Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

19 Kasım 2012 Pazartesi

KADIN DEĞİL HADIM


Olmak isterdim

Düşünün ki bir köyde yaşamaktasınız,
İnek sağ, tarlada çapa,
Biraz da kuru tarhana bir hayat ile dünyaya bağlanmışsınız.

Biraz tahıl biraz da ağıl günün rutini,
Ama ayakta lastik mes olmuş günlerin potini.

Lambanızı söndürdüğünüzde bir karaltı var her gece bahçede
Namus bekçisi devlet çoktan kerhanede
Kaçışınız yok defalarca hırıldayarak tecavüze uğruyorsunuz
Köy küçük ya sustukça boğuluyorsunuz.

Derken birdenbire kesiliyorsunuz adetten
Hesap sormak istersiniz işte o an ahiretten

Odun kestiğiniz balta artık sormaz ki yafta
Yakalayıp kesersiniz başını ama hala vicdanınız kalır mı ayakta?

Kelle ya yan gelip yatan
Adet ya şehit olup uğrunda ölünen vatan

Kaparsınız kelleyi atarsınız köyün meydanına
Namusumu temizledim nağraları da ata ata

İki kolda jandarma ile sürer hayat
Mapus damındadır artık hayaller bayat
Bir de bebek karnınızda nefret tohumu
Ama kaldı mı kadınlığın umudu?

Biz bakacağız doğur
Yaşam hakkının aslıdır onur

Kodesteyken gelir masum bebek dünyaya
Doğum yapan anneden gecikmez cevap
Adını devlet koyar çocuğun bakmadan kundağına

Emzirmeyi reddeder kapıda iki jandarma nöbetteyken
Aslında bu kadar da değil yargılanırken cinayetten

Şimdi de dna ister devlet devletten ve devleti peydahlayan illetten
Bakalım onun babası mı acaba diyerekten

Sözü boğazına düğümlenmez ki asla pamuk ipliği hayatın
Çoktan yağlı urganı bağlamış boynuna nasılsa toplumun garip ahlakının
İşte o an kadın değil hadım olmak istedim
En azından kendi benliğimi kendimden seçerdim

Yine devlet outlet
Hey kadın vucudunu yaptılar bak damızlık et!

http://www.anneboyutu.com/yazar?barbaros-sansal-kadin-degil-hadim&ArtId=12116

13 Kasım 2012 Salı

ÇATIR ÇATIR YAŞAMAK




Hatta orada kalın...

