Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

26 Mart 2013 Salı

KİRLİ GÖRÜŞ



Yeni dünya düzeni


Sabahın altı sularındayız,
Orta Avrupa'nın doğu zengini, Almanca konuşulan ükesinin büyük şehrinin havaalanındayız. Güneş henüz, tarihte geri püskürtülmüş Türk siperlerinin ardından yükselmekte, hava eksi 5 dereceyi göstermekte, çok yoğun güvenlik önlemlerinden geçip bekleme salonuna ulaşıyoruz, 10-15 yolcu sessizce uçağa biniş çağrısını bekliyoruz...
Birden bire bir gürültü, bir uğultu ve bir hareketlilik geliyor dış bankodan,
Çok geçmeden üçlü beşli gruplar kavga dövüş geçiyor elektronik manyetik kapıdan.
Ama o da ne?
Havlu ehrama girmiş, altlarında lüks spor ayakkabılar ama Amerikan traşı saçlar içinde delikanlılar. Aralarında bir de deri paltolu, altı entarili orta yaşlı bir adam var. 
Hemen yanımıza ilişiyorlar ve zikir fikir arası bir muhabbete koyuluyorlar.
Ardı arkası kesilmiyor gelen güruhun.
Adeta erkek ordusu dolduruyor, sanki devir serveti finun ...
Derken siyah abayalı, çarşaflı kadınlar görünüyor peşi sıra.
Ama üstlerinde filizi yeşil bir de şal örtü kılığında,
Çin malı polyester reklamlı lacivert yeşil çanta da cabası.
Hele de aralarında ağzı emzikli, takkeli ve başörtülü çocuklar da cabası.
Sonradan anlıyoruz organize umre seyahati olduğunu,
Kalkış saati geldiği halde karmaşadan pek bulamıyoruz uçağa biniş yolumuzu.
Çar naçar geçiliyor kapıdan, 15-20 yolcuyuz belli ki farklı kalan her açıdan.
Yanıma yanaşan, 20 yıl sonra memlekete kesin dönüş yapan orta yaşlı bir kadın fısıldıyor kulağıma, "Evladım, şu hale bunların hepsi Türk burada doğmuş büyümüş, hatta oysa bak burası zengin Orta Avrupa.
Ayak üstü anlatıyor 400 bin Türk yaşadığını, ama hapisteki gençlerin toplam oranının hep türklerde yüksek kaldığını. İstatiskik; adam yaralama cinayet terör hırsızlık biraz da tecavüz ve ve vergiden yalan beyan aşırmalık...
Sessizce yerleşiyoruz kör sabahın nezninde yerimize,
Uçağa binen güruhda saygı hak getire.
Herkes kafasına göre bir yerlere oturuken densizce sırıtıyor gelen yolculara, kendine yer bul ahkamı sallıyor suratında ablak bir kahkahayla. Kabin memuruna hey abla baksana, bayan yanı yokmu allah aşkına?
Acil çıkış gerisine baktığımda anlıyorum milletimin halini.
Dünyaya hükmettiğini sanan aç tavuk buğday ambarında misali.
Bölünmüşlük ilkellik hatta rezillik her yerde, hiç üzülme bugünleri görmekde varmış kaderde.
Hız alıp havalanıyoruz nihayet, yarım saat rotar olmuyor ki sebebi cinayet.
Tam arkamda 3 genç, yarım Almanca yarım Türkçe damaklı.
İki sözün birinde keşke İstanbul'a insek, layla da güzel karılar var saklı.
Koltuğa tekme, şarkı söyleme ve ilahe okuma değil ki yasaklı.
Kahvaltı servisine yoksa domuz eti mi var sorusu da katılmalı.
Ufak bir trübülansda cüz cüz ayetler okunuyor.
Düz uçuşta argo, seks, dalga geçme gırla gidiyor.
Neyse ki iniyoruz İstanbul'a.
Yolcular ayrışıyor kalabalık koridorda.
Bir yanda rengarenk insanlar yan yana.
Diğer yanda kadın arkada erkekler önde lastik terlikle transit yolunda kirli sakallı adamlarla.
Kimimiz hayatın aydın yüzüne.
Kimimiz karanlığın temah eden paralı büyüsüne.
Adı olmuş kirli görüş baylar bayanlar üzülmeyin yeni dünya düzenine.

19 Mart 2013 Salı

HENÜZ 13 YAŞINDAYDI



Sigortasız çocuk işçi


Henüz 13 yaşındaydı, 
Adını bile bilmediğimiz o, Adana’da yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı, 
Lüks araçlardaydı oysa Antep’te, Kayseri’de Rize’de hatta Konya’daki imtiyazlı yaşıtları.
Ankara’da ise belediye, dünyada ilk sokakta çalışan çocuklar için karate judo kursu bile açmıştı...
Bir de başkan sosyal paylaşımdan resimli ötük yapmıştı. 
O Çukurova'nın bahtsız bir hikayesinin sadece kahpece yansımasıydı...
Sabahları okula gider, öğleden sonra çıraklık ederdi, görmemişti daha hayatı. 
Pozantı cezaevinde ise tecavüze uğrardı belki de başkalarının çocukları.
Derken birden sarsıldı internetin sayfaları.
Haftada 100 liraya sigortasız çocuk işçi.
Başını kendi elleriyle çalıştırdığı dev prese kaptırmıştı...
Sıradan bir başka haber oldu o, o gece televizyonlarda. 
Sabah çoktan magazin kavgası devam ediyordu oysa ana kanallarda.
Kıvanç’a yumurta geldi, Yoncimik ne giydi, Ömür Gedik nasıl bacak sergiledi...
Başı sıkışmış prese ölmüştü oracıkta, kimsenin tanımadığı bir başka vatan ferdi.
Çocuk pornosunda dünya ikincisi. 
Çocuk gelinlerde dünya ikincisi. 
Hayvana tecavüzde dünya ikincisi, 
Kadına şiddette ise yüzde bin 400 artışla dünya birincisi. 
Ordu komutanları Silivri’de, Hadımköy’de Hasdal’da Maltepe’de kilitli. 
1000 gazeteci tutuklu ve F tipli. 
Oysa veliahd prens o gün gemiciğini ikiledi 
Gelin görümce ise çakar ışıklı özel araçla güvenlik şeridinden kendilerine kuaför getirtti. 
800 lira büyük para. 
Çingene çalıp, Kürt oynamakta. 
Halka takla attıranlar sırıta sırıta dolanmakta.
Atanamayan öğretmenler, 
Kopya skandalları, 
Tutuklu hasta yakınları,
2B yasaları, 
Hatta medya yasakları,
Sanki kanıksatılmakta, 
Yiyin beyler ve zevceleri yiyin.
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin. 
O kadar yiyin ki, makadınız tıkansın da hepsini ağzınızda geveleyin. 
Bu ülkeyi kurtarırsa kadınlar kurtaracak.
Süt bankası haram, akraba evliliğe devam diyenler, 
Sizlere hala haram kan ve haram sperm satacak. 
Enflasyon düştü faiz fırladı. 
Bankalara kıyaklar şahlandı. 
Mutfakta değil ki yangın. 
Aslında yemek programları yaygın. 
Ara bul koca kanal kanal. 
Ne giysen de neye yarar, 
Futbolda çoktan bile tüp patladı. 
Yetenek bile gemi azıya aldı. 
Saldırsınlar şimdi de yeşile dereye tepeye ve denize. 
Satılığa çıkıyor yakında ecdat mezarlıkları bile... 
Ağızlarda sakız olmuş Sezen Aksu'dan Ünzile. 
Bir de bunlara inanırsan gelirsin bak gafile... 
Sakın böyle gelmiş böyle gitmez deme. 
Gün gelir, veballerin mezarları bile çiğnenir hem de ezile ezile...
Henüz 13 yaşındaydı, başını prese sıkıştırıp oracıkta can verdiğinde.

12 Mart 2013 Salı

3 2 1 BUGÜN KİME GİYDİRSEM?



Yeni tv programım yakında!!

Ne çabuk geçiyor zaman, hatta ne sular akıyor köprülerin altından...
Hatırlar mısınız bilmem ama tez kovulmuştum göster tv kanalından.
O zamanlar muppet şov bitti reality şov başlıyor demiştim.
Meğerse reality değil tamamen tezgahmış pek bilememiştim.
Yanımda 3 kelime Türkçeli güzel bacaklı dilber,
Hemen yanında da kör cahili, metrekareye 3 adete düşen cinsinden sakallı fiber...
Eee, Sümerbank, Atatürk, Ulus demek yasak.

