da ana, hatta baba dilinde değil, kendi dilimde es de semir.
Yoksa adama, ''Ananı al git len'' diyenler anasını satmakla itham edilir.
Babayı gösterip de el altından dili sömürenler ise gün gelir ipliği pazarda gezdirilir...
Dil izidir canlıları hem genetik hem fiziksel hem kültürel belirleyen kayıtsız şatrsız hemde.
O zaman onların analayacağı dilden ‘digince’den eğitim isterim bende ☺
Nasılsa mentaliteleri kınadıklarından da beterdir. Eşşeğe altın semer vursan eşşek yine eşşekdir...
Önerilen digince aslında gerçek bir dil değil, ama esperanto’ya esparanza eder nazire !
PS: Alıktırmayın, maydonozları boyalı fönlü saçlı puri balamozları ey Lübinyalar! .Nasılsa budlar budu denyo meclislerinde nakintadan birer madi smilyalar,
Gacıları olmasaydı trışkadan kevaşe, mıncalarından naşlatılırmıydı cıvır mantilerle yasadışı koliler üstelik ceplerde çornavskyhemde madi berde !!!
Zamilyalara naş, Göz üstünde var derler bunlar adları olunca faraş kaş...
Barbaros ŞANSAL
15 Aralık 2010 Çarşamba
ÖDENECEK BEDEL VAR ! Haydi beyler size de hayirlı Bayramlar !
İlk kez dünyada ve Türkiye Cumhuriyeti’nde benden duyulacak bu konu bazılarinı rahatsız edecek olsa da, günü gelince durum açıkca ortaya dökülecekdir nasılsa!
Konun ne alaksı var demeyin bakın nasıl aile şirketleri ile sömürülüyormuş meğerse Magna Carta kisvesi ile bu dünya !
İşte ve ihalede her köşeyi köşegen olarak tutumuş çok değerli bazı köşe yazarlarımz da, bakalım nasıl ötecekler o gün bas bas paraları Leyla’ya misali kendi sütunlarında?
Büyük bir ihtimal ile, Oprah Winfre’ in tanıtacağı ve henüz yazılmakda olan bir belgeselden kimsenin haberi yok … Nedense bizim ülkemizdeki haberler hep cinselllik , cinayet, hırsızlık , koca bulma, yemek yeme vs vs üzerine ama artık karnımız bu savsatalara gerçekden tok ..
Adana’da döner bıçaklı kavga, Tarsus’da otoyolda canpazarı ve patlayan silikonlar… Günde 30 tane perakende haber adına medyamızda servis edilir hala, Oysa, oh ne ala Mualla çokdan tarih oldu moda dünyasında..
Yakında tüm milletlerin tartışacağı bu eser, aslında İranlı bir işkadının kaleminden dökülecek. Kaleminden meni damlayan ahlak zabıtalarına inat yeri göğü inletecek ..
Amcandan çocuk yapma klavuzu,, ensestinin dine uydurulma kurgusu gibi ahlaksızlıkların nasıl İran’da yasallaşarak Türkiye Cumhuriyeti’nin dibine dinamit konduğu gözler önüne serilecek..
Nerden mi biliyorum ?
Çünü bir ülkenin kaderini, o ülkenin en meşhur kuaförlerinde vesikalık resim alarak belgelemek mümkün. Ama en güçlü terzilerinin boy aynasında ise, o güçlü zannedilen adamların boş boğaz karılarının karın yağlarını kapatmaya çalıştığı ve avanta elbise peşinde koştuğu prova odasında ise kaydetmek hem kolay hem de düzgün…
İşte bende bu İran’lı hanımı bu aynalar vasıtası ile tanıdığıma artık değilim pek üzgün..Şimdi bilgim var ancak söyeleyem erkenden ki olmasın bazıları süzgün…
Dubai’den Marbella’ya, Gstaad,dan Londra’ya hatta İstanbul’dan Urumiye’ye uzanan uzun yılların hikayesi geliyor … Öyle ki, keklik çukurovada avlanıp soğan düz ovada terletiliyor.. Damatların yüzbinlerce dolarlık ipek halıları uçup, Amerika’daki abilere bile uçanhalı olarak servis edilebiliniyor…İpliği pazara çıkmak üzere olan mecra ununu eleğip duvara astığı eleğini tef ve def olarak yeniden eline almaya çalışıyor..
5 kopek aile ve 25 çöpçü balık kılıklı maaile bu ülkede yakında ipe un sermeye ise sanki meğil veriyor.. Dünyanın binde beşi lop lop yutarken, kalanı nedense hep yanlış kıblelere secd ettiriliyor..
Önce İngilize daha sonra da Türkçe yayınlanacak bu esere hazır olmalı mı, yoksa hazıra konmalı mı bilinmez ama nice güçlü o adamlar; kendileri dikemedikleri için dikişlerini diktirtmek üzere karılarını terzilerine yollayıp, sonra da, o terziyi arayıp : ‘’ Ellerine sağlık çok güzel dikmişsin ‘’ dekilerine millet işin aslını anlayıp kıs kıs gülmeye hazırlanıyor.. Aile arası evlilikler ile içeride kalan servetlerin özürlü bebeleri ise artık pek miras yedi olamayacak gibi darlanıyor..
Bu durumda bayramlık ağzıma biber yerine Monsanto’nun güçlü salçasını sunan delikanlılar kaçacak delik arar gibi szılanıyor..
Hatasız kul olmazmış ama hayasız kurbanlıklar ile ibadet hivabet ile hitabete dönüştürülürken , bir kez daha yamak kol geziyor …
Konun ne alaksı var demeyin bakın nasıl aile şirketleri ile sömürülüyormuş meğerse Magna Carta kisvesi ile bu dünya !
İşte ve ihalede her köşeyi köşegen olarak tutumuş çok değerli bazı köşe yazarlarımz da, bakalım nasıl ötecekler o gün bas bas paraları Leyla’ya misali kendi sütunlarında?
Büyük bir ihtimal ile, Oprah Winfre’ in tanıtacağı ve henüz yazılmakda olan bir belgeselden kimsenin haberi yok … Nedense bizim ülkemizdeki haberler hep cinselllik , cinayet, hırsızlık , koca bulma, yemek yeme vs vs üzerine ama artık karnımız bu savsatalara gerçekden tok ..
Adana’da döner bıçaklı kavga, Tarsus’da otoyolda canpazarı ve patlayan silikonlar… Günde 30 tane perakende haber adına medyamızda servis edilir hala, Oysa, oh ne ala Mualla çokdan tarih oldu moda dünyasında..
Yakında tüm milletlerin tartışacağı bu eser, aslında İranlı bir işkadının kaleminden dökülecek. Kaleminden meni damlayan ahlak zabıtalarına inat yeri göğü inletecek ..
Amcandan çocuk yapma klavuzu,, ensestinin dine uydurulma kurgusu gibi ahlaksızlıkların nasıl İran’da yasallaşarak Türkiye Cumhuriyeti’nin dibine dinamit konduğu gözler önüne serilecek..
Nerden mi biliyorum ?
Çünü bir ülkenin kaderini, o ülkenin en meşhur kuaförlerinde vesikalık resim alarak belgelemek mümkün. Ama en güçlü terzilerinin boy aynasında ise, o güçlü zannedilen adamların boş boğaz karılarının karın yağlarını kapatmaya çalıştığı ve avanta elbise peşinde koştuğu prova odasında ise kaydetmek hem kolay hem de düzgün…
İşte bende bu İran’lı hanımı bu aynalar vasıtası ile tanıdığıma artık değilim pek üzgün..Şimdi bilgim var ancak söyeleyem erkenden ki olmasın bazıları süzgün…
Dubai’den Marbella’ya, Gstaad,dan Londra’ya hatta İstanbul’dan Urumiye’ye uzanan uzun yılların hikayesi geliyor … Öyle ki, keklik çukurovada avlanıp soğan düz ovada terletiliyor.. Damatların yüzbinlerce dolarlık ipek halıları uçup, Amerika’daki abilere bile uçanhalı olarak servis edilebiliniyor…İpliği pazara çıkmak üzere olan mecra ununu eleğip duvara astığı eleğini tef ve def olarak yeniden eline almaya çalışıyor..
5 kopek aile ve 25 çöpçü balık kılıklı maaile bu ülkede yakında ipe un sermeye ise sanki meğil veriyor.. Dünyanın binde beşi lop lop yutarken, kalanı nedense hep yanlış kıblelere secd ettiriliyor..
Önce İngilize daha sonra da Türkçe yayınlanacak bu esere hazır olmalı mı, yoksa hazıra konmalı mı bilinmez ama nice güçlü o adamlar; kendileri dikemedikleri için dikişlerini diktirtmek üzere karılarını terzilerine yollayıp, sonra da, o terziyi arayıp : ‘’ Ellerine sağlık çok güzel dikmişsin ‘’ dekilerine millet işin aslını anlayıp kıs kıs gülmeye hazırlanıyor.. Aile arası evlilikler ile içeride kalan servetlerin özürlü bebeleri ise artık pek miras yedi olamayacak gibi darlanıyor..
Bu durumda bayramlık ağzıma biber yerine Monsanto’nun güçlü salçasını sunan delikanlılar kaçacak delik arar gibi szılanıyor..
Hatasız kul olmazmış ama hayasız kurbanlıklar ile ibadet hivabet ile hitabete dönüştürülürken , bir kez daha yamak kol geziyor …
FARKINDA MIYIZ ? YOKSA İŞİN FARKLILIĞINDA MIYIZ?..
İnsanlar doğarken adlarını, dillerini, dinlerini, cinslerini ailelerini ve isimlerini ve de tabi ki genetiklerini maalesef seçemiyor, ömür boyu bunu değiştirmeye çalışınca da rezil olup devşiriliveriyor.. Oysa işin diğer yanından bakınca bambaşka bir tablo günümüzde tokat gibi göze çarpıyor…
Geçen yıl, Hülya Avşar Show’da ‘’Kamburlarınızı donanım yapın! ‘’ dediğimde, hanımefendi, aylık binlerce lira olan kazancının etkisinden olsa gerek; stüdyodaki kameramana dönüp ‘’ Buyrun bakalım. Biri bana bunu açıklasın , Kameraman arkadaşım sen söyle . Ne demek şimdi bu ? Barbaros beyin dedikleri için alt yazı alalım lütfen !’’ demiş ,Sonra tv eleştirmenleri ‘Konuğu soruyor, Hülya Avşar dinliyor’ yazarak dalga geçmiş idi .. Günümüzde ise zaten Hülya Avşar ve Gülben Ergen entellektüelizmi alman yazar Geothe ‘ye denkleşdi..Yani ortalık artık leş gibi …
Bu kez şaşkınlığınızı bir kenara bırakın ve ben Terzi Yamağı Barbaros Şansal’ın dünya görüşüne göz atarak hayata bir başka açıdan bakmaya başlayın ki ‘’Fark yaratın’’
Yaftalar ve korkular olmadan , önyargısız ve infazsız bir yaşama ‘’Hürriyetailem.com’’ ile kol açın ki sevgi, saygı ve güven üçgenine oturtulmuş bir sabit duruşu sıçrama tahtası yapabilelim..
Hiç işe yaramaz zannedilen, kum çölündeki kambur zannetdiğimiz devenin hörgücü karşımıza en kutsal sliah olarak çıkacağını bilerek korkulardan kurtulalım..
Çünkü George Mac Donald’a göre korku en büyük düşmandır. Korkuları silah olarak kullanır ve en tehlikeli düşmana dönüşür. İnsanlığn ortak korkusu yokdur , Doğuşdan da gelmez korku . Sonradan kazanılır ve harcanması zordur . Mesela Sciofobi gibi ☺ (Gölgelerden Korkmak)…
Bir milleti imha etmenin yolu dilini imha etmekle başlar derler , Zat-ı muhteremler savunmaya defans der ise, ekonomi uzmanları göstergeyi indikatör diye söyler ise,
dini alimler tartışmayı argüman olarak seslendirir ise de bu durumda ben neden ‘’Azimle defekasyon, mermerde perforasyon’ ‘demeyeceğim ki ?
Sonra sıra çekirdek aile yapısına gelir ki, jüri üyesi transeksüellere bakire raporu düzeriz.
Sonra sıra kültüre gelir , enginar şenginara dönüşür, hopçu topçu, popçu türer ama BOP’çu gizlenir..
Sonradan olunmaz ise öyşe doğulur zaten, Tercihler ve Yönelimler yönetimlerce ellenmediği müddetçe donanımdır beşeriyete..
Bu yüzden bundan böyle sık sık sizlerle buralarda buluşacağız .. Sanal kanalı analiz edip kanalizasyona düşmeden hayatı yazacağız . Çünkü sözü süzmenin manası yok nasılsa özünde damıtılamıyor o yüzden süzünce daha da lezzetli damlıyor..
Geçen yıl, Hülya Avşar Show’da ‘’Kamburlarınızı donanım yapın! ‘’ dediğimde, hanımefendi, aylık binlerce lira olan kazancının etkisinden olsa gerek; stüdyodaki kameramana dönüp ‘’ Buyrun bakalım. Biri bana bunu açıklasın , Kameraman arkadaşım sen söyle . Ne demek şimdi bu ? Barbaros beyin dedikleri için alt yazı alalım lütfen !’’ demiş ,Sonra tv eleştirmenleri ‘Konuğu soruyor, Hülya Avşar dinliyor’ yazarak dalga geçmiş idi .. Günümüzde ise zaten Hülya Avşar ve Gülben Ergen entellektüelizmi alman yazar Geothe ‘ye denkleşdi..Yani ortalık artık leş gibi …
Bu kez şaşkınlığınızı bir kenara bırakın ve ben Terzi Yamağı Barbaros Şansal’ın dünya görüşüne göz atarak hayata bir başka açıdan bakmaya başlayın ki ‘’Fark yaratın’’
Yaftalar ve korkular olmadan , önyargısız ve infazsız bir yaşama ‘’Hürriyetailem.com’’ ile kol açın ki sevgi, saygı ve güven üçgenine oturtulmuş bir sabit duruşu sıçrama tahtası yapabilelim..