O da bir zamanlar genç bir kızdı,
Voleybol sporu ile haşır neşir, kolej eğitimli bir İzmir evladıydı.
Derken birileri giriverdi aklına.
Hemencecik bakıverdi gazete ve dergi sayfalarına.
Boy 1.83 ayak 42, tam manken olmak sebebi değil miydi?
Hemencecik soktular onu bir yarışmaya,
Kurt çapkın menajer, bir de çakal kareograf yeter.
Derken birinci oluverdi tez elden.
Ama beklenen başarı gelmedi aşırı gelişmişlikten.
Birkaç magazin haberi oldu önce aşklarıyla.
Kimse hatırlamazdı artık onu başarılarıyla.
Gecelerden bir geceydi.
Ekran önümde açık, klavye ellerimin altında beni beklemekteydi.
Anasayfada baktım akan iletilere.
Kimi aşk, kimi siyaset, kimi hayvan hakkı peşinde.
Derken bir resim düştü gaz ocağı başından.
O kızdı, Newyork'ta şimdi eve sığınmış Sandy kasırgasından.
"Sandy dehşeti Amerika'yı vurdu" yazmıştı şuh resminin altına.
Ben de cevap verdim, bizde de sahte oy skandalı gecenin bir yarısında.
Çok geçmeden mesaj geldi özelden.
"Anlamadım" yazmıştı otomatik belleğinden.
Dedim, "Mecliste sahte oy çıktı, o da buradaki fırtınanın adı."
Geri gelen karşı cevapta şu satırlar vardı.
Benle ne alakası var, iki nokta üst üste ve kapamış parantezi dar.
Ne cevap vereceğime şaşırmıştım.
Bu zengin erkek dilberiyle Amerika'dan muhabirlik yapana bir şey yazmalıydım.
Olması da mümkün değil dedim, Sandy'nin de burayla alakası olamayacağı gibiyi de ekledim... Yazsaydı zaten iki dua, belki de vuramazdı Sandy Newyork'taki aşifteyi asla.
Ama dua yerine şu cevap geldi;
"Çatır çatır yaşıyorum New Jersey'de"
Bir anda aklım sinir kesti nedense.
Bizde de biber gazı ve cop, yolsuzluk ve açlık grevine ikon oldu cop!
Bence dedim, kalın orada çatır çatır hatta Amerikalı olun, zengin arkadaşınız olsa bile katır.
Sildim attım ana sayfadan,
Engelledim bile hemen ardından.
Ne mi geçti elime?
Aslında hiçbir şey deseniz de,
Gerçek, işte bu olmuş sanal alemde.
Ardından Londra'dan haber spikeri,
Lüks mağazadan gelen hediye meyve sepeti resmi,
Frambuaz üzüm ve ayva,
Ama asıl yemesi gereken armut unutulmuş Harrods'da!
Kiminin demiri öz, kiminin kuyusu oğula miras.
Haydi bebeler gelmeyin size lazım gaza bas.
Çünkü bu ülkeye gerekmez siler gibi kaz.

http://www.anneboyutu.com/yazar?barbaros-sansal-catir-catir-yasamak&ArtId=12067

21 Ekim 2012 Pazar

Okusaydım cerrah olmak isterdim



Beş yıldızlı bir otelde günde ortalama 19 oda temizleyen Muammer Eken'le tanıştırıyor bizi Barbaros Şansal. Birlikte oda temizliği yaparken 'odaları nasıl temizler, hayattan ne bekler, ne olmak ister, nasıl insanlarla karşılaşır sorularına yanıt arayan Şansal, Muammer'in hayallerine de dokundu.


O gün WOW Otel'deki odamdan tam çıkmak üzereydim ki, kapının üç kez 'Housekeeping' diye seslenilerek vurulmasıyla dostane bir ses duydum. Kapıyı açtığımda gözlerinin içi pırıl pırıl gülen genç bir delikanlıyla karşılaştım. İyileşecek hastanın doktoru ayağına gelirmiş misali koridora fırlayıp hemen bir üniforma da ben üzerime geçiriverdim ve Muammer Eken'i de odaya alıp temizliğe giriştim.

- Askerden yeni mi geldin?Evet, ağabey; Kıbrıs, Lefkoşa'da yaptım da geldim.

- Ben de birazdan Kıbrıs'a gidiyorum, o yüzden acele etmeliyiz.Acele etmeyin Barbaros Bey. Ben piyade jandarma olarak yaptım askerliği. Sakindir Kıbrıs, pek olay olmaz. Hem Kıbrıs kaçmıyor ki, uçağınız kaçta?

- Olay yok mu yani Kıbrıs'ta?Tek tük olur. Onlar da sonradan gelip oraya yerleşenlerden çıkar. 

- Nereden aklına geldi otel ve kat hizmetleri? Askerden önce konfeksiyon atölyesinde çalışıyordum, reçmeci, overlokçu olarak.  Teyzem bu tesiste 2009'dan beri çalışıyordu. Bana da askerden dönünce 'Gel, bak. İş güzel. Sigortası da var. İmkanlar iyi' dedi. Ben de geldim işte.

- İyi de sen bunun eğitimini almamışsın. Nasıl kabul ettiler?Almaz mıyım? 6 gün eğitim aldım, demek hızlı öğrenmişim ki, tek başıma servise verdiler beni. Tecrübeli bir eleman eğitiyor elbette. Misafirle nasıl konuşulur, oda nasıl bakım ve temizlik görür, hepsini öğretiyorlar. Nerede para var, nerede para yok da buna dahil.