Duble yol, banal yasa hatta muhteşem kanalı ne yapsak?
Bir de makarna reklamı program içi ürün yerleştirme.
Gel de tazminatsız kovulmayı seve seve kabul etme!!!
Neyseki yeni ufuklar geleceğe hep daha güzel ışıklar saçar.
Bu durumda yamak karşıya geçer, alaycı uslubuyla dike dike kafalarına çakar.
Evet yeniden başlıyorum
Ama bu kez non kaça, ne yemek ne de elbise derdinden bahsediyorum.
Yepyeni bir televizyon programı bu.
Bakalım kim izler kim dinler ama kim ipler diyorum... 

"3.2.1 Bugün Kime Giydirsem" adı.
Ulusal kanaldır yayın bantı.
ister uydudan ister internetten takıl.
Bir bakalım nasılmış sokaklarda akıl?
Türkiye Gençlik Birliği ile el ele.
Hem dış çekim hem stüdyo hatta gazete bayi içinde bile.
Bu durumda, kalır yolda katinanın makası.
Bir gol daha atarım kaleciye bacak arası.
22 Mart'tan itibaren her cuma geceyarısı.
Nasılsa birileri azar, yakında çıkartır benden acısını.
Varsın çıkarsın...
Zaten çıkarmazsan nağmert adamsın.
Başlıyorum kadın ve eylem;
Arkasından ulaşıma bir de göz atacağım hemen.
Ardından çocuk ve sokak. 

Konu bitmez ki bakınca bu topraklarda, ne yapsak!!!
Korkumu kaybettim bağnaz çakallların uluduğu topraklarda.
Çakma kurt bile kocamış ve köpeklerin maskarası olmuş Dilovası'nda
Ama bu kez yayın hem siyasi hem mizahi hemde doğaçlama
Sıkıysa izleme adı bile olay çıkardı çoktan medyada
3.2.1 Bugün Kime Giydirsem?
biraz daha kızdırlırlarsa diker geçerim herdem …

5 Mart 2013 Salı

Kent merkezinde fakirlere yer yok!




Barbaros Şansal, bu hafta Ayaspaşa, Ömer Avni Mahallesi Muhtarı Ayşen Bingöl’le buluştu, İstanbul’un en değerli binalarının bulunduğu Taksim’in yapılaşma sorunlarını ve ‘kadın muhtar’ olmayı konuştu.
BARBAROS ŞANSAL
barbarossansal57@hotmail.com
O gün; yurtdışında olduğumdan muhtarlığa bırakılan gereksiz bir dava celbini almak için İstanbul Ayaspaşa’da, Ömer Avni Mahallesi’ndeki muhtarlık bürosuna gittim. Ayşen Bingöl, o mahallenin muhtarı. Genç yaşta hayat mücadelesine girmiş, iki çocuk annesi kadın muhtarımız İstanbul’un göbeğinde tek başına adeta bir abide gibi duruyordu karşımda. Çağdaş Türk kadınının en güzel örneklerinden biriydi benim için… 
- Nasıl muhtar oldun? 
Burada doğdum, burada evlendim. Anlayacağın bu mahalleden hiç ayrılmadım. Eski muhtarımız ölünce atanarak bu göreve getirildim. Geçen seçimlerde de adaylığımı koydum, yüzde 90 oy alıp görevde kalmaya devam ettim.
- Hayatın bu mahallede nasıl geçti? 
1986’da Avusturya Lisesi’nde öğrenciydim; babamın ölümüyle okulu bırakmak zorunda kaldım, para kazanma derdine düştüm. Küçük bir esnaf lokantam var; babamın da bakkalı vardı. Önceleri baba mesleğini sürdürüyordum. Tam karşıma bir zincir market açılana dek de sadece bakkallık yapıp hayatımı kazandım. Sonra işler, rekabet halleri yetişemi-
yorsunuz haliyle; kapattım.
- Peki, geçindiriyor mu muhtarlık? 
Ayda 330-350 lira ödeme yapılıyor devlet tarafından. Bir de internetimiz ödeniyor hepsi bu. Sadece ikametgâh ve nüfus sureti verebiliyoruz 5 liraya ama kaymakamlıklar ücretsiz vermeye başlayınca insanlar haliyle buradan almayı tercih etmiyor. Bir de tebligat takipçiliği yapıyoruz yani postacılık. Eğer resmi ibrazlar sahibini bulamazsa bize bırakılıyor “Arayın bulun” diye.
- İyi de bu parayla nasıl döner muhtarlık bürosu? 
O yüzden bizim emektar bakkalı lokantaya çevirdim ya… İki de yetişkin kızım  var. Biri üniversitede yüzde 50 burslu okuyor. Babalarıyla ayrıyız. O da üstüne düşen görevi yapıyor olsa da gençlik işte, lüks ve asude bir semtte yaşayınca göz görünce gönül istiyor hep. Buradan kazandığımı hem muhtarlığa hem de çocuklarıma yatırıyorum. Kopup gidemem doğup büyüdüğüm mahallemden. 
HER YER OTEL, PANSİYON
- Peki, kadına şiddetin bu kadar arttığı, günde bir ya da iki kadının öldürüldüğü ülkemizde, hem de Taksim’in göbeğinde zor değil mi?

Biz 1. Bölge olarak çok şanslıyız, Beyoğlu 2. Bölge bahtsız bir bölge maalesef. Hem fakirlik var hem de eğitim sorunları… Üstelik çoğunun konutları kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacak ve hepsi de kim bilir nerelere uzaklaştırılacaklar. Burada bile binaları otele, pansiyona çevirmeye başladılar; bu da aslında epey güvenlik sorunu yaratabilir ileride. Buralarda herkes birbirini tanır, bilir. Sonra başkalaşacak çok aşikâr.
- Ben de bu mahallenin sakiniyim ama nasıl bir mahalle aslında burası? 
Çok eğlenceli bir mahalledir. Belki de Türkiye’de tek kurtarılmış bölge denebilir. Tarihi Yarımada’dan Boğaz’a, Üsküdar’dan Adalar’a tam bir panorama olan bir yamaç… Latife Hanım’ın köşkü de, Katolik Süryani Kilisesi gibi çok özel mekânlar da saklı sokaklarında… Üstelik her kesimden insan var. Akademisyenler, tiyatrocular, milletvekilleri, öğretmenler, aktörler, balerinler hatta sizin gibi modacılar da var. Devlet memuru da var emekli de hatta işçi, öğrenci de... Ancak bu yıl rayiç bedel adı altında yeni değer tespitleri yapılacak. Şu küçük dükkâna bile ayda 600 lira öderken, belki de 3 bin lira ödeyeceğiz. Yani esnafın, orta hâllinin, fakirin varlığı istenmiyor artık kent merkezlerinde. Gelsin tanımadığımız Suriyeliler, Araplar, İngilizler… Yeter ki para gelsin, biz bina yapalım. Lüks satalım, vergi ve haraç alalım. Yetiyor sanılıyor ama bir fincan un lazım olsa akşam kapı duvar. Çoğu çalışandır mahallemizin, o yüzden hırsızlar gündüz gelir buralara.
- Evet ama bir de Ömer Avni Parkı, Park Otel inşaatı gibi hançerler de var böğründe bu bölgenin...
Ömer Avni Parkı birinci derece SİT alanıdır. İçeride bir metruk ev var. Komili Ailesi’ne ait. Çocukluğumda oturuyorlardı orada ama yolu olmayan bir yerdir. Tinerci, tecavüzcü, yan kesici gırladır oralarda. Üstelik parkın bir bölümündeki, yani o metruk evin hemen önündeki tarihi yapı, belediye tarafından kiralanarak kahve yapıldı. Ama saraya bakan kısmına… Gerisi zaten kimin umurunda? Siz de saldırıya uğradınız ya burada. Neyse ki artık mahallemizin ara sokakları, ana caddelerden daha güvenli. Ama tünel inşaatı yapılınca 6-8 metresini kesip aldılar canım yeşil Ömer Avni Parkı’nın. Dava açıldı ve kazanıldı ama mahkeme “Gitmiş artık yapacak bir şey yok” dedi. Park Otel ise zaten yıllarca süren başka bir utandırıcı mesele… Ayaspaşa Güzelleştirme Derneği başardı koca gökdelenin kaçak katlarını yıktırmayı, ancak şimdi nasılsa bir sokak ve bir sürü de eski binayı yutarak bloklar zincirine dönüştü. Yıllardır toz duman çimento püskürttü. Bir de eski bir fabrika olan Akbank binası vardır İTÜ’nün karşısında. Şimdi otel oluyor ama deprem güçlendirme yazıyor tabelasında. Süzer Plaza ise özel kanunla belediye sınırı değiştirilerek kurtarıldı yıkımdan.
Bir an gözümün önünde canlanıyor tüm bu çirkinlik abidesi binalar. Arada birkaç cumbalı ev ve birkaç kagir art-deko hâlâ gönlüme taht kuruyor. Nedir bu rantiyenin doymak bilmez şehveti ve arsızlığı derken aklıma geliyor, ‘engelli geçişi’ diye kırık dökük sarı benekli taşların döşendiği ihaleler. Tabii yersen ama “Kefenin cebi yok beyler” derler.
- “Mahallenin muhtarı mısın?” derler; her şeyi bilir misin buradaki? 
Aklınıza gelecek her şey için telefon açılıyor. Yolda karşılaşınca da yılların verdiği samimiyetten hep sohbetler koyulaşıyor.
- Mahallemiz çok yokuşlu, çok dik ve tarihi bir bölge. Beyoğlu Belediyesi’nin hem Şişli’ye hem de Beşiktaş’a sınırı olan tek yeri. Ama ben çok ihmal edildiğini düşünüyorum. Yollar, kaldırımlar rezil durumda. Hele de değnekçi şirketler! Kaldırım önlerini parsellemişler. Afet nedeniyle, park yasağı olan İnönü Caddesi’ndeki durum içler acısı. Neden biz üvey evlâdız? 
Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan seçilerek göreve geldi. Sorunlarla ilgili ulaştığımda bana, “Çalışma şevkim kırılıyor orası için” dedi. Bir şey yapmaya kalktığında hemen tepkiyle karşılaştığını söyledi.
- Neden? Bu bölgenin onun kayıtlı olduğu siyasi partiye oy vermemesinden mi kaynaklanıyor bu durum? 
Mahalleli de haklı biraz. “Şimdiye kadar neredeydin?” diye soruyor Başkan’a. İki dönemdir başkanlık yapıyor ve bunca yıl sonra ilk kez Kabataş’tan İnönü Caddesi’ne çıkan yokuşu yaptı.
- Evet, ama Yoğurtçu Sokağı’ndaki tarihi duvar ve merdivenler imha edildi ve yerine de koca bir kazulet, ucube mimarili bir otel konulabildi. 
Aslında o merdivenler çok daha güzel olacaktı ama otelin garajına araba giriş izni vermedi mahalleli, imzalar topladı ve Ankara Anıtlar Kurulu’na dek ulaştırdı. Sonunda da başardı ama bu sefer, otelciler aralardaki arsaları da alıp bahçeleri imha edip başka bir sokaktan birleştirdiler.
ZEMİN KATLAR GÖMÜLÜYOR!
- Peki, sana imkan verilseydi ne yapardın mahallede? 