Hiç işe yaramaz zannedilen, kum çölündeki kambur zannetdiğimiz devenin hörgücü karşımıza en kutsal sliah olarak çıkacağını bilerek korkulardan kurtulalım..
Çünkü George Mac Donald’a göre korku en büyük düşmandır. Korkuları silah olarak kullanır ve en tehlikeli düşmana dönüşür. İnsanlığn ortak korkusu yokdur , Doğuşdan da gelmez korku . Sonradan kazanılır ve harcanması zordur . Mesela Sciofobi gibi ☺ (Gölgelerden Korkmak)…
Bir milleti imha etmenin yolu dilini imha etmekle başlar derler , Zat-ı muhteremler savunmaya defans der ise, ekonomi uzmanları göstergeyi indikatör diye söyler ise,
dini alimler tartışmayı argüman olarak seslendirir ise de bu durumda ben neden ‘’Azimle defekasyon, mermerde perforasyon’ ‘demeyeceğim ki ?
Sonra sıra çekirdek aile yapısına gelir ki, jüri üyesi transeksüellere bakire raporu düzeriz.
Sonra sıra kültüre gelir , enginar şenginara dönüşür, hopçu topçu, popçu türer ama BOP’çu gizlenir..
Sonradan olunmaz ise öyşe doğulur zaten, Tercihler ve Yönelimler yönetimlerce ellenmediği müddetçe donanımdır beşeriyete..
Bu yüzden bundan böyle sık sık sizlerle buralarda buluşacağız .. Sanal kanalı analiz edip kanalizasyona düşmeden hayatı yazacağız . Çünkü sözü süzmenin manası yok nasılsa özünde damıtılamıyor o yüzden süzünce daha da lezzetli damlıyor..
9 Aralık 2010 Perşembe
KARI TAVLAMANIN SONU TRİLYONLUK BOŞANMA TAV’IN 10. YILINDA KALKIŞ, KALMIŞ 10.SIRADA KALKMAYA VALLA !
Gecenin kabusuna dönüşen, divitin çizgili pijamalı ve atlet giymiş başbakan ile el ele yerdiğimiz halvetli döşeğimizdeki muhabbetimizin ardından sabaha karşı adeta zifaf gecesi sonunda şeytan bağlamış bir vaziyetde rüyamdan uyanıyorum,
Ununu eleyip duvara asmış ipe un seren tavırlıların rüyamda son derece munis, davetkar ve ihtiras dolu sureti guya bir tv kameramanının bodrum katındaki rurtubetli evin camının önünde cereyan etmiş. Günümüzde, omlet olsa ancak siyasilerin üzüm kırmızısı boyalı kafasına yetmeyecek pastorize yumurta zaten postarize politikalarına halt etmiş.
Çamlıca sırtlarından doğan güneş ters ışıktan dolayı, kara görünen bulutlara ulaşmadan kor rengi ışığını geçici bir sure için duvarıma vurmuş bile..
Çapaklı gözlerimi ovuşturup , akşamdan traşladığım nasırımın acısına aldırmadan doğruluyorum. Kocaman, kırılmaz bavula son bir göz atıp, hızla duşa dalıp, sinekkaydıyı yarına bırakıp hemen giyinip asansörü çağırıyorum..
Kentin daha keşmekeşe dönmemiş sahil yolundan Atatürk Havalimanı ‘na doğru yol almak üzere geç kalmamak için yardımcımla arabaya atlıyorum..
Yolculuk Afrikanın kuzeyi .Özel bir ziyaret sebeb i düzeyi…
Samatya civarlarını henüz geçmişken Toki,Tobb ve hadi sende kop misali her yere yeni yeni iliştirilmiş ya da reklam panosu dikilmiş çakma Dubai binaları görüntüleri bir kez daha rahatsız ediyor mahmurluğumu..
Malumunuz Jeep li VİP arabaları, çakaralmaz kılıklı led ışıklı otoların eşliğinde bir bir gelmekteler tercihli yoldan. Kimbilir ? Belki iş takibine ya da malum işleri işbilici ile bitirmeye ….
Uçuş kartımı alıp, Özal’ın takunyalarına TOKİ için peşkeş çekilmiş yurtdışına çıkış kelle harcını ödeyip , sanki kaçakçı ya da teröristmişiz gibi suratı sorunlu gümrük memurlarının da süzmesinden geçip hemen gümrüklü alana ulaşıyorum. Tım tıs ,dım tık; D&R gazinosundan hava limanının içine oynak bir göbek havası süzülüyor… Raflara dizili mastürbatif dergilerin tamamının kapağı ise E5 otoyolunda gece çalışan transseksüel kılıkli birbirinin benzeri bir çok kadın pazara konmuş.. Aklıma moda ikonları geliyor . Biricik Suden Paker umreye gidiyor..Yerli malı fıstıkçı, lokumcu dışında tek bir milli markanın olmadığı kapalı çarşı konseptli alanı geçip 308 nolu kapıya yöneliyorum…
Alan personeli ve yer ekibinin nezaketinin sebebini çok geçmeden ‘’Yemekteyiz’’ programına bağlı olduğunu anlıyorum, ‘’ ay barbunyanız harika, muhallebinin tarifini alabilirmiyim ..
Heygidi şehri Ulan Batur!
Mevhibe inönü , Toto Karaca, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Gönül Akkor’dan tut da , Özal , Yılmaz, Çiller, Erbakan, Yazıcı elbiselerini bu ülkeye sunmuşun 45 yıldır olmamış , şimdi meğerse şöhretin yolu zeytinyağlı dolmaymış…
Anons üzerine önce otobüse oradan da apron üzerinden Kahire uçağına binmek üzere uçağıma ulaşıyourm.. Yerlerimize yerleştikden sonar her tür güvenlik bilgisi bize sayısal ekranlar aracılığı ile anlatılıyor..
Motor çalıştırıyor ve pistbaşı yapmak üzere geri geri titreyerek park yerinden ayrılıp taxi yapmaya başlıyoruz…
Gözüm camdan dışarı dalmış, öğleye giri vuran bulanık günışığının altındaki etrafa göz atıyorum. Süleyman Demirel ‘in açılışını yaptığı mekan da dahil olmak üzere terminal binaları çokdan gözden ırakda..
Cat 3-4 ise üzeri kepçeler kamyonlar ile harıl harıl çalışmakta..
Henüz hangarların önüne geliyoruz ki uçağın artık yol almadığını görüyorum ., Ve olağan hale gelen bu ahmaklığa içimden okkalı bir küfür gönderiyorum ..
Deve kervanına bile yetmeyecek çevre ve iniş kalkış düzenlenmelerinin muhlis ve müsrif kahramanlarını anıp zaten kurban niyetine deve kesen hicive pek şaşmıyorum…
Aklıma birden aynı binada komşum olan bir avukata gelen hanımın beni görünce merdivenlerden koşarak nasıl kaçıp saklandığı geliyor .. Sosyal payalaşıma isim vermeden yazdığımda tüm günlük müstakil siyasi gezetelerin nasılda sayfalarına taşıdıkları hatırlanıyor.. Eee, Tezek kokan alanlar birilerini harmanlarken asıl temelli çoktan atılanlar nadasda yatıyor..Hemde epey ortak dostumuzun olduğu ve nice yıllardır büyükelçilikler vasıtası ile ne tarz çıkar ilişkilerini kurduğunu bildiğim halde ..
Derken pilot beyin anonsu geliveriyor transistörlü hurda radyo kıvamındaki hoperlörlerden
‘’KALKIŞDA 10. SIRADA OLDUĞUMUZDAN ……….. 1 SAAT 15 DAKİKA ’’
Şaha kalkışta bazılarının iddasına gore bu ülke nasılsa.
Ama ha bire havaalanı inşa eden zihniyet nedense iniş kalkış apronunun tamirat inşaatında müteaahid şöförünün arabasıyla formula 1 denemesi yaptırtmakta …
Bakın 10 yılında bugün Tav..
Kimbilir etrafından şer sokan kötü herifler yeniden nelere tav ?
Ama yolcu olmuş nasılsa kalkmaya 10 kala keklik gibi bir av..
Alan razı, alan vergisi veren zaten kazı kazan kazığı …
Şimdi ele almalı bam teliyle dalga geçmek için Aşık Veysel sazını.
Nasılsa rüyamda boş boş bakanın tasviriydi zebani halindeki azmanı..
Demk ki buna sebep olan aklı selim beylere de iyi uçuşlar demek hakkım var
Ister kendilerine ister karılarına artık gönül rahatlığı ile güle oyanaya kullansınlar….
Uç uç böceğim annen sana peçe takunya alacak ,
Kıçı açık sermaye yakında kıçına teneke bağlayacak ….
Ununu eleyip duvara asmış ipe un seren tavırlıların rüyamda son derece munis, davetkar ve ihtiras dolu sureti guya bir tv kameramanının bodrum katındaki rurtubetli evin camının önünde cereyan etmiş. Günümüzde, omlet olsa ancak siyasilerin üzüm kırmızısı boyalı kafasına yetmeyecek pastorize yumurta zaten postarize politikalarına halt etmiş.
Çamlıca sırtlarından doğan güneş ters ışıktan dolayı, kara görünen bulutlara ulaşmadan kor rengi ışığını geçici bir sure için duvarıma vurmuş bile..
Çapaklı gözlerimi ovuşturup , akşamdan traşladığım nasırımın acısına aldırmadan doğruluyorum. Kocaman, kırılmaz bavula son bir göz atıp, hızla duşa dalıp, sinekkaydıyı yarına bırakıp hemen giyinip asansörü çağırıyorum..
Kentin daha keşmekeşe dönmemiş sahil yolundan Atatürk Havalimanı ‘na doğru yol almak üzere geç kalmamak için yardımcımla arabaya atlıyorum..
Yolculuk Afrikanın kuzeyi .Özel bir ziyaret sebeb i düzeyi…
Samatya civarlarını henüz geçmişken Toki,Tobb ve hadi sende kop misali her yere yeni yeni iliştirilmiş ya da reklam panosu dikilmiş çakma Dubai binaları görüntüleri bir kez daha rahatsız ediyor mahmurluğumu..
Malumunuz Jeep li VİP arabaları, çakaralmaz kılıklı led ışıklı otoların eşliğinde bir bir gelmekteler tercihli yoldan. Kimbilir ? Belki iş takibine ya da malum işleri işbilici ile bitirmeye ….
Uçuş kartımı alıp, Özal’ın takunyalarına TOKİ için peşkeş çekilmiş yurtdışına çıkış kelle harcını ödeyip , sanki kaçakçı ya da teröristmişiz gibi suratı sorunlu gümrük memurlarının da süzmesinden geçip hemen gümrüklü alana ulaşıyorum. Tım tıs ,dım tık; D&R gazinosundan hava limanının içine oynak bir göbek havası süzülüyor… Raflara dizili mastürbatif dergilerin tamamının kapağı ise E5 otoyolunda gece çalışan transseksüel kılıkli birbirinin benzeri bir çok kadın pazara konmuş.. Aklıma moda ikonları geliyor . Biricik Suden Paker umreye gidiyor..Yerli malı fıstıkçı, lokumcu dışında tek bir milli markanın olmadığı kapalı çarşı konseptli alanı geçip 308 nolu kapıya yöneliyorum…
Alan personeli ve yer ekibinin nezaketinin sebebini çok geçmeden ‘’Yemekteyiz’’ programına bağlı olduğunu anlıyorum, ‘’ ay barbunyanız harika, muhallebinin tarifini alabilirmiyim ..
Heygidi şehri Ulan Batur!
Mevhibe inönü , Toto Karaca, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Gönül Akkor’dan tut da , Özal , Yılmaz, Çiller, Erbakan, Yazıcı elbiselerini bu ülkeye sunmuşun 45 yıldır olmamış , şimdi meğerse şöhretin yolu zeytinyağlı dolmaymış…
Anons üzerine önce otobüse oradan da apron üzerinden Kahire uçağına binmek üzere uçağıma ulaşıyourm.. Yerlerimize yerleştikden sonar her tür güvenlik bilgisi bize sayısal ekranlar aracılığı ile anlatılıyor..
Motor çalıştırıyor ve pistbaşı yapmak üzere geri geri titreyerek park yerinden ayrılıp taxi yapmaya başlıyoruz…
Gözüm camdan dışarı dalmış, öğleye giri vuran bulanık günışığının altındaki etrafa göz atıyorum. Süleyman Demirel ‘in açılışını yaptığı mekan da dahil olmak üzere terminal binaları çokdan gözden ırakda..
Cat 3-4 ise üzeri kepçeler kamyonlar ile harıl harıl çalışmakta..
Henüz hangarların önüne geliyoruz ki uçağın artık yol almadığını görüyorum ., Ve olağan hale gelen bu ahmaklığa içimden okkalı bir küfür gönderiyorum ..