- Ne demek o ? Şöyle; Eğer yatağın üzerine bırakılmışsa o bahşiştir ama başucu ya da çekmecedeyse unutulmuş paradır. Bahşiş bekleyerek iş yapmayız zaten. İşimiz bu, seve seve yaparız.

- Kaçta başlar mesain? Normalde üç vardiya burası. Bugün sabah 08.00, akşam 16.30 çalışıyorum.

- Kaç oda bitiriyorsun günde?18-19 odayı rahat toparlarım ama bazen yoğunluğa göre 15 oda da olabiliyor.
Vakit kaybetmeden çarşafları toparlıyoruz. Aslında misafirin bunu yapması yasak ama her zamanki afacanlığımla ben bunu zorunlu kılıyorum. Son derece terbiyeli ve pırıl pırıl elleriyle biraz sıkılgan olsa da bana yardım etmekten geri durmuyor

- Nasıl yürür bu işler? Odada biri olup olmadığını nasıl biliyorsun?Elimize bir rapor verirler; misafir çıkacak, ya da odada olma ihtimali var ya da misafir çıkmış. Ama biz her kapıyı, girmeden 3 kez tıklar ve geldiğimizi haber veririz. 30'ar saniye bekleyerek ve her zaman yavaş gireriz.

- Peki, ses soluk yok ama girdin içeride insan var...Oluyor bazen. Hatta tepki de veriyorlar, 'Ben kapıyı açmadan nasıl girersin?' diye.

- Ya banyodaysa? Duymadı ve sen girdin misafir çıplak! Ne yaparsın bu durumda?O zaman büyük problem var demektir; kızarıyoruz, utanıyoruz ve özür dileyerek çıkıyoruz.

- Nereden başlıyorsun temizliğe?Öncelikle arabayı duvar kenarına alır, odaya girince genel kontrol yaparız. İlk iş olarak çöpü toplarız. Odaya ait olmayan her şeyi alırız. Eğer unutulmuş bir şey varsa, kayıp büromuza yollarız.

- Avrupalı ile ABD'li arasında nasıl farklar var?Temizlik konusunda Arapların üzerine kimse yok! Tek başlarına kaldıklarında bile insanın odadan içeriye girmek içinden gelmiyor. 

- Niye? Ne yapıyorlar?Sanki aylardır hiç yıkanmamışlar gibi küvet kir ve yağ bağlıyor. Temiz misafirlerimiz arasındaysa ABD'li, Avrupalı özellikle İngilizler var. Ama en temizi Japonlar... Odaya girdiğimizde çöpü toplamış oluyorlar. Yataklarını bile düzeltiyorlar. Hatta çarşafları çıkarıp, katlayıp koyan da var sizin gibi. 

GÖZÜM YÜKSEKLERDE
- Ünlülerle karşılaşıyor musun hiç? Lobide ya da toplantı salonlarında görüyoruz, odada karşılaştığım ilk sizsiniz.
Mahcup gözleri bana, 'iş yapma' dercesine bakıyor ama son derece eğlendiğinin de farkındayım. Yıllardır otel odalarında geçen hayatımda hep kat hizmetlilerinin nasıl insanlar olduklarını anlamaya çalışırım. Bu yüzden hazır yeri gelmişken ve sohbet koyulaşırken Muammer'i biraz daha tanımaya karar veriyorum.

- Buradan çıkıp evine gidiyorsun. Evde de banyoya girmeden kapıyı 30 saniye arayla üç kez tıklatıyor musun?
Evde kim var, kim yok bildiğimden ben direkt girerim.

- Peki, evinizde senin kapın vurulur mu içeriye girilirken?Bak işte o şart. Odama girilemez.

- Ne var odanda öyle gizli?Annemlerden gizli bir şey yok. Belki müsait değilim, biriyle konuşuyor olabilirim. Odamda özgürüm.