Burası çok özel bir bölge. Kafasına göre imar uygulayanlar dolu. İlk iş, gömülmekte olan mahallemizi kurtarmak isterdim. Birçok binaya artık iniliyor ne yazık ki… Durmadan kilit taşı döşenip, beton atılıp asfalt döküldükçe binalar mezara dönüşüyor. Zemin katlarda yaşayanları ölmeden gömüyor sistem. O yüzden Arnavut kaldırımı yapardım tüm sokakları.
Ayşen Bingöl bu, yapar mı yapar! Benim muhtarım hem acar hem de vefakâr. Teşekkür edip ayrılıyorum yokuş yukarı. Mahkeme celbi elimde. Oysa mahkemeyi meşgul edenler önce hizmet etmeyi öğrensinler mahalleme. Çünkü bizim vergiler, bizim yatırımlar ve bizim üretimimizle kazanıyor. Siyasilere para ödüyor bu ülke. Eve vardığımda yırtıp atıyorum mahkeme celbini. ‘Neticede istediği sadece para, ceza’ diye kapıyorum çantamı, atıyorum arabaya. Nasılsa bütün yollar çıkar bu hafta sonu Roma’ya…

Teşvikiye Cenazeleri!



Her nedense pek bir popüler oldu Şişli Belediyesi sponsorluğunda cenazeler,
Her hafta bir başka cenaze canlı yayın stüdyosuna benzer.

Ölene lafım yok, mukadderata da,
Ama başbakanın söylediği gibi nekrofili ( yani ölü seviciliği ) geliyor bu manzara karşısında aklıma.

Lüks mü lüks araçlar beliriyor caddenin beşiktaş yönünden,
Bir kaç cemaat üyesi henüz şadırvanda abdest alma derdindeyken.

Meraklı bakışlar cami duvarının döküm demirleri ardında,
Biraz kırmızı keçe halı, bolca kağıt, kurdeleli metal çelenk yanında.

Laciler içinde, baylar tekmili birden altın saatleri ile kol kolalar,
En öne ve yanlara koltuklar dizilmiş, sanırsın gazinoda matinalardalar.

Marka twill eşraplı, krokodil çantalı bayanlar var diğer yanda,
Hafifçe kayınca ipekli kaynaklı saçlar dökülür omuzlara.

Koca koca taşlı güneş gözlükleri maske,
Ama silikon botoks dolgu zaten şahane.

Kıpkırmızı bir de ruj işte cenazede mulen ruj,
Yakalara birer vesikalık fotokopi resim.

Muhakkak ki belediye reisi, dernek başkanı, iş adamı derdi değil ki geçim,
Elbette bolca magazin kamerası,
İbadet matemde adeta apış arası.

Meraklı gözlerle süzüyor herkes birbirini,
Cadde boyu akıp gidiyor hayatın öteki yüzündeki işlevi.

Dolmak bilmez zincirlikuyu'ya yolculuk,
Ha para çoksa ulus mezarlığında 300 bin dolara bolluk.

Timsah gözyaşları arasında dedikodu,
Birde kaleminden meni damlayan gazeteci ordusu.

Eksik kalmaz kapkaçcı, dilenci ve tinerci etrafta,
Her cenazede şarkı çalınsa bari adı gönlüm hovarda.

Poz poz resimler canlı yayın araçlarından yelloz dilberlerle resimler,
Saç ektirmiş yeni amcası,
Meğerse toplantısı varmış paraya bakan borsası.

Helal ederler haklarını hep bir ağızdan,
Bilmezler ki günah çıkmış 7 boğum boğazlarından.

Bir de alkış tufanı kopar malum sahnede,
Retorik tiyatroyu bile geçer bu merasim haberlerde.

Derken dağılmaya başlar saflar,
Birazdan brasserie'de bekler şarap dolu karaflar.

Grissini kılığında kazık krik krak,
Biraz pizza, biraz tagliatelle ciyak ciyak.

Dolsun alış veriş poşetleri ellere,
Yetmedi bir kaç poz resim, birazda yer vermeli haftalık mastübatiflere.

Etmiyorum hakkımı helal,
İslamın felsefesinde böyle şatafat ve cenaze kutlaması mı var ?

Akşamına kesin gelir kokteyl parti,
Gazinodan, neondan ekranlardan inmiş isimler,
Belki de iki minare arası, mahya olur yeniden şöhretlenirler!

Barbaros Şansal
barbarossansal57@hotmail.com
@barbarossansal
facebook/terziyamagi

BİR KADIN PORTRESİ



Var ol muhtar kadın...


Bir kadın portresi,
İstanbul'un göbeğinde saray arkasında bir bakkal kızı olarak doğdu,
Yabancıların sanatçıların, entellektüellerin hatta zengin burjuvanın de bulunduğu arnavut kaldırımı sokaklarda seksek oynayarak büyüdü. Mahallesindeki ilk okuldan sonra ailesinin büyük fedakarlıkları ile yabancı bir koleje yazıldı. Okulun en başarılı öğrencilerinden biri olarak eğitim hayatını sürdürüyordu... İstanbul'da bir genç kız olarak hayatı tadıyordu...

Derken ölüm ansızın çaılverdi kapıyı.
Esnaf olan bakkal babayı alıverdi aileden aniden,
Mecburen okulu bırakıp bakkalın başına geçmekten başka çare kalmamıştı ona,
Onuruyla çalışmaya başladı henüz 17'li yaşlarda...

Kira, geçim, vergi derdi geldi ama başarmıştı hepsini.
Ta ki bir süpermarket zinciri ara sokaktaki bakkalının karşısında alınca yerini,
Kahraman bakkal süpermarkete karşı oyununa feyz olmutu bile hikayesi...