Deve kervanına bile yetmeyecek çevre ve iniş kalkış düzenlenmelerinin muhlis ve müsrif kahramanlarını anıp zaten kurban niyetine deve kesen hicive pek şaşmıyorum…
Aklıma birden aynı binada komşum olan bir avukata gelen hanımın beni görünce merdivenlerden koşarak nasıl kaçıp saklandığı geliyor .. Sosyal payalaşıma isim vermeden yazdığımda tüm günlük müstakil siyasi gezetelerin nasılda sayfalarına taşıdıkları hatırlanıyor.. Eee, Tezek kokan alanlar birilerini harmanlarken asıl temelli çoktan atılanlar nadasda yatıyor..Hemde epey ortak dostumuzun olduğu ve nice yıllardır büyükelçilikler vasıtası ile ne tarz çıkar ilişkilerini kurduğunu bildiğim halde ..
Derken pilot beyin anonsu geliveriyor transistörlü hurda radyo kıvamındaki hoperlörlerden
‘’KALKIŞDA 10. SIRADA OLDUĞUMUZDAN ……….. 1 SAAT 15 DAKİKA ’’
Şaha kalkışta bazılarının iddasına gore bu ülke nasılsa.
Ama ha bire havaalanı inşa eden zihniyet nedense iniş kalkış apronunun tamirat inşaatında müteaahid şöförünün arabasıyla formula 1 denemesi yaptırtmakta …
Bakın 10 yılında bugün Tav..
Kimbilir etrafından şer sokan kötü herifler yeniden nelere tav ?
Ama yolcu olmuş nasılsa kalkmaya 10 kala keklik gibi bir av..
Alan razı, alan vergisi veren zaten kazı kazan kazığı …
Şimdi ele almalı bam teliyle dalga geçmek için Aşık Veysel sazını.
Nasılsa rüyamda boş boş bakanın tasviriydi zebani halindeki azmanı..
Demk ki buna sebep olan aklı selim beylere de iyi uçuşlar demek hakkım var
Ister kendilerine ister karılarına artık gönül rahatlığı ile güle oyanaya kullansınlar….
Uç uç böceğim annen sana peçe takunya alacak ,
Kıçı açık sermaye yakında kıçına teneke bağlayacak ….
7 Aralık 2010 Salı
mısır mı kısır mı..
Eskiden (1. 12 Eylül) vergiler yol, su yerine elektrik ve cop olarak dönerdi size , değişim ise (2. 12 Eylül) o cobu armağan etmiş meğerse öğrenci karnındaki hamile bebeğe bile...Hadsizliğin kara lekesi ...
Mısır mı, kısır mı? Yoksa Tüp bebek meselesi bir başka nasır mı ?
Yapalım elbet .
Emir etsinler, 3 değil 5 tane,hatta 5 de yetmez 7 tane yapalım.
Yedi kocalı Hürmüz’e sanırım pek erkek kalmadı, işi tüple idare edip sonra top kek kılıklı engelli geleceğimize ağlamayalım…
Birkaç yıl önceydi. Bitişik binadaki büyük şirket kiraladığı mağazayı bırakıp henüz oradan ayrılmıştı. Kiralık levhası asıldıktan bir kaç gün sonra levhanın orada olmadığını, yerine dev bir reklam etiketi yapıştırıldığını fark ettim .
Nerede ise hayır kurumu olarak çalışan anne ve çocuk sağlığı merkezini andıran bir de şefkat dolu logosu vardı..
Kocaman afişte ise :‘’Tüp Bebek Merkezi’’ ..
Adeta, lüks bir havalimanı görüntüsündeki modern ve davetkar cephe biter bitmez servise açıldı ve çok geçmeden iş hanının üstkatlarında da aynı tarz dekorasyonun perdeleri belirmeye başladı . Perdesiz pencere, kiralık ya da satılık ev demekti hani ya, ama bu kez satılan yasadışı ahlaksızlıktı o tüllerin ardında belli ki birşeyler saklanmakdaydı…
Ünlü bir özel hastahanede görevli bir ve bay bir bayan hekim kurmuştu bu akıllı zihniyeti çakal olan tezgah şirketini..Çok geçmeden, giden gelen nüfusunun anlaşıldı ki, hepsi tesettürlü şahsiyetleri.. Demek ki neymiş emir ile değil, doğa zaten el verirmiş canı, eğer varsa ahlaklının doğacak bebeğini..
Zaten ülkemizdeki tüp bebek merkezlerinin nerede ise tamamı yasalara aykırı inşa edilmiş ve ruhsst verilmişmiş.. Vakıf Gureba ya da Zeynep Kamil hatta Sülaymaniye doğum evinin modası geçmişmiş. Şimdilerde ise pahalı bir butik misali, anlaşılmaz latince adlı afişi ve kredi kartına taksitle ödeme imkanlı artık hepsinin ticarethaneleri imiş…Genel sermaye tüplerini bağlatmışlar ile zaten günümüzde bir yandan da kerhane işletmekteymiş..
Sadede gelelim.
Merakımı celbetti bir de ben araştırayım dedim..
Meğerse eksi 140 derecede dondurulmuş sperm yada yumurtaların embriyoların gizeminde neler varmış neler . İnek döller gibi bizim insan koyun olur meler…
% 17 sinde sizofreni, %66 sında kalıtımsal hastalık iddaları..
%80 eksiklik ise erkeklik sperminden kaynaklı, bu durumda donor (bağışçı) menşeyi dosyalarda saklı . Hapishanelerden elde edilen sperm miktarı genelin % 50 sini çokdan aşdı. Zaten millet gelecekde açtı…
İnsanoğlu engellisini üreten ve doğduğunda yaşatan tek canlı .. Doğal seleksiyonun mükemmeliyetine hep karşı . Çünki aklındaki tek servet alışın verişin çarşılarında saklı …
Sadede devam edelim ,
Kaçak hastahane döllemeye gizli gizli devam ediyor . Üst katalara açılmış hasta odaları tesbit durumunda 6 aylık cenine bile kürtaj uyagulayıp kamu çöpüne atmayı gayet iyi beceriyor . Tıbbi atık altında ise sadece yurtdışından ithal tıbbi techizat ve malzeme atığı bulunuyor…( aksini iddaa edene noter onaylı fotograflar sunulur ! ) Ama sağlık bakanlığı ve belediyte ile bunlar belli ki bir şekilde andlaşma ve paylaşma yolu bulunarak toplatılıyor..
Sababade de gelelim,
Malum suni dölleme merkezinin arka sokağa bakan cephelerine dev komprosörler yerleştirilmiş…Sokak sakinlerinde uyku haram …
Kent içinde 90 desibeli geçmiyecek ses sınırı, komprosörler ile zaten kara kent gecelerini haram aman aman edermiş ..
Şikayetçi oluyoruz.. Çevre ve orman bakanlığı gelip ölçüm yapıyor.. 120 desibel sese hemen uyarı yazılıyor..
Bir kaç gün sonar iki patron al el usül bir pastahaneden aldıkları vakum naylunlu çikulata ile damlıyorlar özür dilemeye.. Hemen tedbir alacaklarını ses yalıtımı yapacaklarını onaylayıp ayrılıyorlar sahte bir gülümseme ile…
Bakkal brandası kılıklı kırmızı körüklü bir güneşlik yerleştiriliyor bir kaç güne kompresör canavarlarının üzerine.. Ses azalacağına, bir de pvc naylonun titreşimi ile artmış nedense.. Geceyi bekliyor ve aynı ekibi tekrar arıyoruz..
Bu kez gelen ekip, care yok binanın elektriğini kesmek zorunda kalıyor..
Hamile öğrencinin karnındaki bebeği coplayan zihniyete inat bizde milyonlarca embriyoyu omlet yapıyoruz böylece . Ve zannımca SGK ya daha fazla doğacak engelli yükü koymuyoruz o gece …
Karanlığa düşmek yada düşürülmek değil ki asıl mesele, onu akıl ışığı ile aydınlatmakdır kurtuluşun anahtarı en çaresiz anda bile !
Mısır mı, kısır mı? Yoksa Tüp bebek meselesi bir başka nasır mı ?
Yapalım elbet .
Emir etsinler, 3 değil 5 tane,hatta 5 de yetmez 7 tane yapalım.
Yedi kocalı Hürmüz’e sanırım pek erkek kalmadı, işi tüple idare edip sonra top kek kılıklı engelli geleceğimize ağlamayalım…
Birkaç yıl önceydi. Bitişik binadaki büyük şirket kiraladığı mağazayı bırakıp henüz oradan ayrılmıştı. Kiralık levhası asıldıktan bir kaç gün sonra levhanın orada olmadığını, yerine dev bir reklam etiketi yapıştırıldığını fark ettim .
Nerede ise hayır kurumu olarak çalışan anne ve çocuk sağlığı merkezini andıran bir de şefkat dolu logosu vardı..
Kocaman afişte ise :‘’Tüp Bebek Merkezi’’ ..
Adeta, lüks bir havalimanı görüntüsündeki modern ve davetkar cephe biter bitmez servise açıldı ve çok geçmeden iş hanının üstkatlarında da aynı tarz dekorasyonun perdeleri belirmeye başladı . Perdesiz pencere, kiralık ya da satılık ev demekti hani ya, ama bu kez satılan yasadışı ahlaksızlıktı o tüllerin ardında belli ki birşeyler saklanmakdaydı…
Ünlü bir özel hastahanede görevli bir ve bay bir bayan hekim kurmuştu bu akıllı zihniyeti çakal olan tezgah şirketini..Çok geçmeden, giden gelen nüfusunun anlaşıldı ki, hepsi tesettürlü şahsiyetleri.. Demek ki neymiş emir ile değil, doğa zaten el verirmiş canı, eğer varsa ahlaklının doğacak bebeğini..
Zaten ülkemizdeki tüp bebek merkezlerinin nerede ise tamamı yasalara aykırı inşa edilmiş ve ruhsst verilmişmiş.. Vakıf Gureba ya da Zeynep Kamil hatta Sülaymaniye doğum evinin modası geçmişmiş. Şimdilerde ise pahalı bir butik misali, anlaşılmaz latince adlı afişi ve kredi kartına taksitle ödeme imkanlı artık hepsinin ticarethaneleri imiş…Genel sermaye tüplerini bağlatmışlar ile zaten günümüzde bir yandan da kerhane işletmekteymiş..
Sadede gelelim.
Merakımı celbetti bir de ben araştırayım dedim..
Meğerse eksi 140 derecede dondurulmuş sperm yada yumurtaların embriyoların gizeminde neler varmış neler . İnek döller gibi bizim insan koyun olur meler…
% 17 sinde sizofreni, %66 sında kalıtımsal hastalık iddaları..
%80 eksiklik ise erkeklik sperminden kaynaklı, bu durumda donor (bağışçı) menşeyi dosyalarda saklı . Hapishanelerden elde edilen sperm miktarı genelin % 50 sini çokdan aşdı. Zaten millet gelecekde açtı…
İnsanoğlu engellisini üreten ve doğduğunda yaşatan tek canlı .. Doğal seleksiyonun mükemmeliyetine hep karşı . Çünki aklındaki tek servet alışın verişin çarşılarında saklı …
Sadede devam edelim ,
Kaçak hastahane döllemeye gizli gizli devam ediyor . Üst katalara açılmış hasta odaları tesbit durumunda 6 aylık cenine bile kürtaj uyagulayıp kamu çöpüne atmayı gayet iyi beceriyor . Tıbbi atık altında ise sadece yurtdışından ithal tıbbi techizat ve malzeme atığı bulunuyor…( aksini iddaa edene noter onaylı fotograflar sunulur ! ) Ama sağlık bakanlığı ve belediyte ile bunlar belli ki bir şekilde andlaşma ve paylaşma yolu bulunarak toplatılıyor..
Sababade de gelelim,
Malum suni dölleme merkezinin arka sokağa bakan cephelerine dev komprosörler yerleştirilmiş…Sokak sakinlerinde uyku haram …
Kent içinde 90 desibeli geçmiyecek ses sınırı, komprosörler ile zaten kara kent gecelerini haram aman aman edermiş ..
Şikayetçi oluyoruz.. Çevre ve orman bakanlığı gelip ölçüm yapıyor.. 120 desibel sese hemen uyarı yazılıyor..
Bir kaç gün sonar iki patron al el usül bir pastahaneden aldıkları vakum naylunlu çikulata ile damlıyorlar özür dilemeye.. Hemen tedbir alacaklarını ses yalıtımı yapacaklarını onaylayıp ayrılıyorlar sahte bir gülümseme ile…
Bakkal brandası kılıklı kırmızı körüklü bir güneşlik yerleştiriliyor bir kaç güne kompresör canavarlarının üzerine.. Ses azalacağına, bir de pvc naylonun titreşimi ile artmış nedense.. Geceyi bekliyor ve aynı ekibi tekrar arıyoruz..
Bu kez gelen ekip, care yok binanın elektriğini kesmek zorunda kalıyor..
Hamile öğrencinin karnındaki bebeği coplayan zihniyete inat bizde milyonlarca embriyoyu omlet yapıyoruz böylece . Ve zannımca SGK ya daha fazla doğacak engelli yükü koymuyoruz o gece …
Karanlığa düşmek yada düşürülmek değil ki asıl mesele, onu akıl ışığı ile aydınlatmakdır kurtuluşun anahtarı en çaresiz anda bile !
5 Aralık 2010 Pazar
MONİTÖRÜN YATAK ODASI ! VİBRATÖRÜN FABRIKASI OLURSA...
MONİTÖRÜN YATAK ODASI !
VİBRATÖRÜN FABRIKASI OLURSA...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı dönemde, sinematografinin önemini defalarca dile getirmiş ve 20. yüzyılı bu silahın şekillendireceğini hep belirtmiş idi..Zaten sanata siyasetden daha da çok önem vermesi bilge kimliğinin en belirgin resmiydi...