- Mesleğinde hedefin var mı?Valla gözüm yukarılarda. Bir bellboy olabilirim. Misafirlerle daha yakın olmayı seviyorum. Servis ve hizmette daha öne çıkmak istiyorum.

- Otelde imkanlar nasıl?Çoğu yerde, çalıştığınız zaman maaşınızı alamazsınız ve sigortasız, ortada kalırsınız. Burada her şey vaktinde ödenir. Yemesi, içmesi hepsi çok güzel. Hele de patronumuz, tam bir ağabeydir. 

- Ya diğer arkadaşların? Senden iyi ya da kötü diye tanımlar mısın? Yani Ayşe'nin odası kontrol ister, Fatma istemez gibi? Her yerde vardır ama burada Mahmut Uzel var. O bir oda yaptıysa, kimsenin bakmasına gerek yoktur. İşimde örnek aldığım insandır.
Yaptığı işi şevk ve tutkuyla yapmasıdır insanı var eden durum. Arabayı beraber iterken bile elime aldığım fırçaya itiraz edip, 'Barbaros Bey, yapmayın! Amirlerimiz kızar bana' diyecek kadar da erdemli Muammer. 

- Peki, mesleğin bu olmasaydı ne yapmak isterdin? Hem konfeksiyon hem de triko makinelerinde ustalığım var. Onda devam ederdim.

- Bana rakip mi olurdun? Ne mümkün Barbaros Bey!
- Madem tekstil biliyorsun ve kostümle çalışıyorsun, giyilen kostümler konusunda defo veya rahatsızlık olduğunda rapor ediyor musun işletmeye? Ya da madem hem servisi hem de işi bilen biri olarak koleksiyon yapmayı düşünmez misin?Kıyafetlerimiz de güzel ve rahat zaten ama bir eksiklik ya da imalat hatası görürsem, elbette işim aşım olduğu için hemen bildiririm amirlerime. Burada yüzlerce insan ekmek yiyor ve ekmek kolay kazanılmıyor. Neden işletmemiz boşa para haracasın ki? Onlar yatırımlarını personellerine yapan insanlar. Zaten sökülme, yırtılma olursa kendim tamir ederim, terzihane yoğunsa.

- Evlilik var mı peki?Daha yaşımız çok genç.

- Kaç çocuk istiyorsun?Çocuk istemiyorum.

- Duymasın Başbakanımız.Annem, torun ister elbet ama ileride. Hele bir kendimizi kurtaralım. Beş kardeşiz, üç kız, iki erkek. Eve ekmek götürüyorum. Kazandığım bana da evime de yetiyor ama ev kurmak için tasarruf yapıp hazırlıklı olmalı.

- Son bir soru... Liseyi bitirdin mi? Ortaokulu bitirdim, okuyup beyin cerrahı olmak isterdim. 

- Niye? Beyinsiz mi bu ülke?Kahkahalar nihayet patlıyor. Havva Hanım ise sese gelmiş ve hayretler içinde bize bakıyor ve ben son sözlerime giriyorum.

- Ama sen de odaların doktorusun. Her gün hasta oluyor üstelik bu odalar ve sen onları yeniden sağlıklı hale getiriyorsun.Hayalimdi... Okusaydım, olurdum ama dışarıdan liseyi mutlaka bitireceğim. 

- Diyelim ki okudun. Dışarıdan tıp fakültesini bitirdin ve yıllar sonra beyin cerrahı olarak bir kongreye gittin. Kat hizmetlisi o sabah kapıyı üç kez tıklattı... Önce yatağımdan kalkar, kendimi düzenlerim. Sonra kapıyı açarım ve 'Buyurun' derim. Cevap belli, 'Oda temizliği' diyecek. Benim de cevabım belli. 'Gerek yok, ben yıllarca o işi yaptım, oda benim...'
Odaların hepsi şimdilik Muammer'in. Bir küçük odada tertemiz yüreğiyle koca koca odaları hak ediyor eminim. Saygı ve sevgiyle vedalaşıp asansöre yürürken, o da arabasını diğer bir odaya itiyor. Bu pazar, bu yazıyı okuduğunda belki de şimdi gülümsüyor... Havalimanına vardığımda bir başka görevli elindeki püskül paspasla  geçerken göz göze geliyoruz. Sanki az önce yaptığım röportajı bilircesine gülümseyip 'Güvenli uçuşlar Barbaros Bey' diyor ve günler beni bakalım haftaya kime götürüyor?