Gazeteler, dergiler ondan bahstmeye başlamıştı ki,
kapatmak zorunda kaldı ailenin tek geçim kaynağı olan ekmek teknesini...
Esnaf lokantasına döndürdü o da leziz ev yemekleri yapan,
çünkü doğup büyüdüğü yerdeydi ona hayatı hayat yapan.

Derken sevdi ve evlendi olgunluğunda,
iki de kızı oldu henüz hayata ancak doğrulduğunda.

Yürümeyen evlilik çatırdatınca yuvasını, tek çare dul olarak yaşamaktı.
Gururla büyütttü kızlarını, biri üniversite bir lisede eksiksiz idi okulları...

Derken mahllenin yaşlı muhtarı öldü.
Bu durumda atamayla yeni görevi ona göründü,
Bir kadın muhtardı artık gönüllü.

Tarihi camilerin, konsoloslukların, hastahenlerin, lüks otellerin hatta üniversitelerin ve bankaların muhtarı oluvermişti birden.
İşini eksiksiz yapıyordu hiç durup dinlenmeden.

Derken yerel seçimler geldi ve oyların %90'ını alarak yeniden muhtarlığa seçildi.
Beyoğlu birinci bölgede kadın muhtar olmak hiç de kolay değildi.
Rantiyenin, rüşvetin şehrin içine kol saldığı,
Fuhuşun, tinercinin haraca bağlandığı,
Hatta imarın enkaz altında bıraktığı,
Fakirlerin ise mahallesinde sökülüp atıldığı yerde devam etti mücadelesine...

Değişiverdi kanunlar, ayda 350 tl maaş bağladılar birden bire.
İkamet ve nüfusVsuretini de 5 lira yaptılar.
Ama kaymakamlıklarda bedavaydı artık belge.
İnternet ve elektrik parası küçüçük oda muhtarlığa yeter de artar mıydı sizce?

Şimdi merdiven başındaki lokantası, yemyeşil çiçeklerle bezeli.
Sokaklardaki tüm sahipsiz hayvanları da bakımlı ve küpeli.
Pırıl pırıl saçları, ışıl ışıl gözleri ile her şeye göğüs germeyi de becerdi.
Bu coğrafyanın en güzel kadın örneklerinden biri olduğunu gösterdi.
Sağ ol, var ol kadın muhtar...
Çünkü, bu ülkede erkeklerin çoğu senin başardıklarının yüzde birini zor yapar.

26 Şubat 2013 Salı

UÇMAK İSTEMİYORUM!



Kabak tadı verdi artık...


Yıllardır uç uç dünyanın her yerine uçarım. İşim, sosyal hayatım ve hobilerim, beni buna zorunlu kılar ama yılmam, yine de elimden geldiğince ulusal havayolum ile ulaşırım. Ancak son zamanlarda olup bitenlerin kabak tadı verdiği bir süreçte bu yazıyı da kaleme alırım

Malum THY!
Hani dünyadaki 60 havayolu içinde güvenlik açısından 54. sırada olan,
Üstelik kabin ekiplerini risksiz meslekler sınıfına sokan.
Hani hiç haber vermeksizin, sizi 10 Kasım günü İzmir'de mecburen bünyesine aldığı tam ücretli biletle kendi uçağı yerine bakımsız, pis bir Anadolu Jet uçağına atan.

Ve de yanınızda tekerlekli sandalyeye muhtaç yolcu olduğunda yırtık koltuklu, lekeli, pis sedyeli, yerleri çamurlu ambulifte alan,
Hani 305 kişiyi işten atıp, grev yasağı koymaya kalkan,
Hani yer hizmetlerine TGS ortaklığı ile sizi hep ızdıraba boğan,
Üstelik business yolcu olduğunuzda, "Aşkabat buradan bilet işlemi yapamaz" diyerek 20 dakika kuyrukta bekledikten sonra başka bir sıraya atan,
Hatta CIP salonlarının önünün pis paspas, çekçek, boş fincan ve sigara izmariti dolu olan,
Her uçuşumda yazdığım ve cevap istediğim formların hiçbirine cevap vermeyen,
Çayda çıra ekibi misali kostüm derdinde koşan ve kafasına göre takılan,
Genelde inmek için dakikalarca havada dönüp, aşırı ve kontrolsüz büyüme ile uçaklarını park edecek yer dahi bulamayan,
Hatta artık alkol yasağı , ekran duası gibi gündeme düşen garip uygulamalara soyunan,
Son 2 ayda yüzde 30 yabancı yolcu arttırmasına rağmen, kırmızı halı Oscara 3.5 milyon dolar harcanan,
Kendinizi yıldız gibi hissedeceksinizler ve dünya kadın tenis şampiyonası yapacak veya avrupa futbol kulüplerine sponsor olacak kadar zengin olan,
Kaç topçu soyadlının çalıştığının belli olmadığı, sendika meslek örgütü meslek odası kavramlarının asla gündeme oturmadığı ihalelerini ise keyfe keder kaldığı bu yüzden adeta koskoca aile şirketlerine benzemeye çalıştığı algılanan,
İstediği gazeteyi dağıtıp, istediğine yasak koyan,
Apronda kanlar içinde deve boğazlayan,
Paris ve Roma, Taksim gibi merkezlerdeki üstelik en iyi adreslerdeki satış ofislerini imhaya koyulan,
Bayisinden ve acentesinden çok daha pahalı bilet satan, uçaklarının pislik içinde olmasına aldırmayan, kalkışta tasarruf diyerek, arka mutfaktaki sıcak su depolarını bile kaldıran. 
İşte bunların hepsi belgeli, ama bu kafaya bilmem ne demeli!!!
Uç uç böceğim, annen sana terlik pabuç alacak.
Bilki gün gelip bu yaptıkların seni aprona çakacak!
Her lodos estiğinde, sanırım poyraz tadında eleştrilerim daha da ağır yazılacak!

24 Şubat 2013 Pazar

Onun ilacı moda!


İlaç sektöründe kariyerinin zirvesindeydi… Haftanın dört günü İsviçre, 3 günü Türkiye arasında koşuştururken bir gün işini bırakıp modacılığa geçti. Kendi markasını kurdu. Eski Türkiye Güzeli Günsel Ülkü’yle hikâyesini ve moda dünyasını konuştuk...
BARBAROS ŞANSAL - barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: Uygar TAYLAN
Ankara’da doğdu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni Türkiye ikinciliğiyle kazandı. Daha sonra Viyana Üniversitesi’nde ve Sorbonne’da eğitim aldı. O yıllarda bir de ‘Türkiye güzeli’ sıfatını kariyerine kattı.
Novartis’te, ilaç sektöründe işe başladı. Genel müdürlük teklifi alarak bir başka Alman firması Merck’e geçti. Daha sonra Cenevre’deki merkezde, Doğu Avrupa’daki 10 ülkenin yöneticisi olarak çalıştı. Sonra da bambaşka yönlere yelken açtı. İşte o ‘bambaşka’ yönlerini konuşmak üzere Günsel Ülkü ile buluştuk.

- Yahu nedir şu İsviçre-Türkiye arası gidiş-geliş hikâyen? 
Basel’de Novartis’te çalıştığım dönemdi; Ortadoğu, Doğu Avrupa ve Afrika pazarlarından sorumluydum. Eşim ve çocuğum Türkiye’deydi. Cumaları iş çıkışı markete uğrar, alışveriş yapar, uçağa binip eve gelirdim. Ailemle yemek, hafta sonu armağanı gibiydi. Sonra da pazartesi sabahı ilk uçakla işe giderdim.

- Nasıl başladı moda işi? 
Küçüklüğümden beri modaya tutkun bir insandım, ne zaman kaybolsam annem beni elbise dolabında bulurdu. Kumaşlar, renkler, dokular, kombinler, hep hayatımdaydı. Çok küçükken bebeklerime elbiseler diker, misafirlere ve komşulara defileler yapardım. Ama çok hırslı ve parlak bir öğrenciydim Boğaziçi’ni de iyi dereceyle kazanınca “Ben bunu bırakayım” diyemedim. İş hayatında başarılı olmasına oldum ama insanın yükseldiği bir alanı bırakıp başka bir alana geçmesinin zorluğunu da biliyordum.

- “Keşke bana da nasip olsa ben de moda sektöründen kurtulup ilaç sektörüne geçsem” diyorum. 
Sen de zaten çok farklı şeyler başarıyorsun; tiyatro, kitap, televizyon, eğitim, aktivizm… Yok yok sende de…

- Sen nasıl karar verdin alan değiştirmeye?
Gelebileceğim en yüksek noktaya geldiğimde artık duraklayacağımı anlamıştım. Zaten hem kadın, hem Türk, hem de Müslüman olarak çok zordu zirve. Uluslararası kariyer çok dar bir alanda yapılıyor ve rekabet çok acımasız.