2006 yılında, Habertürk, henüz ‘’N’aber RTÜK’’ (‘’Nasılsınız Rize Trabzon Üzümleri Kurusu ?anlamında’’ ) olmadan önce, merhum Ufuk Güldemir dönemimde, Melih Meriç desteği ile yapmış olduğum TOP’LU İĞNE adındaki ilk tv belgeselimde, Ata’nın bu sözünün ne denli önemli bir teşhis olduğunu bir kez daha anlamışdım..Çünkü İsviçre ARTE kanalı menşeyli Atatürk belgeselini kanalda bulamamış ve maalesef İHA ‘dan araklamşdım... Daha sonra 2008 de Sky Türk’deki Ç’ENGELLİ İĞNE adlı ikinci Denememde ise, yine aynı belgeseli o kanalda da bulamamış ve kendi arşivimden çıkarmışdım.
Hatırlayanlar biliriler. Yurdumuzun ilk kırmızı noktası içinde +12 ibaresit bulunan doğaçlama hazılanmış yapıtları idi bu programlar..
Zaten hemen ardından ekranlara +7, +13 ve +18 gibi bir sürü ibare kondurdular,:
Oysa Türk Hava Yollarında 13. Sırayı unuttular.
Ve eskimiş Film yıldızları ve Futbol ile havada hepimizi konforları ile uyuttular..
Yani, eninde sonunda adları Türk ama gerisi üfürük işlere şaşıp kalıveriyor bu durumda insan..Bol teşvik vaat etseler de ,Angut muyuz yoksa Angus’mu almıyor bazen dimam ...
Konuyla başlığın ne alaksı var diyecelksiniz değil mi ?
Var , hemde nasıl var .. Azzzz sonra , hemen reklamların ardından....
1905 de modanın yazılı resmi tarihi Doucet ve Worth adlı iki terzinin marka ve model tescili ile başlatmasından sonra yani 19. Yüzyıl sonunda artık opera, bale ve tiyatro imparatorluklarını sanayii devrimi ile hareketli resimlere (Sinema) kaptırıyordu..
Görsel yanıltmaların önü sonsuza dek hayal gücü ile açılıyor ve çok daha fazla kütleleri kandırmaya silah olamak üzere Avrupa’dan artık Emperyalizmin kalesine, yani Amerika’ya geçiyordu.. Fransız kadınının yüksek dikişi ve İngiliz Erkeğinin zarif elbiseleri artık Los Angeles Ve New york gölgesinde ayakda durmakda zorlanıyordu..Oysa imgenin simgeye dönüşmesi için önce dilin var olması gerektiği ve bunun ürününün, ilk başta edebiyat olması gerektiği nedense unutturuluyordu..
Devrinin şarkıcısı, oyuncusu, dansçısı ise o yılların aynı zmanda cinsellik ve magazin konusununda da epey malzeme oluyordu..
Bu yüzden sahne sanatlarının dönemindeki Josephine Baker adlı Fransız ajanın Cumhuriyetimizin 50. yılında AKM de platin Chycas ile ödüllendirilişi hep ilgimi çekmişdir..
Derken 60’lar ve 70’ler gelir.
Etekeler kısalırken , etiketler tüm dünyada enflasyonla uzar ve nihayet TELEVİZYON devreye girer. Artık başkanların sevgilisi Marilyn Monroe ‘ler yokdur . Zaten Bily Wilder’ın Sunset Bulvarı’ndaki Norma Desmond’u izlemişçesine; Cahide Sonku , elinde ispirto şişesi lle Kazancı yokuşunda ölü bulunmuşdur..
Perdesi ipe çekilmiş sahnelerin ardındaki kulislerdeki kıpraşmalar ve kırıştırmalar , sinema setlerindeki klikker ( motor diyen ve kayıt bilgilerini bölümbaşlarında belirleyen siyah beyaz tabla )devamlılıklarına artık pek bulamaz hale sokulmuşdur .. Direkler arası tarih olmuş, Tepebaşı Sahnesi yanmış ve Cumhuriyet gazinosunda imamın karısı Sevtap Çetin kale mini eteği ile bayan bacak Serpil Örümcer’e rakip olarak sahne aldırılmışdır ....
Ve sonunda Televizyon gelir.. Önce Bihter’in (Müjde Ar) gazozu ekranlara düşmeden ve eşi rahmetli Samim Değer ölmeden önce, Ustam Yıldırım Mayruk beyefendiin diktiği şifon elbise, Kilyos sahillerinde Fuar kolanyaları ile ıslanmaya ve ortalığı ıslatmaya başlar . Ardından erotizm rüzgarı Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Figen Han ve Feri Cansel’li filimler ile artık yatağa uzanmaya başlar ... İşsiz kalan Yıldızlar sahnelere dökülsede kendilerini toparlayamaz , Figüranlar kahvesindeki sümürülmüş emek ise bacakları kesik olarak artık İstiklal’de işporta ile hayatını kazanmakdadır. Oysa o devrin apımcı ve bazı yönetmenleri çokdan yalılarını alamış hatta ahlaklı yatırımları ve hayatları ile herkesie kendilerini örnek aldırmışdır Ve sonunda internetin gelişi ile Beyazcam’da kendini yanı ahlaksızlığın içinde bulmasının nedenini; tüm yaratıcılığının hala ereksiyonda olduğunu zanneden ahmaklığından soyutlayamaz ...
Canlı yayınlarda savaşlar arsızca çikulata ve sucuk tıkınılarak izlenerek kanıksattırlır.. o Arada beyaz eşya ,inşaat, faiz, ve lüks tüketim bir güzel halklara kaktırılır..
Haberler: cinayet, tecavüz, hırsızlık ve ahlaksızlık ile taçlandırırlır..
Magna Carta ise 800 yıl sonra hala sorgulanır.
Mekke , Kudüs ve Vatikan kutsal üçgeni artık mutlak iktidardadır..
Hamurabi’nin hamuru sonunda hamursuz çıkar ..
Yarma şeftali değil kesme Gül artık suçludur..
Yarmagül’ün ise suçu yokdur..
Zaten Bursa şeftalisi de artık yokdur...
Bu yüzden 45 yılda makas , iğne , iplik , bilgi, yatırım, ve istihdam ve de projje ile anlatamadıklarımı bir televizyon şovundaki, üzümlü Barbunya Ve Su muhallebisi ile nasılda dikkat çektirildiğime yanarım ..Bana yasak koymuş, koymakda olan ve koyacakların bu yüzden aklına hep şaşarım !!
Çünkü bu saatden sonra secd edeceğim tek kıble ereksiyon halindeki bir ahlaklı zekadır . Zaten =O’da Tabiat Ana’dır..
Gelelim artık şu işin sonuna ve oluruna :
Bu yazıyı klavyeden ekrana, oradan da bilgisayarımın hafızasına sizlere yollanmak üzere 11 000 metrede döktüğüm ve içinde bulunduğum Çek hava yollarına ait ‘’ Uçurgaç’’ iniş takımlarını açacak ve ben Prag ‘da birkaç gün bırakacak ..
Bu yolculukdan aklımda kalan en güzel anı belkide bu makale olacak, ancak;
Elbetde kendime göre doğru olan sonucu aklıma kazır iken size mecburan sadece icivini sızdıracak.. çünkü bataryam bitmek üzere ☺
Zaten hep bu yüzden ( Pil yetmeme durumu )
Monitörün yatak odası reklamların vibratörü olmuşdur..
Oysa ‘’Şeffaf gecelik yalnız kalbi arıyor.. break break’’ bir bir çıkış telsiz günlerinin yerini çokdan sosyal paylaşım siteleri doldurmuşdur...
Artık fabrika çıkış ayarları zor bulunur ..
Son 200 yılın kısa özeti basitçe budur .
Lütfen şarjlı pil bulundur ☺
Çünkü bu gidişle sonun zaten hakkın değil helanın deliğinin yoludur ...
Kasım 2010 Avrupa semaları
VİBRATÖRÜN FABRIKASI OLURSA...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı dönemde, sinematografinin önemini defalarca dile getirmiş ve 20. yüzyılı bu silahın şekillendireceğini hep belirtmiş idi..Zaten sanata siyasetden daha da çok önem vermesi bilge kimliğinin en belirgin resmiydi...
2006 yılında, Habertürk, henüz ‘’N’aber RTÜK’’ (‘’Nasılsınız Rize Trabzon Üzümleri Kurusu ?anlamında’’ ) olmadan önce, merhum Ufuk Güldemir dönemimde, Melih Meriç desteği ile yapmış olduğum TOP’LU İĞNE adındaki ilk tv belgeselimde, Ata’nın bu sözünün ne denli önemli bir teşhis olduğunu bir kez daha anlamışdım..Çünkü İsviçre ARTE kanalı menşeyli Atatürk belgeselini kanalda bulamamış ve maalesef İHA ‘dan araklamşdım... Daha sonra 2008 de Sky Türk’deki Ç’ENGELLİ İĞNE adlı ikinci Denememde ise, yine aynı belgeseli o kanalda da bulamamış ve kendi arşivimden çıkarmışdım.
Hatırlayanlar biliriler. Yurdumuzun ilk kırmızı noktası içinde +12 ibaresit bulunan doğaçlama hazılanmış yapıtları idi bu programlar..
Zaten hemen ardından ekranlara +7, +13 ve +18 gibi bir sürü ibare kondurdular,:
Oysa Türk Hava Yollarında 13. Sırayı unuttular.
Ve eskimiş Film yıldızları ve Futbol ile havada hepimizi konforları ile uyuttular..
Yani, eninde sonunda adları Türk ama gerisi üfürük işlere şaşıp kalıveriyor bu durumda insan..Bol teşvik vaat etseler de ,Angut muyuz yoksa Angus’mu almıyor bazen dimam ...
Konuyla başlığın ne alaksı var diyecelksiniz değil mi ?
Var , hemde nasıl var .. Azzzz sonra , hemen reklamların ardından....
1905 de modanın yazılı resmi tarihi Doucet ve Worth adlı iki terzinin marka ve model tescili ile başlatmasından sonra yani 19. Yüzyıl sonunda artık opera, bale ve tiyatro imparatorluklarını sanayii devrimi ile hareketli resimlere (Sinema) kaptırıyordu..
Görsel yanıltmaların önü sonsuza dek hayal gücü ile açılıyor ve çok daha fazla kütleleri kandırmaya silah olamak üzere Avrupa’dan artık Emperyalizmin kalesine, yani Amerika’ya geçiyordu.. Fransız kadınının yüksek dikişi ve İngiliz Erkeğinin zarif elbiseleri artık Los Angeles Ve New york gölgesinde ayakda durmakda zorlanıyordu..Oysa imgenin simgeye dönüşmesi için önce dilin var olması gerektiği ve bunun ürününün, ilk başta edebiyat olması gerektiği nedense unutturuluyordu..
Devrinin şarkıcısı, oyuncusu, dansçısı ise o yılların aynı zmanda cinsellik ve magazin konusununda da epey malzeme oluyordu..
Bu yüzden sahne sanatlarının dönemindeki Josephine Baker adlı Fransız ajanın Cumhuriyetimizin 50. yılında AKM de platin Chycas ile ödüllendirilişi hep ilgimi çekmişdir..
Derken 60’lar ve 70’ler gelir.
Etekeler kısalırken , etiketler tüm dünyada enflasyonla uzar ve nihayet TELEVİZYON devreye girer. Artık başkanların sevgilisi Marilyn Monroe ‘ler yokdur . Zaten Bily Wilder’ın Sunset Bulvarı’ndaki Norma Desmond’u izlemişçesine; Cahide Sonku , elinde ispirto şişesi lle Kazancı yokuşunda ölü bulunmuşdur..
Perdesi ipe çekilmiş sahnelerin ardındaki kulislerdeki kıpraşmalar ve kırıştırmalar , sinema setlerindeki klikker ( motor diyen ve kayıt bilgilerini bölümbaşlarında belirleyen siyah beyaz tabla )devamlılıklarına artık pek bulamaz hale sokulmuşdur .. Direkler arası tarih olmuş, Tepebaşı Sahnesi yanmış ve Cumhuriyet gazinosunda imamın karısı Sevtap Çetin kale mini eteği ile bayan bacak Serpil Örümcer’e rakip olarak sahne aldırılmışdır ....
Ve sonunda Televizyon gelir.. Önce Bihter’in (Müjde Ar) gazozu ekranlara düşmeden ve eşi rahmetli Samim Değer ölmeden önce, Ustam Yıldırım Mayruk beyefendiin diktiği şifon elbise, Kilyos sahillerinde Fuar kolanyaları ile ıslanmaya ve ortalığı ıslatmaya başlar . Ardından erotizm rüzgarı Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Figen Han ve Feri Cansel’li filimler ile artık yatağa uzanmaya başlar ... İşsiz kalan Yıldızlar sahnelere dökülsede kendilerini toparlayamaz , Figüranlar kahvesindeki sümürülmüş emek ise bacakları kesik olarak artık İstiklal’de işporta ile hayatını kazanmakdadır. Oysa o devrin apımcı ve bazı yönetmenleri çokdan yalılarını alamış hatta ahlaklı yatırımları ve hayatları ile herkesie kendilerini örnek aldırmışdır Ve sonunda internetin gelişi ile Beyazcam’da kendini yanı ahlaksızlığın içinde bulmasının nedenini; tüm yaratıcılığının hala ereksiyonda olduğunu zanneden ahmaklığından soyutlayamaz ...
Canlı yayınlarda savaşlar arsızca çikulata ve sucuk tıkınılarak izlenerek kanıksattırlır.. o Arada beyaz eşya ,inşaat, faiz, ve lüks tüketim bir güzel halklara kaktırılır..
Haberler: cinayet, tecavüz, hırsızlık ve ahlaksızlık ile taçlandırırlır..
Magna Carta ise 800 yıl sonra hala sorgulanır.