http://www.aksam.com.tr/okusaydim-cerrah-olmak-isterdim--145400h.html

16 Ekim 2012 Salı

BU KAPKARA EVRENDE

Yepyeni bir kaleidoscope! Kararan mavi gezegen ve antrasit rengine dönüşen bulutların altındaki asit yağmurlarının tayflarından bir kez daha yaratıcılık ışık hızıyla podyumlara sağanak sunuyor.. Teknolojinin getirdiği sayısal formlar, desenlerde 3 boyutlu halüsinasyonu daha da hızlandırıyor. Siyah taşların ışığından yansıyan pırlanta beyazı, mecburen bir kez daha sorgulanıyor. Chanel değişimin öncüsü. Geleneksel kuplarının, reformist kanununda kargo cepleri, tüm teknolojiyi barındırmaya hazır. Renk dürbünü ile yarışan skalanın gamı, nükleer mikroskop altında, elementleri fotoğraflarcasına geometriye bir kez daha baş kaldırırken, evrende yalnızlaşan kadın bu kez istilacı edasıyla 21'nci yüzyılın aşk savaşında boy gösteriyor! Prada İtalyan zemin motiflerini, plastik bir düzenleme ile vücuda taşıyarak, mimari etkiyle taktik yaratmakta. Donmuş gezegenlerin, buz dağlarının ihtişamlı kontrastı, kırmızı fuşya ve koray tonlarının büyük patlamalarına şimdiden gebe. Meteor yağmurunda kuyruklu yıldızlar da sisleriyle esin vermekte, depresyonun kristalize halindeki ametist kristalleri ise bir kez daha sahnede. Detaya inildiğinde, kumaşın sanki metal levha ustalarınca kesilişi ve kolaj tekniğiyle birleşmesi, geçmişten gelen bir metamorfozik evrede. Kenzo Marc Jakobs, Miu Miu, Louis Vitton ve Fendi, Givenchy ile sö birliği etmişçesine bir konsorsuyumu temsil ediyor. Dikleşen savaşçı omuzlar, çoktan vatkalardan kurtularak reglan takma kollar ile eller boşta halinde yeni bir savaş açıyor. Gündönümü ya da alacakaranlık kırkparelerini dokulara fışkırtarak futursuzca sınıyor. Dimdik ya da yusyuvarlak yakalar derin dekolteleri çoktan mahkum etmiş… Hatta tasarımın felsefesi, petrol ve gece mavisinin sulfur oksit ve terrakota ile uzlaşmasına 1001 gece mavisi isyan etmekte. Kutup ışıkları ise amipsel kıvrımlar ile sınırları betimlemekte. Alexander Mc Gueen, kurumsal modanın yaratıcılık ile nasıl bir cenk tekniği uygulanabildiğinin ispatı. Deri ve kürkün yeni boyutları, koni ve silindirler ile alay edercesine vücuda nefes aldırırken, volan ve kloşlar ahenkle eklektik yörüngeyi oluşturuyor. Tüy ve tül saydamlığın kölesi ama örmeler, Victor Hugo'nun eski trajedisiyle adeta dalga geçiyor. Eldiven, çanta ve şapkada ise paleantolojik çağın dinazorumsu dokuları, gelecekte de var olması için yeniden zincire vurulmakta. Ve kainatın dondurucu soğuna kalkan olmuş kalın tüylü kürkler ile bilekleri saran botlar, askeri dsiplini ve hiyerarşik kıdemi hala sınamakta. Ve tartışılmaz Ralph Lauren. Sırılsıklam ve parlak bir saç ama tepeden inmeci vakur bakışlar! Sansür bantı çekmişcesine hematit camların ardında meraklı gözler. Ancak her şeye rağmen kadının vazgeçemediği flanel kadife jarse ve satenler… Zaman zaman goblen lezzetinde, krema tadında brokarlar... Ama ne olursa olsun hala karşı cinse karşı kaybedilemez bir kış savaşı var..