- Moda eğitiminden bahseder misin? 
Zirvede her metrekarenin bir bedeli var ve pahalı bir bedel. Ben de “İnsanlar hayallerini gerçekleştirmeden ölmemeli” diyerek, karar aldım ama işin mutfağından başlamak lazımdı. Önce Galliano ve Mc Queen’in okuduğu Londra’daki St. Martins School of Art’a müracaat ettim ve kabul edildim. Moda pazarlama ve tasarım eğitimi aldım. Hocalarımın teşvikiyle 2009’da Paris’te Pret a Porter’a katıldım. Koleksiyon ilgi görünce ilk markamı kurdum. ‘Atelier de Existance’dı adı. Ama bu da yetmezdi, İstanbul’a gelip iki yıl daha eğitim aldım. Bir yandan da kalıp çıkararak, dikiş dikerek kendimi geliştirmeye devam ettim. Çünkü o olmadan oluyor.

- Metrekareye 3 modacı düşüyor şimdi. 
Bir fark yaratmadan olmaz o işler; beceri, bilgi, eğitim ve tecrübe olmadan asla! Ben yavaş yavaş kendi markamı oluşturdum, önce kişiye özel, sonra hazır giyim, şimdi de ‘online’ platformum var. gunselulku.com’da daha çok yeni nesle yönelik ürünler oluyor.

ÖĞRENEMEDİK; ‘YALIN GÜZELDİR’
- Birçok ülkede, farklı kültürlerde yaşadın, oradaki kadınlar daha sade. Buradaki kadınların farkı ne? 

Türk kadını aslında çok güzel ama ‘Yalın güzeldir’ ifadesinden çok uzak. Bu tanımı yerleştirmek lazım. Ne kadar abartısız göze çarparsanız kimliğiniz o derece güzelleşir zaten. Kıyafeti değil, kimliği ve karakteri öne çıkararak tarzı ve zevki öne sürmek lazım ama bu bizde biraz zor. Çok abartılı şeyler isteniyor, bu durumda gereksiz masraf çıkıyor ve fiyat artıyor. Bu sefer de rakama itiraz geliyor.

- Müşterinle ortak noktada buluşmak zor mu? 
Türk kadını iknası zor bir kadın ve birçoğu ellerinde magazin dergilerinden kesilmiş fotoğraflarla giysi arıyor. Oysa giyilmiş ve görülmüş bir şeyi seçerken, üzerinde görüldüğü kendi giysisini bir daha giymek de istemiyor. Tam bir paradoks içinde yani. İlk zamanlar zorlanıyordum ama birbirimizi tanıdıkça bunun ortasını bulduk. Bir tasarımcı müşterisinin yaşam biçimine göre kurmalı giysiyi. Ben farklılıklarından referans alıyorum hep…

- Para kazanabiliyor musun? 
Yatırımı çok yüksek bir meslek, hazır giyimden kazanıyorum tabii. Ortadoğu’da, İtalya’da büyük zincirlere ihracatım var.

- Ama ben dün Paris’ten dönerken De Goulle Havalimanı’nda ‘Kumaşların ülkesi Türkiye’ diye reklamlar vardı. Ben bulamıyorum, dikiş ipliğim bile Almanya’dan, sen kumaş bulabiliyor musun burada? 
Maalesef hep yurtdışından almak zorundayız. Burada kumaş kalitesi tutturmak zor; bir top al, ikinciyi iste, tamamen farklı geliyor. Hatta topun başı sonu farklı çıkıyor.

- Sırf kumaş değil, aksesuar da önemli.  
Asıl iş orada. Eminönü’nden aldığı malzemeyle herkes bir şeyler yapar ve hep aynısı ortaya çıkar. Türkiye’de en büyük problemlerden biri tasarımın getirdiği artı faydaya değer verilmemesi

- Nasıl yani ? 
“Ben bunu ‘Her şey 9.99’a mağazasından da alırım” diyor. Oysa 100 bin kişi aynı giyiyor, üstelik çok kalitesiz, hatta kanserojen.

DEVLET YARDIMIYLA MODA HAFTASI
- Türk modası denilince aklına ne geliyor? 

Dünyada tek tük birkaç isim var ama bu işler kurumsal yürüyor dünyada. Yetkili merciler, meslek odaları ve sertifika sistemi var. Bizde genç Moda Tasarımcıları Derneği var. Belki iyi niyetliler ama çok amatörler.

- Bir kere İstanbul Moda Haftası’na gittim, bin pişman oldum. 
Çok kapalılar, belirli kriterleri yok, bir sürü uluslararası fuara gitmiş, dünyada isim yapmış ve tanınan kişiler yerine, daha defile bile yapmamış, mağazası bile olmayan insanlar var orada. Yurdumuzda bunu kategorize etmek de zor. Bir bakıyorsun zengin koca butik açmış, bir bakıyorsun jüri olmuş, yetiyor. Futbolcunun eşi ya da kızı, 5 yıldır vitrinde olan çivili iskarpini “Ben buldum” diye ortaya çıkıyor, herkes de inanıyor. Yani bizim yurdumuz dışa kapalı ve kolayca yeniliği göremiyor ve hemen her söylenene inanıyor. Üstelik ne telif yasası var ne de devletin tekstil bakanlığı… Bir de Türk firmalarının bile adı yabancı çakması olunca konu kapanıyor.
Laf lafı açıyor, çocuk modasından erkek modasına, kahve üzerine kahveyle devam ediyor.
Akşam Ankara’ya uçacağım, hemen sohbeti deşifre etmek üzere atölyeme dönüyorum. Yine her yerde kumaşlar, biçkiler ve provalar var. “Ben de sektör değiştirsem başarılı olur muyum?” sorusu kafamda, klavyemin başında tuşlarda geziniyorum. 

19 Şubat 2013 Salı

ÖTEKİ BERİKİ



Sessiz çığlık


Ötekidir fahişeler, genel ahlak malumların ahlakı olduğu için.
Eşcinseller ötekidir, polis ceza kesip puan aldığı için.
Hayvanlar da ötekidir, angutlar angut ithal ettiği için.
Ve ötekidir artık kadınlar, damızlık ilan edilip 3 çocuk istendiği için...

Silivri, Hasdal, Maltepe'de ötekidir Pozantı'da öteki olduğu için...
Sivas, Dersim, Bağcılar, Maraş Roboski'de ötekidir.
Gecekondu bile ötekidir, rantsal dönüşüm için...
Sessiz çığılık ötekidir TAYAD ve Cumartesi Anneleri için...

Köylü ötekidir, kontratlı tarım ile borçlandırlıp küflü domates üretildiğinden.
Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani ötekidir, vakıf malları yağmalandığı için.
Öğrenci de ötekidir, en keriz müşteri yapılıp cahil bırakıldığı için.
Hasta ötekidir, en yağlı müşteri olup soyulduğu için.

Çingeneler, yörükler, tarım işçileri ötekidir, göçer olduklarından.
Öğretmen bile ötekidir, atanamayıp simit sattığından.
Seçilmişler en ötekidir, VIP salonu kullandığından.
Doktorlar ve eczacılar da ötekidir, muvazzalık ve tam gün yasasından.

Bakkal, kasap, manav ötekidir, süpermarketler için.
Halk ve semt pazarı ötekidir, artık AVM'ler biçim biçim...
Terziler de ötekidir, modacılar İslam'ın başını Siyonizm çarşafı ile örttüklerinden...
Kanaat önderleri de ötekidir, imamın ordusunu tesis ettiklerinden.

Mücahitler müteahide dönüştüğünden, ötekidir TOKİ adında
Aleviler de ötekidir, Yunus Emre'ye sansür uygulandığında.
Çocuklar ise ötekidir, Van'da lastik terlik, karda araba iterken.
TGB'de ötekidir, yüz binler ile Anıtkabir'de direnirken...

Barış savaş için, savaş ise barış için ötekidir hep.
Kürt Zaza'ya, Gürcü Laz'a ötekidir.
Pırlanta %0 KDV ile ötekidir, %18 KDV'li kitaptan.
Medya patronu hep ötekidir, devlet ihalaesi kovaladığından...

Ramazan, Muharrem için ötekidir zaten...
Recep malı götürürken, öteki inek şaban izlenir zaten.
Fener Rum'u ötekidir, mavi kurdele mor mühür ile...
Ötekidir Ruhban Okulu zengin avukatın emriyle.