Mekke , Kudüs ve Vatikan kutsal üçgeni artık mutlak iktidardadır..
Hamurabi’nin hamuru sonunda hamursuz çıkar ..
Yarma şeftali değil kesme Gül artık suçludur..
Yarmagül’ün ise suçu yokdur..
Zaten Bursa şeftalisi de artık yokdur...
Bu yüzden 45 yılda makas , iğne , iplik , bilgi, yatırım, ve istihdam ve de projje ile anlatamadıklarımı bir televizyon şovundaki, üzümlü Barbunya Ve Su muhallebisi ile nasılda dikkat çektirildiğime yanarım ..Bana yasak koymuş, koymakda olan ve koyacakların bu yüzden aklına hep şaşarım !!
Çünkü bu saatden sonra secd edeceğim tek kıble ereksiyon halindeki bir ahlaklı zekadır . Zaten =O’da Tabiat Ana’dır..
Gelelim artık şu işin sonuna ve oluruna :
Bu yazıyı klavyeden ekrana, oradan da bilgisayarımın hafızasına sizlere yollanmak üzere 11 000 metrede döktüğüm ve içinde bulunduğum Çek hava yollarına ait ‘’ Uçurgaç’’ iniş takımlarını açacak ve ben Prag ‘da birkaç gün bırakacak ..
Bu yolculukdan aklımda kalan en güzel anı belkide bu makale olacak, ancak;
Elbetde kendime göre doğru olan sonucu aklıma kazır iken size mecburan sadece icivini sızdıracak.. çünkü bataryam bitmek üzere ☺
Zaten hep bu yüzden ( Pil yetmeme durumu )
Monitörün yatak odası reklamların vibratörü olmuşdur..
Oysa ‘’Şeffaf gecelik yalnız kalbi arıyor.. break break’’ bir bir çıkış telsiz günlerinin yerini çokdan sosyal paylaşım siteleri doldurmuşdur...
Artık fabrika çıkış ayarları zor bulunur ..
Son 200 yılın kısa özeti basitçe budur .
Lütfen şarjlı pil bulundur ☺
Çünkü bu gidişle sonun zaten hakkın değil helanın deliğinin yoludur ...
Kasım 2010 Avrupa semaları
MODİFİYE EDİLMİŞ ÜTÜ, SÖZÜN OLUR MU ÖZÜ ?
MODİFİYE EDİLMİŞ ÜTÜ, SÖZÜN OLUR MU ÖZÜ ?
Okumakta olduğunuz bu yazı aslında iki kere yazılmış ama hiç sansürlenmemiş olup, okuyanlar varacakları kanıdan kendilerini şimdiden sorumlu tutmayı onaylar ! Anlaştık mı ?
Efendim, bu kez nasıl kafa ütülemeden çocuk dürülür onu ele aldım . Ancak bazı şeyleri aklım almadı, O yüzden ortaya bir fikir sepeti atamaya karar vedim ve kararı size bırakıyorum...
Bozkırdayım .
Bozayıların, hamamda kocakarılarının nasıl bayıldığına şahit olmaktayım .. Türk çocuklarının, Ankara’da gözlemlediğim kadarı ile nasıl kanırtıldığına ise şaşıp, kalıp sabunu gibi olmaktayım..
Dev Yıldırım Mayruk Retrospektifi, 10. Yıl yerleştirmesi için Ankamall’da, el ( seyahat) ütüsü aramaktayım. Her markada 30 çeşit fön makinası, 50 çeşit elektrikli süpürge, 100 çeşit fritöz var.. Ancak minik bir seyahat ütüsü sanırım el altından yasadışı getirilmek zorunda. Kat kat, dükkan dükkan dolanıp yalvarmaktan yalpa vurmaktayım.. Hazineden hazneli sermaye, hala kredi kartına taksitle cebini doldurup ülkeyi makine ve elektrikli ev aleti çöplüğüne döndürmeye ise alanen yoğunlaşmakta..Zaten eğitimsiz satış elemanlarına aldırmamakta ve gazamın müberak olması için yalın kılıç yürüyenmerdivenlere tırmanmaktayım..
Ne alaka demeyin sakın ? O arada, karnında veledi, elinde ite ite market sepeti , etrafında ise iki tane azgın yezidi ile , adeta mayın gibi gezinen insanlardan zor sakınmakdayım ..
Evet, ama 0-5 yaşa gurubunu eğitemeyen malum aile yapısına el atanlara sanırım ki hak verip, bu davranış ve eğitim karmaşasından dolayı mutluluk çubuğunu bazılarına da sunmakta sakınca bulmamaktayım..
Nasıl çocuk yetiştirmektir bu ?
Neden Türk’ler artık evlatlarının ( ki çoğu, henüz nekahatini bile bilmediğimz tüp bebeklerini draje sanarak, everfesan hayatlarındaki fesat akılları ile; üstelik canavarlarını kristal çocuk zannederek, dumura uğratmak için her türlü şımarıklık, küstahlık ve hadsizliği erdem sayarlar ?
Kısaca, benim babam senin babanı döver zihniyetli veletler neden canhıraş çığlıklı, arsız ailenin sessizliğine inat sesleri ile her yerde insanların canını sıkarlar ?
Neden 10 yaşındaki oğlan anası ile hamama gider ?
Neden 9 yaşındaki oğlanın teharatını umumi helada hala anası siler ?
Uyarmak mı ? Küçük prens değil, herbiri el ütüsü yerine buharlı pres oluşturuluverir de yanarsınız alim allah!
Lokantada oturmaz , çatal kaşık tutamaz bir nesil yetiştiriyoruz ...
Oysa İngilizler’de faktör anne ve baba değil, anneanne ve babaanne ! yani nineler ve dedelerin , gelenek ve göreneklerine ananeler de eklenip sosyal kurallar henüz küçükken işlenir..
İki bucuk yaşındaki bir prenses, aslında mama sandalyesinde kendi kendine sessizce çatal kaşıkla beslenebilir...
Araplar’da baba yok gibidir. Sadece o devletli kılıcının manevi gücü hissedilir.. Yağları ellerinden akıta akıta yeseler de aile sofrası hala biryerlerde el eledir...
8- 10 yaşından önce erkek ve kız evlatlar eğtimlerinden ayrılmazlar...
Afrika’da bile çocuk çocukdur . Fakirliği bile gururunda olsa da yaratıcılığını ve hiyerarşik yapıyı korur..
Bizde ise çişi gelmiş olan çocuk değil inanın boğazı da ağzı da artık bozuktur. Lütfen çocuklarımızın çocukluklarını çalmayalım . Lütfen onlara kocaman bozkır ayıları gibi bir duruma sokup yanlış yol aldırmayalım.. Eğitim aile içinde tamamlanır bunu asla akıldan çıkarmayalım : derim ya , yoksa benim annem senin anneni genelevinde görmüş bir vıcık yaşamın kıyısından gelecek nesilleri uçurumlara yuvarlayacağız...
Okumakta olduğunuz bu yazı aslında iki kere yazılmış ama hiç sansürlenmemiş olup, okuyanlar varacakları kanıdan kendilerini şimdiden sorumlu tutmayı onaylar ! Anlaştık mı ?
Efendim, bu kez nasıl kafa ütülemeden çocuk dürülür onu ele aldım . Ancak bazı şeyleri aklım almadı, O yüzden ortaya bir fikir sepeti atamaya karar vedim ve kararı size bırakıyorum...
Bozkırdayım .
Bozayıların, hamamda kocakarılarının nasıl bayıldığına şahit olmaktayım .. Türk çocuklarının, Ankara’da gözlemlediğim kadarı ile nasıl kanırtıldığına ise şaşıp, kalıp sabunu gibi olmaktayım..
Dev Yıldırım Mayruk Retrospektifi, 10. Yıl yerleştirmesi için Ankamall’da, el ( seyahat) ütüsü aramaktayım. Her markada 30 çeşit fön makinası, 50 çeşit elektrikli süpürge, 100 çeşit fritöz var.. Ancak minik bir seyahat ütüsü sanırım el altından yasadışı getirilmek zorunda. Kat kat, dükkan dükkan dolanıp yalvarmaktan yalpa vurmaktayım.. Hazineden hazneli sermaye, hala kredi kartına taksitle cebini doldurup ülkeyi makine ve elektrikli ev aleti çöplüğüne döndürmeye ise alanen yoğunlaşmakta..Zaten eğitimsiz satış elemanlarına aldırmamakta ve gazamın müberak olması için yalın kılıç yürüyenmerdivenlere tırmanmaktayım..
Ne alaka demeyin sakın ? O arada, karnında veledi, elinde ite ite market sepeti , etrafında ise iki tane azgın yezidi ile , adeta mayın gibi gezinen insanlardan zor sakınmakdayım ..
Evet, ama 0-5 yaşa gurubunu eğitemeyen malum aile yapısına el atanlara sanırım ki hak verip, bu davranış ve eğitim karmaşasından dolayı mutluluk çubuğunu bazılarına da sunmakta sakınca bulmamaktayım..
Nasıl çocuk yetiştirmektir bu ?
Neden Türk’ler artık evlatlarının ( ki çoğu, henüz nekahatini bile bilmediğimz tüp bebeklerini draje sanarak, everfesan hayatlarındaki fesat akılları ile; üstelik canavarlarını kristal çocuk zannederek, dumura uğratmak için her türlü şımarıklık, küstahlık ve hadsizliği erdem sayarlar ?
Kısaca, benim babam senin babanı döver zihniyetli veletler neden canhıraş çığlıklı, arsız ailenin sessizliğine inat sesleri ile her yerde insanların canını sıkarlar ?
Neden 10 yaşındaki oğlan anası ile hamama gider ?
Neden 9 yaşındaki oğlanın teharatını umumi helada hala anası siler ?
Uyarmak mı ? Küçük prens değil, herbiri el ütüsü yerine buharlı pres oluşturuluverir de yanarsınız alim allah!
Lokantada oturmaz , çatal kaşık tutamaz bir nesil yetiştiriyoruz ...
Oysa İngilizler’de faktör anne ve baba değil, anneanne ve babaanne ! yani nineler ve dedelerin , gelenek ve göreneklerine ananeler de eklenip sosyal kurallar henüz küçükken işlenir..
İki bucuk yaşındaki bir prenses, aslında mama sandalyesinde kendi kendine sessizce çatal kaşıkla beslenebilir...
Araplar’da baba yok gibidir. Sadece o devletli kılıcının manevi gücü hissedilir.. Yağları ellerinden akıta akıta yeseler de aile sofrası hala biryerlerde el eledir...
8- 10 yaşından önce erkek ve kız evlatlar eğtimlerinden ayrılmazlar...
Afrika’da bile çocuk çocukdur . Fakirliği bile gururunda olsa da yaratıcılığını ve hiyerarşik yapıyı korur..
Bizde ise çişi gelmiş olan çocuk değil inanın boğazı da ağzı da artık bozuktur. Lütfen çocuklarımızın çocukluklarını çalmayalım . Lütfen onlara kocaman bozkır ayıları gibi bir duruma sokup yanlış yol aldırmayalım.. Eğitim aile içinde tamamlanır bunu asla akıldan çıkarmayalım : derim ya , yoksa benim annem senin anneni genelevinde görmüş bir vıcık yaşamın kıyısından gelecek nesilleri uçurumlara yuvarlayacağız...
MA AİLE AİLE DE HADİSE VAR ! KİME GELİR BU İŞİN LEZZETİ DAR…
MA AİLE AİLE DE HADİSE VAR !
KİME GELİR BU İŞİN LEZZETİ DAR…
Hala, teyze, dayı hatta kuzen, biraz enişte, yanında bacanak, sonra da amca ve yeğen. Hadi basalım mı çamaşıra ortada yok iken evimizde lastik bir yuvarlak leğen ?
Ahmet , Osman, Hakan, Ayşe, Elif, Sevgi…
Oysa Dede Kortut zamanı isimler başka yolla karektere ve dileklere göre verilirdi..
Asker, memur, polis, zabıta, müdür.. Her meslekde elbet vardır tercihi saklı olasada özeli paldır küldüre gümbür gümbür..
Simitçi , siyasetçi, odacı, bozacı. Dürüyenin yada Aliyenin dediği ile tedavi olurmuydu Ankara’nın içoğlanı..
Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin; Doğar doğmaz, vatandaşlarına pembe ve mavi nüfus kağıdı vererek nüfuz yarattığı inancı ile bu kez başka bir çeçeğin hüzününü anlatacağım size ..
Yani yok sayılan , zülüm gören ama en büyük yıldızlarının Bülent Ersoy Ve Zeki Müren olduğu bu ülkede hem de !
Önce doğar doğmaz oğlanlarımızın pipisi açıkda bir resmini alırız bir makineden , Eeee! Görmemişin oğlu olmuş, tutmuş çükünü koparmış mealinden..Ama çok azımızın vardır albümlerinde kukusu oratada bir kız bebek resmi . Hem de 3 çocuk doğurmuş bazı kadınların hayatlarında vajinalarını bile görmemiş hatta hiç orgazm yaşamamış olmaları gerçeği yer etmiş iken dilimizde ..
Önce lüle lüle saçlara toka ve kurdele oğlanlara , en fırfırlı entariler ve pembe yanaklara mıncık mıncık agu gu gu lu öpücükler herkesçe hem de bolca..Emekleme bittiğinde indir kucakdan ver eline hemen bir kamyon ve tabanca . Oysa yedi renkli yanar dönerler ile yatıyordu daha düne kadar yatağında..
Kızların eline tabiki bir emperyalist bebek. Barbie ya da Cindy.. Neredeydi Türkan İldeniz ‘in Taşra Kızının Deliceleri adlı şiiri..