Sendika fabrikaya, lokavt işçiye ötekidir.
Patron, emekçi, memur hep öteki olur birbirine.
Ötekidir yalı çetesi, köşk reçetesine.
Din bile imana ötekidir işin içine takiyye girince...

Sarayalara gelince...
Muhallebici, mimar, Simit Sarayı'nda zaar; sünnet sarayından firar, belediye sarayında imar adalet sarayında, diyar başkanlık sarayında ise zinhardır ötekine.
3 çocuk söylenir 4. hayasız saklanır öteki diye
TL ötekidir, artık dolar geçer.
Türkiye'de ötekileşir yabancı dil söyler.

Ekonominin dili paradır, ötekine de berikine de.
% 3 kalkınma ötekidir, % 58 borsa kar bedeline.
Faiz ötekileşir sözde kar payına.
Ötekidir zaten köleler, ötekileştirmeye çalışana.

Ben ötekileşmeyeceğim çaylaklara bakıp aylak aylak.
Kürsüden ona buna selam yollayarak,
Devrimin mimarı emperyalizme karşı dik duruşu ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resminin ve bayrağının önündeki kürsüde.
O hepsidir; ne öteki ne beriki denemez kendisine.

Ona yükselen merdivenlerde vatanperver yurttaşlar geleceği aydınlatacak.
Bu panelde ve her panel ona olan şükran borcumun onur belgesi olacak...

5 Ocak Cumartesi 2012, Saat: 14.00, Ankara Barosu Abem Konferans Salonu

Mardin milletvekili Erol Dora (Süryani ilk vekilimiz)
Chp Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin
Moderatör: Birsen Temir
Gazeteci Gürkan Hacır ve Necdet Saraç,
Ayrıca Mustafa Aksu (Çingene Konfederasyonu Başkanı)
Ömer Faruk Eminağaoğlu (Yargı-Sen kurucusu) ve ben oradaydık. Ve de yüzlerce dinleyici.
Diğerleri ise kimbilir nerdeydi...?

12 Şubat 2013 Salı

ANALIKLA DAVALIK HAYATLAR



Ve bazı kadınlar...


Kimi köşe yazarı kadın tatilde aynı teknede rahatsız olduğu çocuğunun dadısını boğup denize atmak ister, kimi kadın da diğer kadınları hedef belirler. Kimi kadının seks kasetleri kocanın omuzunda ağladığında affedilir, üç çocuk yapınca kutsal ana rolüne girerde gezilir.

Kadın kadını parçalar sözüne pek inamasam da, bazı kadınlar işine gelince her şeyi istediği gibi işler, örnek mi? 

Efendim, gayet kısıtlı imkanlarla büyümüş, sonra televizyonlar ve magazinler sayesinde ünü bulmuş, tabii ki ardından saçı hemen sarı olmuş bir başka kadın örneği size ülkemizden. "Biz,hiç surlarda gezmedik ki, gece Tarlabaşı'na girmedik ki, hayatta kaldık" diyenlerinden. Birkaç zengin ünlü koca, birkaç döner açılışı ile gelen uçsuz bucaksız şöhretten alıntı hikaye bu kez klavyemden. Manken de oluvermişti, bir elli boyu ile polemiksel görsellerinden hele de Aya İrini'de memesi ortaya düşünce kötü dikişten, günlerce düşmemeişti manşetten. 

Başçavuşun eşşeğini bilmem ama çavuşbaşı çayır başı arası kültürü iyi bilirim ta ezelden...

Ünlü manken, oyuncu, tobleron kızı, fotomodel hatta kendi markasını yaratıp modacı olmuş güzelimizin, yavrusunun dadısı hastalanıverir aniden. Tabi etrafta lüks residance civarında hastane yoktur beleşinden! Kapar müstahdemi doğru SGK hastanesine. Silikonu, botoksu olsa adresi saklıdır sadece kendine. 

Bir de ne görsün? Yerlerde kanlı pamuklar, hijyen ve medeniyet ise acilde geçmişte kalırlar. Çıkarır akıllı telefonunu, bilmem kaçını çat çat belgeler rezilliğin daniskasını. 

Sonra isyan eder sosyal paylaşımda anılarını ama doktor ve hastabakıcıları alkışlayarak ayakta, çünkü lazımdır bağlama sanatlar. Aman ne büyük bir habercilik örneğidir yaptıkları. 

Asker balyozdan tutuklu donanma ve hava kuvvetleri babası jandarma olduğundan mı geçmişi unutuldu ey memleketin ayıkları? 

Derhal el atar magazin siteleri, işte bilinçli vatandaş örneği.  Oysa sigortası var mıdır hizmetkarın, oda bir başka konu söyleşisi.  Sağlık Bakanlığı'da girer ötük paylaşımından devreye. Sermaye yüklenir mi hiç deveye? Hemen teşekkür ötükleri atılır. Böylece zannedilir ki, halkın acillerde inim inim inlediği servisler, yarına toparlanır. 

Geçelim baylar bayanlar, geçelim!
Bırakın acili, biraz da gerçeklerden bahsedelim.
Hanginiz resim çekip etiketlese sizi dinlerler.
Orada kuyruktaki kadınlar, erkekler ve çocuklar sadece bir dirhem mi etmezler!
Na hakkı var birinin hasta kuyruğunda, diğer hastaların yüzlerini fotograflamaya.
Bunu siz yapsanız bir de dava açılır, hasta hakları kanunundan valla.
Jandark misalı olmuş hepsi slikonlu figurasyon bu ülkede her şey artık atmasyon.
Analıkla davalık olmuş kadınlar, zaten kadına şiddet belki de bu yüzden artar!

5 Şubat 2013 Salı

UYUŞTURULUYORSUNUZ!



Ama uyarılarak!!!


Yağlı saçların ardındaki altı mor halka gözler, tüpün üstündeki alüminyum kaşığa odaklanmıştı. Hemen bir sigara izmariti ayırdı ve kaynamakta olan kaşığın içine atıverdi. Şırınganın iğnesini çıkarıp, yavaşça filtreye dayayarak aparatın içine çekti. İğneyi takıp havasını bile almadan lastik ile boğduğu kolundan damarına enjekte ediverdi... Önce küçüldü göz bebekleri, sonra manasız bir gülümseme oturdu çatlak dudaklarına ve sonsuza dek kaldı o ifade suratında. Altın vuruş, ölümü nihayet armağan etmişti...

Biliyorum sert geldi.

Ama gerçek işte... 

Geçenlerde Ülke Tv'de katıldığımız bir canlı yayında ünlülerin ışıltılı hayatı ve uyuşturucu konuşuldu. Oysa o kadar basit değildi bu konu...

Madde bağımlılığının ilköğretim seviyesine indiği ahlaklı ülkemizde, bu konuyla ilgili neler yapılıyor bilmem ama yaşadığım çevreden izlenimleri size aktarmayı deneyeceğim. Öncelikle belirteyim ki sadece uyuşturucu değil mesele.

Doğal ve sentetik olmak üzere ikiye ayırmalıyız bu işi bence. 

Kokain, esrar, afyon, ganja, haşhaş, marihuana, şerbetçi otu gibi doğada yetişen bitki bazlıların yanı sıra, anfitaminleri uçucuları, ilaçları ve hatta laboratuvar ürünü özel keyif verici maddeleri de var. Örnek mi? Eroin, rainbow, California sunshine, LSD; crakc, bonzai, extasy, captagon ve diğerleri. Tabii bir de psikiyatri ilaçlarından tutun da zayıflama, hatta anti depresana kadar hepsi narkotik maddeler aslında. Ve tabii ki en başta her gün gazete ve bilboardlarda çarşaf çarşaf reklamları ile özendirilen alkol...

Tüm bunları bir kitaba da sığdırmak imkansız aslında. Hele de tacirlerin sac ayağı şebekeleri ciltlerce ansiklopedi olur. Medyadan tutun da siyasete, askerden tutun da emniyet teşkilatı içinde bile kartelleri bulunur. Sadece zengini ve ünlüyü hedeflemez bu ticaret, aslında sosyal katmanların tümünü imha eder, inayet ve sonu zaten yasal cinayet.

İçiciliğin yasal hale geldiği ceza ile bu işin halledilemeyeceğinin belirdiği bir ortamda yaşarken, genç nüfusumuzu korumanın birkaç tespitini vermeliyim sizlere.

Uyarıcı; Aşırı terleme, tansiyonda yükseliş, sık sık tuvalete gitme, iştahsızlık, göz bebeklerinde büyüme, hiperaktivite, uykusuzluk gibi belirtiler gösterir . 