Dahası da var elbet çocuklar ders çalışmaya ya da yatıya gidince arkadaşlarına; hemcinsi olması kaydıyla ancak izin sağlanır onlara..Önce öp yavrum, aşkın kim soruları nasıl bulsun genç nesil bu duruma doğruları?
Ya sonra ?
Ergenlik gelir çatar ve insanın kıt aklı ve beklenti çarkları doğal seleksiyona karşı kalkan olmaya kalkar..
Aynı rahimden üst üste doğan aynı cins insanın birinin muhakkak eşcinsel olacağı gerçeği nasılsa gözden kaçar ..
Oysa dışlamak , kışkışlamak yerine anlamak lazımdır o süreci. Çünkü sonradan olunmaz öyle doğulur sözü büyüleyici.. Hele de, insanların %10u eşcinsel ve %10 u heteroseksüel olunca , ne yaptığını bilmeyen %80 mi belirler süreci ?
Aseksüel, biseksüel, homoseksüel, heteroseksüel, metroseksüel, siberseksüel say say bitmiyor . Eşcinsel, düzcinsel, eğricinsel din iman dinlemiyor..Alfabenin her haline insanoğlu gerçekden bir başka pozisyon belirliyor..Peki bu durumda dünyanın en zeki 10 adamını da içine alan yumuşak ge li durum neden içimize sinmiyor ?
Yaz yamak yaz, kimbiliri kimin damağında tad!
Bu gidişle bu ülkede ;Elinde karısının makyaj aynasıyla etek tıraşı olan aile babalarının nersinde soda şişesi bulunacak !
KİME GELİR BU İŞİN LEZZETİ DAR…
Hala, teyze, dayı hatta kuzen, biraz enişte, yanında bacanak, sonra da amca ve yeğen. Hadi basalım mı çamaşıra ortada yok iken evimizde lastik bir yuvarlak leğen ?
Ahmet , Osman, Hakan, Ayşe, Elif, Sevgi…
Oysa Dede Kortut zamanı isimler başka yolla karektere ve dileklere göre verilirdi..
Asker, memur, polis, zabıta, müdür.. Her meslekde elbet vardır tercihi saklı olasada özeli paldır küldüre gümbür gümbür..
Simitçi , siyasetçi, odacı, bozacı. Dürüyenin yada Aliyenin dediği ile tedavi olurmuydu Ankara’nın içoğlanı..
Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin; Doğar doğmaz, vatandaşlarına pembe ve mavi nüfus kağıdı vererek nüfuz yarattığı inancı ile bu kez başka bir çeçeğin hüzününü anlatacağım size ..
Yani yok sayılan , zülüm gören ama en büyük yıldızlarının Bülent Ersoy Ve Zeki Müren olduğu bu ülkede hem de !
Önce doğar doğmaz oğlanlarımızın pipisi açıkda bir resmini alırız bir makineden , Eeee! Görmemişin oğlu olmuş, tutmuş çükünü koparmış mealinden..Ama çok azımızın vardır albümlerinde kukusu oratada bir kız bebek resmi . Hem de 3 çocuk doğurmuş bazı kadınların hayatlarında vajinalarını bile görmemiş hatta hiç orgazm yaşamamış olmaları gerçeği yer etmiş iken dilimizde ..
Önce lüle lüle saçlara toka ve kurdele oğlanlara , en fırfırlı entariler ve pembe yanaklara mıncık mıncık agu gu gu lu öpücükler herkesçe hem de bolca..Emekleme bittiğinde indir kucakdan ver eline hemen bir kamyon ve tabanca . Oysa yedi renkli yanar dönerler ile yatıyordu daha düne kadar yatağında..
Kızların eline tabiki bir emperyalist bebek. Barbie ya da Cindy.. Neredeydi Türkan İldeniz ‘in Taşra Kızının Deliceleri adlı şiiri..
Dahası da var elbet çocuklar ders çalışmaya ya da yatıya gidince arkadaşlarına; hemcinsi olması kaydıyla ancak izin sağlanır onlara..Önce öp yavrum, aşkın kim soruları nasıl bulsun genç nesil bu duruma doğruları?
Ya sonra ?
Ergenlik gelir çatar ve insanın kıt aklı ve beklenti çarkları doğal seleksiyona karşı kalkan olmaya kalkar..
Aynı rahimden üst üste doğan aynı cins insanın birinin muhakkak eşcinsel olacağı gerçeği nasılsa gözden kaçar ..
Oysa dışlamak , kışkışlamak yerine anlamak lazımdır o süreci. Çünkü sonradan olunmaz öyle doğulur sözü büyüleyici.. Hele de, insanların %10u eşcinsel ve %10 u heteroseksüel olunca , ne yaptığını bilmeyen %80 mi belirler süreci ?
Aseksüel, biseksüel, homoseksüel, heteroseksüel, metroseksüel, siberseksüel say say bitmiyor . Eşcinsel, düzcinsel, eğricinsel din iman dinlemiyor..Alfabenin her haline insanoğlu gerçekden bir başka pozisyon belirliyor..Peki bu durumda dünyanın en zeki 10 adamını da içine alan yumuşak ge li durum neden içimize sinmiyor ?
Yaz yamak yaz, kimbiliri kimin damağında tad!
Bu gidişle bu ülkede ;Elinde karısının makyaj aynasıyla etek tıraşı olan aile babalarının nersinde soda şişesi bulunacak !
26 Kasım 2010 Cuma
Şerefine Atam; zehirli boyalı şerefiyenin ya da şerefsizlerin kenefine dökmek üzere keyfimizin hülasasını umarım her bayram !
Yıl 1918, Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
Çekoslvakya’nın tarihi yeri Karlovy Vary’e varır..
Devrin en ünlü devlet adamlarından filozoflarına, sanatçılarından ajanlarına ve dünyanın çeşitli milyarderlerine kucak açmış bu doğa harikası termal ve içmeleri ile ünlü beldenin en önemli oteli Pupp Hotel’e ulaşır.
Yanında yolculuk için ihtiyaç duyacağı iki adet sandık vardır,
Birinde kitapları , diğerinde ise şık kostümleri..
Ne yazık ki yer yokdur. Kimbilir belki de ulu önder Atatürk’ü tanımamışlardır. Derhal yanındaki mihmandarına müdahele eder ve kim olduğunu asla açıklatmaz..Hemen karşısındaki Palace otele yerleşir. Her akşam, Maissen porselen ve siversmith gümüş servisi ile ünlü leziz yemeklerini Pupp otelin aynalı restoranınında yemeye başlar..
Bir kaç gün sonra bir gece Ata, Alman bir kıdemli askerin dikkatini çeker.
Generale, gazinin Türk komutan olduğu bilgisi verilir .
Masaya gelen general kendini tanıtır ve sorar : ‘’ Biz Almanlarda 60-70 yaşından önce bu makama ulaşılmaz .Siz Türk’lerde, nasıl oluyorda 37 yaşında bu mertebeyi oluşturabiliyorsunuz?.. Merak edenler bu münazaranın anektodunu araştırarak zeki bir manevra ile Gazi’nin generale ne cevap verdiğini bulabilirler elbet.. Birazdan aynı mekanın diğer yaşanmışını size aktardığımda inanın bazılarana olmayacak pek şerbet..
O tarihlerde Halife Padişah Vahdeddin ise Berlin’de dir...
I. Dünya savaşının rüzgarları daha dinmeden 2. nin meltemleri belli ki hissedilmekdedir....Yerin 2000 metre altından gelen demir oksit bakımından en zengin kabulen akarsu ise restoranın geniş camlarının önünden akıp gitmeye devam eder .Hemen köşeden, redöşose lokanta ile aynı seviyede kalan, Silindir şapkalı ve pelerinli sürücülerin kullandığı zarif ve şık Faytonlardaki aristokrat suratlar, camlardan içerisini meraklı bakışlar ile süzerek adeta at nalı seslerini tırıs tırıs makamına döndürmekdedir... Sablaj ,kristal Bohem avizelerin sessiz aydınlığına Moser kristal kadeh çınlamaları eşlik ederken, kuartet ortkestra, konukların arzularına uygun ahengli melodilere akan suyun debisine denk bir aşkla devam etmekdedir. Beyaz eldivenli servis mekanın adeta pandomimsel bir sanatının işaret dili olarak kullanıldığını göz kırparak sergiler...
Yıl 2010 ,
Aradan nerede ise 100 yıl geçmiştir..Çekoslavakya artık Prag Baharı’nın kanlı tank paletlerinin, Sürgün yıllarını Ankara’da geçiren Kurşenko’nun, hatta KGB nin ve Varşova Paktı’nın korku dolu olduğu yılları geride bırakmış, Slovenya’dan ayrılmış ve Çek Cumhuriyeti adını almıştır...
Bu kez, orta yaşlı bir esnaf, Türkiye Cumhuriyeti’nden bir Turizm şirketi ile yanında bir gurub yolcu ile Prag’dan Karlovy Vary’e, ÇeK bir otobüsle ama yarı Çek yarı Türk bir rehberl eşliğinde yol almaktadır..
Yakşalış 2 saatlik sürecin yarısı otoyol ve gerisi hala bakış açısı bol bir yol olarak geçecekdir.. Rehberin; monoton ancak gereksiz anlatısı cızırtılı mikrofondan başlar .. Civarlar göz alabildiğine hafif engebeli arazidir.Yeryer yıkık dökük birkaç eski endüstri ve tarım artığı bina dışında pek bir yapı göze batmaz..Genç rehber birkaç küçük öksürük uyarısı ile anlatıya başlar ‘’Kral’ın oğlu olmadığı için nasıl Lüksembourg Hanedanının damızlık yapıldığı ve Kral Karl (IV: Charles) ‘ın nasıl yaratıldığını , daha sonra Nasıl Vatikan ile Psikopos yada Piskopos (!) andlaşması yapıldığını,Çeklerin nasıl birayı bulup dünyaya tanıttığını, skoda araçlarını, Türk ordusnun silahlarının tedarikçisi olduklarını, Karaliçe Elisabeth in Kılıç zoruyla 300 yıl önce kiliseleri nasıl kapatıp yerine okuma yazma kursları açtığını, Çek halkının %99.8 ile Avrupa şampiyonu olduğunu ve hala Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konuda 250 yıl geride olduğunu söyler....
Kanım donar,
Veledi zina kılıklı bir çakma rehber, onun parasını ödeyenlere hatta babasına bile hakaret etmişdir...Bu ne hadsizlikdir?
Daha sonra anlatmaya devam ettiği kimin kaç litre bira içtiği, şerbetçi otu etiği, Efes Pilsenin in bile patentini buradan sağladığı ,hatta Saadettin Saran’ın satın aldığı devlet hava yolları bilgileri gibi laflar bile bir kulağımızdan girerken diğerinden çıkar gider ...
Carlovy Vary ağaçlı tepeler arasından görünür..James Bond filminin çekildiği gazinonun önünde, başı öne eğik moralsiz ve sessiz grup otobüsünden iner. Ve duvara asılı Sigmond Freud levhasının yanındaki M. Kemal ATATURK . (Türkiye Cumhuriyeti Kurucus) 1918 levhasında karşılanır.. Moralller yerine gelir..
Nasılsa, o an, orta yaşlı yolcuya, Pupp Hotelin redöşose camlarından sanki biri bakar gibi gelir. Gurubun öğlen yemeği davetinden vaz geçerek , kendi kurumsalının Ata’sını yani oratğı ve ustasını alarak hemen o yöne yol alır...
Tarihi Lobby aslında misafirlerini tütün odası ile karşılar , Oradan ana salona geçildiğinde Baroc ve Rococo karışımı ihtişamlı salondaki Marocain Bergere koltuklarda artık yaşlı alman turistler ve bir kaç rus fahişe dışında konuk göze batmaz .. Mevsim kışdır ve Carlvy Vary de zaman ölüdür..Anasalonu süzüp birkaç foto aldıkdan sonra iki yabancı yolcu aynalı restorana ulaşırlar.. Nazik bir karşılamadan ardından zaten o öğleden sonra 3 masanın konuk ağırladığı restoranda yer seçeneği kendilerine bırakılır... Onlarda biraz önce dışarıdan gördükleri salonun hemen hemen en startejik masası olan büyük aynanın yanındaki büyük camın önündeki ufak masaya doğru adımlarını atmaya başlarlar ..
Beyaz eldivenli garson siparişi alır..
Salonun sessiz ve zamanı donmuş atmosferinde yemeğe başlamak üzere içki dolu kadehlerini kaldıran iki adam tam kadehlerini tokuşturacakken 3. bir kadehin varlığı ile irkilip göz göze gelirler... Evet o oradadır.. Sükutun ağırlığı altında bir sessizlik adeta tüm salonu sarmışdır. Köşeden geçen atlı arabalar bile sanki ağır çekime düşmüşcesine herşey yavaşlamış zaman durmaya başlamışdır...
Orta yaşlı adamın eli titremekde gözlerinin pınarlarında ğaırlaşan yaşlar damlamamak üzere direnmekdedir.. Ustasının yanağından süzülen tek damlayı görünce daha fazla kendini tutamaz ve dudaklarına tuzlu gözyaşları deymeye başler...
Şefkatli bir görünmez el yanağından gözyaşlarını tüy değmişçesine bir dokunuşla ve İzmir imbatı serinliği ile alır .. Ve kulağına duyulmaz bir ses bazı sözler fısıldar... Birkaç saat yavaşlayan zaman inat su gibi akıp geçer.. Dönme vakti gelmişdir.. İki dost yolcu, duyduklarını kimseye anlatmayacaklarına dair söz verirler.. İki kap yemek bir salata birkaç kadehden sonra masadaki , bu günlere ve bu günki düzene yabancı ama çok eski O dost ile vedalaşarak ayrılırlar salondan.. Akarsuyun köşesinden devam ederken caddeye, son bir kez döner bakar orta yaşlı yolcu, Camın gerisinde o vakur mavi bakışlar ve biraz sigara dumanı kalmışdır. Bembeyaz yaka hala dimdik kolalı ama eller hala şefkat sklı olsada mağrurca sallanmakdadır...
O gün orada, Yalova termalinin yapılışındaki köşk için bir ağacı kesmek yerine koca köşkü kaydırmak değildir anlatılan . Çünkü köşk artık emperyalizm çanlarını çalmakdadır Çankaya kulelerinden..
Bayramlık ağzımla bitireyim bari ki lazımlık gerekmesin adam olana;
Cami şerefelerinden ezan yerine vaat dolu sahte evangelizmden vaaz, şerefsizlerden ise ahlak ve erdem yerine çaylak ve verem kılıklı siyonizmin sistemden başka laf gelmemekdedir artık ...
Anlaşılan ve kayda geçen sözlerin hülasası bekler ahlaksız vatan hainlerini her zaman. Yenilen 2 kab yemek bir kaç kadeh içikinin ardından akalacak olan istedikleri an faiziyle önlerine getirilecekdir hülasa ül alalı haram ...
Açıklama :
Bu hikayedeki 2 kişi ben ve Yıldırım Mayruk değildik !
Zaten böyle şeyler gerçek olamazdı . Masal yani..
Kimse bize birşey fısıldamadı, Sarhoş masasındaydık ama yeteri kadar ahlaklı . Dolaysıyla, değildi ki kimse kutsal adaklara Zekeriya sofrası..
Hayali karekter ise hiç var olmadı bu dünyada kimse korkmasın .
Ancak onun sülietinin arkasına saklanıp kimsede insanları soymasın ,
Çünkü analarının arabezi artık ortak pazardan, valla çatlarlar ayakkabı ve çanta zengini karıları nazardan!! Hayasız evlatlarına zaten lafım yok ..
Bu arada, Türkçe bilmeyene bir açıklama var altda , 2010 usulü değil 1918 misali bir anlayışla .
Atatürk |ˌatəˈtərk|
Atatürk, Kemal (1881–1938), Turkish general and statesman; president 1923–38; born Mustafa Kemal; also called Kemal Pasha. As the first president of the Turkish republic, he abolished the caliphate and introduced other policies designed to make Turkey a modern secular state.
NOT:
Lüzumsuz şikayetler ile lütfen ifade ve yazılarımdan dolayı adalet sistemimizi daha fazla meşgul etmeye kalkmayınız .Önce kalkınınız, ya da beni izlemeden senelik izinde kaykılınız..Nasıl olsa anlamadan katırılmakda kakmalı oyamalı kandırlmakdasınız ..
Yıl 1918, Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
Çekoslvakya’nın tarihi yeri Karlovy Vary’e varır..
Devrin en ünlü devlet adamlarından filozoflarına, sanatçılarından ajanlarına ve dünyanın çeşitli milyarderlerine kucak açmış bu doğa harikası termal ve içmeleri ile ünlü beldenin en önemli oteli Pupp Hotel’e ulaşır.
Yanında yolculuk için ihtiyaç duyacağı iki adet sandık vardır,
Birinde kitapları , diğerinde ise şık kostümleri..
Ne yazık ki yer yokdur. Kimbilir belki de ulu önder Atatürk’ü tanımamışlardır. Derhal yanındaki mihmandarına müdahele eder ve kim olduğunu asla açıklatmaz..Hemen karşısındaki Palace otele yerleşir. Her akşam, Maissen porselen ve siversmith gümüş servisi ile ünlü leziz yemeklerini Pupp otelin aynalı restoranınında yemeye başlar..
Bir kaç gün sonra bir gece Ata, Alman bir kıdemli askerin dikkatini çeker.
Generale, gazinin Türk komutan olduğu bilgisi verilir .
Masaya gelen general kendini tanıtır ve sorar : ‘’ Biz Almanlarda 60-70 yaşından önce bu makama ulaşılmaz .Siz Türk’lerde, nasıl oluyorda 37 yaşında bu mertebeyi oluşturabiliyorsunuz?.. Merak edenler bu münazaranın anektodunu araştırarak zeki bir manevra ile Gazi’nin generale ne cevap verdiğini bulabilirler elbet.. Birazdan aynı mekanın diğer yaşanmışını size aktardığımda inanın bazılarana olmayacak pek şerbet..
O tarihlerde Halife Padişah Vahdeddin ise Berlin’de dir...
I. Dünya savaşının rüzgarları daha dinmeden 2. nin meltemleri belli ki hissedilmekdedir....Yerin 2000 metre altından gelen demir oksit bakımından en zengin kabulen akarsu ise restoranın geniş camlarının önünden akıp gitmeye devam eder .Hemen köşeden, redöşose lokanta ile aynı seviyede kalan, Silindir şapkalı ve pelerinli sürücülerin kullandığı zarif ve şık Faytonlardaki aristokrat suratlar, camlardan içerisini meraklı bakışlar ile süzerek adeta at nalı seslerini tırıs tırıs makamına döndürmekdedir... Sablaj ,kristal Bohem avizelerin sessiz aydınlığına Moser kristal kadeh çınlamaları eşlik ederken, kuartet ortkestra, konukların arzularına uygun ahengli melodilere akan suyun debisine denk bir aşkla devam etmekdedir. Beyaz eldivenli servis mekanın adeta pandomimsel bir sanatının işaret dili olarak kullanıldığını göz kırparak sergiler...
Yıl 2010 ,
Aradan nerede ise 100 yıl geçmiştir..Çekoslavakya artık Prag Baharı’nın kanlı tank paletlerinin, Sürgün yıllarını Ankara’da geçiren Kurşenko’nun, hatta KGB nin ve Varşova Paktı’nın korku dolu olduğu yılları geride bırakmış, Slovenya’dan ayrılmış ve Çek Cumhuriyeti adını almıştır...
Bu kez, orta yaşlı bir esnaf, Türkiye Cumhuriyeti’nden bir Turizm şirketi ile yanında bir gurub yolcu ile Prag’dan Karlovy Vary’e, ÇeK bir otobüsle ama yarı Çek yarı Türk bir rehberl eşliğinde yol almaktadır..
Yakşalış 2 saatlik sürecin yarısı otoyol ve gerisi hala bakış açısı bol bir yol olarak geçecekdir.. Rehberin; monoton ancak gereksiz anlatısı cızırtılı mikrofondan başlar .. Civarlar göz alabildiğine hafif engebeli arazidir.Yeryer yıkık dökük birkaç eski endüstri ve tarım artığı bina dışında pek bir yapı göze batmaz..Genç rehber birkaç küçük öksürük uyarısı ile anlatıya başlar ‘’Kral’ın oğlu olmadığı için nasıl Lüksembourg Hanedanının damızlık yapıldığı ve Kral Karl (IV: Charles) ‘ın nasıl yaratıldığını , daha sonra Nasıl Vatikan ile Psikopos yada Piskopos (!) andlaşması yapıldığını,Çeklerin nasıl birayı bulup dünyaya tanıttığını, skoda araçlarını, Türk ordusnun silahlarının tedarikçisi olduklarını, Karaliçe Elisabeth in Kılıç zoruyla 300 yıl önce kiliseleri nasıl kapatıp yerine okuma yazma kursları açtığını, Çek halkının %99.8 ile Avrupa şampiyonu olduğunu ve hala Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konuda 250 yıl geride olduğunu söyler....
Kanım donar,
Veledi zina kılıklı bir çakma rehber, onun parasını ödeyenlere hatta babasına bile hakaret etmişdir...Bu ne hadsizlikdir?
Daha sonra anlatmaya devam ettiği kimin kaç litre bira içtiği, şerbetçi otu etiği, Efes Pilsenin in bile patentini buradan sağladığı ,hatta Saadettin Saran’ın satın aldığı devlet hava yolları bilgileri gibi laflar bile bir kulağımızdan girerken diğerinden çıkar gider ...
Carlovy Vary ağaçlı tepeler arasından görünür..James Bond filminin çekildiği gazinonun önünde, başı öne eğik moralsiz ve sessiz grup otobüsünden iner. Ve duvara asılı Sigmond Freud levhasının yanındaki M. Kemal ATATURK . (Türkiye Cumhuriyeti Kurucus) 1918 levhasında karşılanır.. Moralller yerine gelir..
Nasılsa, o an, orta yaşlı yolcuya, Pupp Hotelin redöşose camlarından sanki biri bakar gibi gelir. Gurubun öğlen yemeği davetinden vaz geçerek , kendi kurumsalının Ata’sını yani oratğı ve ustasını alarak hemen o yöne yol alır...
Tarihi Lobby aslında misafirlerini tütün odası ile karşılar , Oradan ana salona geçildiğinde Baroc ve Rococo karışımı ihtişamlı salondaki Marocain Bergere koltuklarda artık yaşlı alman turistler ve bir kaç rus fahişe dışında konuk göze batmaz .. Mevsim kışdır ve Carlvy Vary de zaman ölüdür..Anasalonu süzüp birkaç foto aldıkdan sonra iki yabancı yolcu aynalı restorana ulaşırlar.. Nazik bir karşılamadan ardından zaten o öğleden sonra 3 masanın konuk ağırladığı restoranda yer seçeneği kendilerine bırakılır... Onlarda biraz önce dışarıdan gördükleri salonun hemen hemen en startejik masası olan büyük aynanın yanındaki büyük camın önündeki ufak masaya doğru adımlarını atmaya başlarlar ..
Beyaz eldivenli garson siparişi alır..
Salonun sessiz ve zamanı donmuş atmosferinde yemeğe başlamak üzere içki dolu kadehlerini kaldıran iki adam tam kadehlerini tokuşturacakken 3. bir kadehin varlığı ile irkilip göz göze gelirler... Evet o oradadır.. Sükutun ağırlığı altında bir sessizlik adeta tüm salonu sarmışdır. Köşeden geçen atlı arabalar bile sanki ağır çekime düşmüşcesine herşey yavaşlamış zaman durmaya başlamışdır...
Orta yaşlı adamın eli titremekde gözlerinin pınarlarında ğaırlaşan yaşlar damlamamak üzere direnmekdedir.. Ustasının yanağından süzülen tek damlayı görünce daha fazla kendini tutamaz ve dudaklarına tuzlu gözyaşları deymeye başler...
Şefkatli bir görünmez el yanağından gözyaşlarını tüy değmişçesine bir dokunuşla ve İzmir imbatı serinliği ile alır .. Ve kulağına duyulmaz bir ses bazı sözler fısıldar... Birkaç saat yavaşlayan zaman inat su gibi akıp geçer.. Dönme vakti gelmişdir.. İki dost yolcu, duyduklarını kimseye anlatmayacaklarına dair söz verirler.. İki kap yemek bir salata birkaç kadehden sonra masadaki , bu günlere ve bu günki düzene yabancı ama çok eski O dost ile vedalaşarak ayrılırlar salondan.. Akarsuyun köşesinden devam ederken caddeye, son bir kez döner bakar orta yaşlı yolcu, Camın gerisinde o vakur mavi bakışlar ve biraz sigara dumanı kalmışdır. Bembeyaz yaka hala dimdik kolalı ama eller hala şefkat sklı olsada mağrurca sallanmakdadır...
O gün orada, Yalova termalinin yapılışındaki köşk için bir ağacı kesmek yerine koca köşkü kaydırmak değildir anlatılan . Çünkü köşk artık emperyalizm çanlarını çalmakdadır Çankaya kulelerinden..
Bayramlık ağzımla bitireyim bari ki lazımlık gerekmesin adam olana;
Cami şerefelerinden ezan yerine vaat dolu sahte evangelizmden vaaz, şerefsizlerden ise ahlak ve erdem yerine çaylak ve verem kılıklı siyonizmin sistemden başka laf gelmemekdedir artık ...
Anlaşılan ve kayda geçen sözlerin hülasası bekler ahlaksız vatan hainlerini her zaman. Yenilen 2 kab yemek bir kaç kadeh içikinin ardından akalacak olan istedikleri an faiziyle önlerine getirilecekdir hülasa ül alalı haram ...
Açıklama :
Bu hikayedeki 2 kişi ben ve Yıldırım Mayruk değildik !
Zaten böyle şeyler gerçek olamazdı . Masal yani..
Kimse bize birşey fısıldamadı, Sarhoş masasındaydık ama yeteri kadar ahlaklı . Dolaysıyla, değildi ki kimse kutsal adaklara Zekeriya sofrası..
Hayali karekter ise hiç var olmadı bu dünyada kimse korkmasın .
Ancak onun sülietinin arkasına saklanıp kimsede insanları soymasın ,
Çünkü analarının arabezi artık ortak pazardan, valla çatlarlar ayakkabı ve çanta zengini karıları nazardan!! Hayasız evlatlarına zaten lafım yok ..
Bu arada, Türkçe bilmeyene bir açıklama var altda , 2010 usulü değil 1918 misali bir anlayışla .
Atatürk |ˌatəˈtərk|
Atatürk, Kemal (1881–1938), Turkish general and statesman; president 1923–38; born Mustafa Kemal; also called Kemal Pasha. As the first president of the Turkish republic, he abolished the caliphate and introduced other policies designed to make Turkey a modern secular state.
NOT:
Lüzumsuz şikayetler ile lütfen ifade ve yazılarımdan dolayı adalet sistemimizi daha fazla meşgul etmeye kalkmayınız .Önce kalkınınız, ya da beni izlemeden senelik izinde kaykılınız..Nasıl olsa anlamadan katırılmakda kakmalı oyamalı kandırlmakdasınız ..