Uyuşturucu ise göz bebeklerinde küçülme, tansiyonda düşüş , sararan beniz, banyodan ve sudan uzaklaşma, iştahsızlık, asosyalleşme, uzun süre izole kalma gibi belirtileri kapsar, dişlerde çürüme, saçlarda dökülme; tırnaklarda, gözlerde ve dudaklarda kuruma ve morarma da ayrı belirtileridir 

Peki ne yapmalı? 

Asla cezalandırma yoluna gidilmemeli; sıcak, samimi ve anlayışla karşılanmalı. Tespit durumunda, önce bağımlı ile onun bulunduğu ruh hali göz önünde bulunarak ikna yolu ile derhal hem psikiyatrik hem de psikolojik yardım yoluna gidilmeli. 

Son nokta yurdumuzda nüfusumuzun sigara, akol ve madde bağımlılığı dahil yüzde 25'i kullanıyorsa, hepimize kolay gelsin: Hala ahlak, din, vicdan diye inleyen iktidarlar, biraz da bu konuya eğiliversin! Yoksa 3-5 ünlü yakalayıp, show yapmak işi daha da çekici hale getirecek. Atı alan Üsküdar'a geçecek ve orada bir villa inşa edip, hepinizi zehirlemeye devam edecek!



29 Ocak 2013 Salı

DEMİR PARMAKLIKLARA HAPİS



Pembe ev


Demir parmaklıklara hapis pembe ev
Tur otobüsünde sırasıyla balık pazarını, kapalı çarşıyı, İshak Paşa Camiini, Yahudi hamamını, Abdülmecit'in evini ve Suriçi Mahallesi'ni de gördükten sonra otobüs yavaşça yokuş aşağı gezisine devam ediyordu.

Muavine daha önce söyledğimden, 11. durakta, aradığım bölgeye geldiğimi söyleyerek beni uyardı. Üstelik elimden tutarak inmeme de yardımcı oldu, Zaten gezi boyunca, sık sık elindeki kitaptan bol bol tarihle ve paşalarla ilgili bilgiler de vermişti. O gülen gözlü, temiz elli, işinin uzmanı bir tur rehberiydi. O gün sadece. karşıya geçmek için önce yaya geçidine uzandım, ilk soldan sapınca artık aradığım mekandaydım...

O da ne? 

Metrelerce yükseklikte koyu yeşil demir duvarlar içinde kurşun geçirmez kalın kalın levhalar gördüm, aralarından belki bir şey görürüm diye boşuna göz süzdüm. Önümdeki köşede bir otobüs kalkanlı polis, diğer köşede ise 2 otobüs polis de saf tutmaktaydı, gerçekten şaşırdı iki faltaşı gibi gözüm. Binayı görmek mümkün olmadığından apartmanların arasına sıkışmış kalmış yan sokağa büküldüm. Her yerde vardı teknik takipli kamera hatta bir de zırhlı kulübe sağ köşenin tenhasında...

Ana kapıya ulaştığımda çaresizce polise yönelerek içeri girip giremeyeceğimi sordum. Bana, "Zile bas, alırlarsa girersin" dedi ama buna epey üzüldüm. Henüz elimi zile uzatıyordum ki, içeriden kamera görüntülerinden olsa gerek bir otomatiğe basıldı ve genç bir bey beni kapıda karşıladı. 

"Hoş geldiniz Sayın Şansal. Evi mi görmeye geldiniz?" "Evet" dedim şaşkınlıkla. Öndeki konsolosluk binasından eski evi ayıran diğer demir parmaklıklara bakınca, bir genç hanıma haber verdiler. Ancak bahçeden bakabileceğimi söylediler. Derhal çıktık, Kıbrıs şiveli mihmandar genç bayanla bahçeye. Tam da o pembe boyalı evin arka cephesinin önünde... Bir de resim çektirdim telefonumla hemen, bu arada öğrendim Amerikan Büyükelçiliği'nden sonra en önemli korunanın konsolosluğumuz olduğunu hemşireden... Geçen yaz başlamıştı tadilat. Bu yıl 10 Kasım'da dış cephesinin açılışı yapılmıştı, malum zatlarla bizzat. "Belki bu yaza açılacak içerisi" dedi. "Kültür Bakanımızda dün değişti, umarım daha önce biter" diye de ekledi. Tarifi imkansız bir duygu karmaşası içindeydim. Makedonya'nın tam göbeğinde bir yerlerdeydim. Artık, teşekkür edip ayrılma vaktiydi... Ön cephesini bile görememiştim pembe evin. "İyi ki doğdun" demekten başka söz geçemedi şaşkınlıktan beynimden. Ağır, çelik kapıdan çıktığımda Karlowy Varideydi özlemim. Çek Cumhuriyeti'ndeydi çünkü Ata'nın yemek yediği Lipp restoran.

Oraya da gitmiş, aynı masada yemek yemiş, onun izinden giderken "Şerefine Atam" demiştim... Her adımımda, senelik izinde olmadan iz bırakan Liderimi gerçekten çok özlemiştim. 

Bilinçsizce vurdum kendimi sokaklara ziyaretin ardından. Atatürk’ün doğduğu evin nasıl olur da bu durumda kaldığını anlayamadan. Selanik biraz daha karardı gözlerimde. Hele uçağa binerken havalimanında elime geçen gazetede, eski Selanik'teki camileri, evleri gayet net 1890 fotoğrafları ile görünce... İç pilavda da vardı restoranlarında, baklava da, saray köftesi yanında cacık da. Ama kalmamıştı eserlerden esame, bitmiş silinmiş gitmiş Osmanlı zamanıyla...

27 Ocak 2013 Pazar

Cem ile muhteşem bir aşk yaşadık



Bu hafta Cem Karaca’nın eşi olarak tanıdığımız İlkim Erkan Karaca’nın hayatına sızıyoruz. Cem Karaca’dan önce ve sonra neler yaptığını, nasıl yaşadığını soruyoruz. İlkim Hanım, hayatı için bir tablo çiziyor ve her renginde Cem Karaca’yı anıyor...