3 Kasım 2010 Çarşamba
DOMATESİN ÇEKİRDEĞİ Mİ İNCİR ÇEKİRDEĞİ Mİ ?
Gerçekten incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir konuya tahta kaşığımı daldıracağım bu hafta. Bazıları rahatsız olsa da.
Çünkü domates kırmızısı bayrağın alını solladı durum nasılsa .Çünkü, insane kirli kaşığını salçaya daldırırsa kendi kabını küf eder.Kimbilir, belki de okuyup anlayan bu kez bana küfür serer..
DOMATES SALÇA BU NE BİÇİM KALÇA ?
Nesi doğru ki şu garip eğrilerin aslında ,
Gelin bir göz atalım son günlerin malum tartışmasına :
Son birkaç yıldır, eşsiz tarım ve hayvancılık politikasızlığının eseri bir polemikle sarsıldı Türkiye.Domates geldi 15 liraya denk dayanıverdi birden bire ..Aslında bam teline basan başka bir tutumdu mesele .
Sözleşme dönemi başladığında 12-13 ay vadeli süreç bazı firmaların GÜÇLÜ müdürleri sayesinde bu hale geldi desek yalan olmaz hani .
Hadi cevap ver bakalım malum medya seni gidi seni misali !
Son iki yıldır gittikçe kaotik bir yapıya gelen süreç, zaten randıman düşüklüğü yaşayan sektöre fena daldı.Deli dana, kuş ve domuz gribine nazire eden bir de hasatalık vurunca işler harbiden karıştı ve %40 daha kayıp alışkanlık sayıldı.
10-15 kuruşa ekim yapmayı beğenmeyen köylü, kredi borcuna ilave bir de gübre batağına saplanınca ahlakını kaybederek, once karıyı boşadı, sonra beyaz eşya ve konuta yatırım yaptı hatta haciz tehlikesine karşı tarlayı da hala, teyze ya da dayı üzerine aktardı ..
Ahlak da çökünce satış kontratlarında kayıplar %40 a vardı.
Derken MONSANTO, kahpe manto misali giriverdi devreye. GAP yöresine verilen acil kredilerin akıbetine hiç girmeyelim bence .. Daha ucuza üretilen domates ilk once Marmara ve Ege deki düşük rekolte nedeni ile verimli gözükse de talep’e olan bağımlılık bir anda 40 kuruşa vurdurdu fiatı hileli eller ile …
Sözleşmesiz kilosu 10 kuruş , sözleşmeli kilosu 15 kuruş olan mal altın olmazmıydı bu ellerde?
Manipülasyon mu spekilsayon mu yoksa sonu kanalizasyon mu vardı şimdi seherde …
Bu durumda ninemizin sandığındaki yerli ırk domates tohumu kendini sandık lekesinde saklamış adeta ve hibrit kökenli kilitliler ise nam salmış topraklarımızda ..
500 yıl once Ladino’lar ile Osmanlı mutfağına giren bu imha eden gıda, bakın bu süreçde neler yapar daha mutfaklarımıza ..
Sadede gelelim . Olan oldu su akdı yerini buldu.
Sera domatesi bile rantı dumura uğratanın torunuydu…
Hemen İzmir serbest bölgede bir salça fabrikası kuruldu.
Dünyadan gerçekden ilgi gören lezzetli salçamız Çinden gelen ithal ile karıştırılıp ihracatın yolunu tutu. Böylece Türk Salçası kalitesi de eleştirinin dibini değil tavanını sordurdu!
Domatesin çekirdeği kırmızı kırmızı
Dol karabakır dol
Tencere dibin kara seninki benden ak mı a diyette kesilesi hırsız kol ?
Aşçı yamağı
Çünkü domates kırmızısı bayrağın alını solladı durum nasılsa .Çünkü, insane kirli kaşığını salçaya daldırırsa kendi kabını küf eder.Kimbilir, belki de okuyup anlayan bu kez bana küfür serer..
DOMATES SALÇA BU NE BİÇİM KALÇA ?
Nesi doğru ki şu garip eğrilerin aslında ,
Gelin bir göz atalım son günlerin malum tartışmasına :
Son birkaç yıldır, eşsiz tarım ve hayvancılık politikasızlığının eseri bir polemikle sarsıldı Türkiye.Domates geldi 15 liraya denk dayanıverdi birden bire ..Aslında bam teline basan başka bir tutumdu mesele .
Sözleşme dönemi başladığında 12-13 ay vadeli süreç bazı firmaların GÜÇLÜ müdürleri sayesinde bu hale geldi desek yalan olmaz hani .
Hadi cevap ver bakalım malum medya seni gidi seni misali !
Son iki yıldır gittikçe kaotik bir yapıya gelen süreç, zaten randıman düşüklüğü yaşayan sektöre fena daldı.Deli dana, kuş ve domuz gribine nazire eden bir de hasatalık vurunca işler harbiden karıştı ve %40 daha kayıp alışkanlık sayıldı.
10-15 kuruşa ekim yapmayı beğenmeyen köylü, kredi borcuna ilave bir de gübre batağına saplanınca ahlakını kaybederek, once karıyı boşadı, sonra beyaz eşya ve konuta yatırım yaptı hatta haciz tehlikesine karşı tarlayı da hala, teyze ya da dayı üzerine aktardı ..
Ahlak da çökünce satış kontratlarında kayıplar %40 a vardı.
Derken MONSANTO, kahpe manto misali giriverdi devreye. GAP yöresine verilen acil kredilerin akıbetine hiç girmeyelim bence .. Daha ucuza üretilen domates ilk once Marmara ve Ege deki düşük rekolte nedeni ile verimli gözükse de talep’e olan bağımlılık bir anda 40 kuruşa vurdurdu fiatı hileli eller ile …
Sözleşmesiz kilosu 10 kuruş , sözleşmeli kilosu 15 kuruş olan mal altın olmazmıydı bu ellerde?
Manipülasyon mu spekilsayon mu yoksa sonu kanalizasyon mu vardı şimdi seherde …
Bu durumda ninemizin sandığındaki yerli ırk domates tohumu kendini sandık lekesinde saklamış adeta ve hibrit kökenli kilitliler ise nam salmış topraklarımızda ..
500 yıl once Ladino’lar ile Osmanlı mutfağına giren bu imha eden gıda, bakın bu süreçde neler yapar daha mutfaklarımıza ..
Sadede gelelim . Olan oldu su akdı yerini buldu.
Sera domatesi bile rantı dumura uğratanın torunuydu…
Hemen İzmir serbest bölgede bir salça fabrikası kuruldu.
Dünyadan gerçekden ilgi gören lezzetli salçamız Çinden gelen ithal ile karıştırılıp ihracatın yolunu tutu. Böylece Türk Salçası kalitesi de eleştirinin dibini değil tavanını sordurdu!
Domatesin çekirdeği kırmızı kırmızı
Dol karabakır dol
Tencere dibin kara seninki benden ak mı a diyette kesilesi hırsız kol ?
Aşçı yamağı
25 Ekim 2010 Pazartesi
BİR FENOMEN HİKAYESİ… BAŞLIYOR REZİLLİĞİN SON PERDESİ…
Neler olacak neler, hani nerede maydonozlu köfteler …
Yarışmacı 1: ECE VAHAPOĞLU
Bizans Medusası modeli saçları ile imajını korumaya çalışsa da aynen hukuk gibi içi boş bir çuval sanki bu dünya..
Her gece ayrı bir jarse tek omuzlu dekolte ile ortada, nihayet bir kot pantalon bulabildi sonunda. Kırmızı peluşlu yatağına da yattım, ama öteki yüzünü görünce tahminlerimde yanılmadığımı anladım..
Risotto kıvamında yayla çorbası , mantarlı tavuk ise pilav üstü kuru çakması ve de muhallebici aşklarından kalan keşkül safsatası!
İç içe koca bir hiçe bir mekanda hem de YÜKSEL AYTUĞ da var masada .Konuk sunum Melis SÖKMEN ama o gece stüdyo mutfakda bulaşık yıkayıp temiz çatal aramakdan öldüm ben ..
Yarişmacı 2: NEŞE ERBERK.
Onda vardı herkesden ayrı bir zerafet , okul öncesi eğitime yarıştı az kalsın kazanacaktı.. Sürpriz sunum Tango ama bakın kime patlayacak sonunda bu meselede piyango?
Ev mutfağında yemek ayrı bir lezzet ama karşında 3 kamera varsa adım olmasın sakın gudubet !
Portakallı enginar , deniz ürünleri festivali ve kağıtda balık da var. Tatlı olarak incir kardık artık olamadı o masa bana yar..
Yarişmaci 3 : NUR YERLİTAŞ
Masada yok yok , dizi minisküsden hasta. İzzet Çapa ortaya soya sosunu şişesiyle getiren garsonunu sen hala servise sok. .. Genel görünüm pek iyi ama pavyon muhabbeti eden başka birisiydi…
Çipura yerine levrek önden çıtır börek gerçekden gevrek, acılı makarnada karides dehşet ,sütlü tatlı yapdı bize tam rehavet. Sürpriz konuk SEDA SAYAN , Bakalım kim çıkacak birinciliğe şahlanan ?
Yarişmacı 4 : CENK EREN
Cahil cesaretidir her şeyi zehir eden . Ama bilmemek değil öğrenmemek ayıp derler ezelden .. Kıravatsız her gece bu durumdan rütbe girer otobüs şoförlüğünden kamyon şoförlüğüne elbetde ..
Vişneli sarma ayvalı dolma ıhlamırlu muhallebi ile mide fesatı sonunda . ancak Dövmeli HIyar Salatası hatırlanacak yıllar sonra da !
Hadi beni geçelim . İzleyin öyle dertleşelim .
Vurun beni yerden yere ama eğer kazanırsam yüzlerce engelli ve aç hayvan besleyerek yaşatarak buna sebepleri bekleyeceğim girerlerken sırat köprüsünden cehenneme …
KAZAN KAZI, KAZAN KAZAN;
TENCERE DİBİN KARA SENİNKİ BENDEN DAHA PARLAK OYNAYAN..
Teşekkürler, Tuğçe, Orsan, Hakan , Caner, şöförler, ulaşım, servis, ışık, kamera , kurgu montaj ve Show TV.. Ekranları özlemişdim bir tek sizle doydum iki yıl sonra ahlak ve erdem dolu profesyonel saygınızla ..
Televizyon Yamağı ☺
Yarışmacı 1: ECE VAHAPOĞLU
Bizans Medusası modeli saçları ile imajını korumaya çalışsa da aynen hukuk gibi içi boş bir çuval sanki bu dünya..
Her gece ayrı bir jarse tek omuzlu dekolte ile ortada, nihayet bir kot pantalon bulabildi sonunda. Kırmızı peluşlu yatağına da yattım, ama öteki yüzünü görünce tahminlerimde yanılmadığımı anladım..
Risotto kıvamında yayla çorbası , mantarlı tavuk ise pilav üstü kuru çakması ve de muhallebici aşklarından kalan keşkül safsatası!
İç içe koca bir hiçe bir mekanda hem de YÜKSEL AYTUĞ da var masada .Konuk sunum Melis SÖKMEN ama o gece stüdyo mutfakda bulaşık yıkayıp temiz çatal aramakdan öldüm ben ..
Yarişmacı 2: NEŞE ERBERK.
Onda vardı herkesden ayrı bir zerafet , okul öncesi eğitime yarıştı az kalsın kazanacaktı.. Sürpriz sunum Tango ama bakın kime patlayacak sonunda bu meselede piyango?
Ev mutfağında yemek ayrı bir lezzet ama karşında 3 kamera varsa adım olmasın sakın gudubet !
Portakallı enginar , deniz ürünleri festivali ve kağıtda balık da var. Tatlı olarak incir kardık artık olamadı o masa bana yar..
Yarişmaci 3 : NUR YERLİTAŞ
Masada yok yok , dizi minisküsden hasta. İzzet Çapa ortaya soya sosunu şişesiyle getiren garsonunu sen hala servise sok. .. Genel görünüm pek iyi ama pavyon muhabbeti eden başka birisiydi…
Çipura yerine levrek önden çıtır börek gerçekden gevrek, acılı makarnada karides dehşet ,sütlü tatlı yapdı bize tam rehavet. Sürpriz konuk SEDA SAYAN , Bakalım kim çıkacak birinciliğe şahlanan ?
Yarişmacı 4 : CENK EREN
Cahil cesaretidir her şeyi zehir eden . Ama bilmemek değil öğrenmemek ayıp derler ezelden .. Kıravatsız her gece bu durumdan rütbe girer otobüs şoförlüğünden kamyon şoförlüğüne elbetde ..
Vişneli sarma ayvalı dolma ıhlamırlu muhallebi ile mide fesatı sonunda . ancak Dövmeli HIyar Salatası hatırlanacak yıllar sonra da !
Hadi beni geçelim . İzleyin öyle dertleşelim .
Vurun beni yerden yere ama eğer kazanırsam yüzlerce engelli ve aç hayvan besleyerek yaşatarak buna sebepleri bekleyeceğim girerlerken sırat köprüsünden cehenneme …
KAZAN KAZI, KAZAN KAZAN;
TENCERE DİBİN KARA SENİNKİ BENDEN DAHA PARLAK OYNAYAN..
Teşekkürler, Tuğçe, Orsan, Hakan , Caner, şöförler, ulaşım, servis, ışık, kamera , kurgu montaj ve Show TV.. Ekranları özlemişdim bir tek sizle doydum iki yıl sonra ahlak ve erdem dolu profesyonel saygınızla ..
Televizyon Yamağı ☺
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