Güneşli bir Baltalimanı sabahı otobüsten inip, köşedeki serayı döndükten sonra beni kapıda bekleyen İlkim Erkan Karaca ile buluşuyoruz. Hâlâ dava dava gezen, eşi Cem Karaca’yı kaybettikten sonra hedef haline getirilen bir başka dul kadın İlkim, Türkiye’de. Hemen merdivenleri çıkıp, ikinci kata ulaştığımda annesiyle yaşadığı daireye varıyorum. Nefis bir börek kokusuyla karşılıyorlar beni.
- Kimsin sen İlkim?
Herkes beni Cem Karaca’nın karısı olarak biliyor değil mi?
- Bu ülke herkes için böyle. Başbakan'ın danışmanı, popçunun anası vs... Nasıl geldin bu günlere, nereden geldin?
1960’da İstanbul’da doğdum. Çeşitli üniversitelerde okudum ama hiçbirini bitirmedim. En son İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nı bitirdim ve müzik öğretmeni oldum. O zamanlar Halepli Alaeddin Jebrini ile evliydim. Ancak benden habersiz ABD’ye yerleşme isteklerini öğrenince, Türkiye’de yaşamak istediğimi söyleyerek ondan ayrıldım.
Daha eski yıllarda İstanbul Radyosu’nda da çalışmıştım ve Cem Vakfı kurucularından İzzettin Doğan Bey'in yakın arkadaşı da olan babam Hasan Hüseyin Erkan vasıtasıyla Cem Radyo’da da işe başlamıştım. Seslendirmeler için İstanbul Reklam’ın sahibi Süheyl Gürbaşkan'la da çalışıyordum.
ANNEM GİBİ OLMAK İSTEMİYORUM
- 222 22 22 idi numarası, hiç unutmam.
Ne günlerdi! Bir zamanlar Ruhi Su Dostlar Korosu’nda da şarkı söylerdim. Talebelerindendim, kendisi isim babamdır ayrıca. Âşık Mahzuni Şerif de babamın yakın dostuydu, bu yüzden müzik ve sanat dünyasının içine doğmuştum diyebiliriz. Melih Kibar iki güftemi bestelemişti.
Cem Radyo’nun ardından Radyo Cumhuriyet geldi. Alev Baykent ile haber okumaya başladık. "Bu dünyadan Nazım geçti" adlı programında hafta içi şiirler de okumaya başlamıştım. Daha önceleri bir tesadüfle tanıştığım Hakan Balamir ile hayatımı birleştirdim. Kısa süren bir evliliğimiz ve o evlilikten bir de kızımız oldu. Annem gibi olmak istemiyordum. Sadece çocuk bakarak hayatımın geçmesini istemiyordum. Kızımı da annem büyüttü zaten. Derken Tarabya Oteli’nde Cem Vakfı’nın bir gecesinde Cem Karaca’yla tanıştım. Cem, boşandığı eşi Semra Hanım ile gelmişti. Garip bir tesadüf birçok dostumuz boşandıkları eşleriyle gelmişti o geceye.
- Ya Cem Karaca’dan sonra? 
Türkü ve Türk müziği eğitimi almıştım. Cem Karaca'nın hiç de hayran olduğum bir tarzı yoktu. Ama ilk karşılaştığımızda kadın ve erkeğin birbirinden hoşlanması olarak birbirimizden etkilendik. Ve ilişkimiz öyle başladı. Ama zamanla değişmeye başladı her şey. Cem hayatında canını sıkan ne varsa her şeyi anlatmaya başlamıştı. O kadar güzeldi ki anlatımı, "Bunları kitap yapalım" demiştim. O da bana, "Daha çok gencim ama sen not al, bana hatırlatırsın" derdi. Bana yazdığı şiirleri de hep temize çektim. Peçeteye yazsa bile saklar deftere geçerdim. Henüz evli değilken bile 29 Ekim respsiyonlarında beni "Karım" diye tanıştırırdı protokole. Bana "Sen anne sütü emerek büyüdün, benim annem sahnede olduğundan ben bakıcı muhallebisiyle büyüdüm" dedi bir gün. Ben de ona su muhallebisi yapınca yemeye doyamamıştı. Onun o tutkusunu ve güzelliğini; kaybedince bir kez daha anladım, lakin insan güzelliği kaybedince anlıyor. Muhteşem bir aşk yaşadım. 
- Peki onu kaybettikten sonra...
Gök başıma indi. Ben gökten yere düştüm. 72’de evlendiği, 76’da çocuğu olan üçüncü eşi olan eşi vardı Cem’in. 1979 yılında da ayrılmıştı Cem Türkiye’den. Özal’ın desteğiyle geri döndü ve vatandaşlık aldı. Tekrar aynı eşiyle evlenmişti. Annesi Toto Karaca’dan çok şey almıştı. Çok baskın karekterdi, kimse ona istemediği bir şeyi yaptıramazdı. Her zaman sosyal demokrattı. Bir ara inancını kaybetmiş ama en sonunda Allah’a sığınmıştı. Bu yüzden çok eleştirildi, dönek bile dendi ve buna çok üzülürdü. 
BİRLİKTE BESTELER YAPIYORDUK
- "Dogmalar sorgulanamaz" derler. Herkes bilirkişi kesildi, neden? 
İnsanlar kendi meselelerini ikâme etmek için Cem’i ve beni işin içine çekmekte zaman kaybetmediler ve Cem artık cevap veremezdi, çünkü yoktu. Sonunda kendimi mahkeme salonlarında buldum. Miras için mezar açtıracağım bile yazıldı. Oysa üçüncü eşinin oğlu, ölümünden bir hafta sonra mirası paylaşmıştı. İtiraz bile etmedim. Sadece Cem, sağlığında vekaletler vermişti evini müze yapmam için...
- Nasıl oldu kaybı? 
Amfizem hastasıydı ama içki ve sigaraya da devam ediyordu. Ben kullanmadığım için çok azaltmıştı. Birlikte besteler yapıyorduk. TV programlarında dahi yanındaydım. Sanırım kıskanılma orada başladı.
- Bugün sanatçılar sevgililerini gizlemeyi tercih ediyorlar hayran kaybetmemek için...
Cem hiç öyle düşünen biri olmadı. Âşık olduysa evlenmiş, aşk bittiyse boşanmıştı. Bana uslanıp geldiğini söylerdi. Bu benim başarım değildi. Attila İlhan’dan öğrendiği sözü söyler "Ne istemediğimi biliyorum artık" derdi. O gecelerden birinde, 8 Şubat 2004 günü annesinden kalan Karaca Apartmanı'ndaydık ve yalnızdık. Kollarımda fenalaştı. Ambulansı aradım ama ne zaman geleceğine dair kesin bir zaman vermediler, bunun üzerine hemen taksi durağını aradım. Donmuştum, büyük bir travmaydı ve ne yapacağımı bilemiyordum. İkinci arabayı da çağırıp "Koşun Cem abiniz fenalaştı" dedim. Taksici "Hangi hastaneye?" diye sorunca "En yakınına" diye bağırdığımı hatırlıyorum. Israrla "Acıbadem mi, devlet mi?" diye soruyorlardı. Acıbadem’e vardık. Sakallı ve uzun saçlı olduğu için belki de evsiz, berduş zannettiklerinden sıradan davranıyorlardı, Cem Karaca olduğunu bilmiyorlardı. Meğer çoktan ölmüş, kollarımda can vermiş.
Kimliğini istediler. Yalvarıyordum o anda "Ne olur morga koymayın, canlanır o, şakacıdır" diye... Kimliği almak üzere eve geldim. Birden kapı çalındı. Kapıyı açmaya çalışırken üçüncü eşi ve oğlu kapıdaydı. Bir kadın bağırıyordu "O öldürdü babanı, patlat gözünü" diyordu, zor kapattım kapıyı. Çok kırıldım. O anda Cem’in acısından çok onun hayatındaki insanların yaptıklarının acısını çekiyordum. 
- Nasıl başa çıkıyorsun? 
Vasiyeti vardı, istemezdi alkış, "Biz alkışı da, yuhalanmayı da sahnede aldık, doyduk" derdi. "Nasıl şarkı söylenmesi gerektiğini İlham Gencer’den, nasıl hitap edilmesi gerektiğini Ruhi Su’dan öğrendim" demişti. Ahmet Hakan’a bağlanırdı Kanal 7’de haber yaptığı dönemde... Ölümünden sonra o bile sessiz kaldı. Bu yüzden ölüm ilanında belirttim ama bu kez de tekbir sesleri meselesi göndeme geldi. Şahsıma yerli yersiz davalar açtılar, sadece benim açtıklarımı yazdı gazeteler. Mezarını bile açtırdılar, sanki ben yapmışım gibi yansıtıldı. 
- Moda oldu mezar açmak. Mezar soyucu bir coğrafyaya dönüyoruz... Nasıl başa çıktın tüm bunlar?
Cem bana anlattı hiçbir şey yapmadan vatandaşlıktan çıkarıldığını... Hukukun olmadığını gördüm. Annem ve babam olmasaydı nasıl başa çıkardım bilmiyorum. Sebepler farklı olsa da Şanar Yurdatapan’a, Ahmet Kaya’ya, Yılmaz Güney’e de yapıldı benzer şeyler. Hrant’a bile yapılabilirdi ki çok daha beteri oldu. Rakel ve benim acılarım benzer kılındı.
İÇKİ VE SİGARALARINI SAKLIYORUM
- Bir tablo yapsan ne koyardın içine? 
Ara Güler gibiyim, yüreğimde hayal ettiğim tabloyu özlüyorum. Girmediğim davalarda, avukatların yaptığı hataları düzelttiğim bir saray da var bu tabloda. Hukuk hiç yok ufkunda. Her yerde yangınlar var. Bir köşeşinde Aziz Nesin, bir köşesinde Ruhi Su gibi isimler var. Ve ben hâlâ temiz bıraktığım bir kurtarılmış bölgesindeyim resmin. Tuluğhan Uğurlu söylemişti, Napolyon söylermiş; "Eğer dünya bir ülke olsaydı kesinlikle başkenti İstanbul olurdu" sözü imza diye bir köşesinde... Yastığımı, yatağımı, evimi özlediğim için her şey onun içinde olurdu ve ev yemekleri kokardı tablo.Hâlâ Cem’in içkisi ve sigara peketleri de var sakladığım ama...
Börek kokusu iyice keskinleşiyor. Aile masasında İlkim Karaca’nın dünya şekeri annesiyle beraber yemek yiyoruz. Saatler ilerlediğinde izin istiyorum ayrılmak için, elimde Hasan Hüseyin Erkan’ın ‘Eskici’ ve İlkim’in ‘Fani Rübai Cem Karaca’ kitabı olduğu halde anne; "Sana 100 oyum var hadi siyasete" diye sesleniyor ardımdan. Japon bahçesini geçip uzanıyorum Baltalimanı'na, caddeye... Geçen ilk taksiye el edip, doğru yetişmek üzere beni bekleyen geleceğin keşmekeşine...