2 Ekim 2012 Salı

MUTFAKTA YANGIN MI VAR

Hayata biraz ara versek... Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş ama pencerenin artık tutacağı bile yokmuş. Halk pazarının kalabalığına karıştığımda yıllar öncesinin semt pazarlarında olmadığımı anlamak, benim için o gün hiç de zor olmadı. Artık sırtında sepet küfeli hamallar yerine, etrafta tekerlekli çek çek çantalı dolananlar vardı. Sicim file kaybolmuş her yeri ince ve kötü naylon poşetler sarmıştı. Ahşap sırıklara bağlanmış brandaların yerini ise, tır örtüsü kılıklı plastik tenteler ve alüminyum profiler almıştı. Bakliyatın çuvallardaki rengarenk görüntüsü grileştikçe, vakumlu paketlerde gdo'lu ama ne idüğü belirsiz tahıllar serilmişti her yere. Yol ortası maydonuzcu ve sandık limoncu tezgahları kaybolurken, lotocu piyangocu ile millet ve yönümü bulmaya çalışırken, eski neşe ve debdebenin yerine sanki bir sessizlik sunulmuştu? Ne kalıp sabun vardı ne arap sabunu ne de civar bostanların dereotu ve rokaları, turplar bile kan kırmızı rengini pembeleştirmiş havuçlar tek tipleştirilmiş hatta dereotu bile sanırım ki kaderine terkedilmişti, taze nanenin ısırganın demetinde, seçmecenin kesmecenin sesi kaybolmuş tahsilat önlüğü bile yamasından zor kurtulmuş üstüne üstlük pos makinası bile kendine her yerde tezgah bulmuştu. Pazen, pike, basma, etamin ve tülbent top top kumaşlar yerine polyester seri sonu merdiven altından sokulmuş ama ikizlere takke diye bağıran adamlar da kaybolmuştu, ne düğmeci vardı ne de masuracı, sinek raketinin yerine bile kounmuştu kokusuz aerosol böcek ilacı... Peynir kokusunun yerine açık parfüm losyonu, yufkacının yerine ise her yer derin dondurucu reyonu... İlerledikçe içlere boşluğu hissettim içimde kaybolmuş geçmişten her seferinde, ekaliyet okulundan bir grup çocuk, eğitim gezisi niyetine birazda az buz emekli ve memur çoğunlukta gezinir gerisi zaten çakma sosyeteden hikaye. Biraz ileride, her markanın çakma çantası onun yanında rengarenk mutfak ve çamaşır kovaları, ne oyuncakçı var ne de yüncü, sanırım yerine gelmiş belki de üfürükçü. Üstü boyalı, uçan balonları aradı gözüm ve tahta sallanan, içi saman dolu at oyuncağındaydı oysa hep gözüm... Gün devirken boynunu birkaç kişi topluyordu, ezik, çürük, atılmış sebze-meyve topluluğunu, gazeteden kese kağıdı yok ama emaye ve çelik tencere tava çok, bu durumda tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş sanma, nihaleye koyacak aşın bile artık supermarket rafında... Penceren bile plastik boşuna fırın eldiveni ve tutacak arama… Bu haliyle bile güzel, onu da siliyorlar tarihten, zaten istenen her şey tüzele özel. Tencere dibin kara, seninki benden kara, akıl fikir olmuş para. Ne olurdu akıp giden ve zamanı bile rezil eden şu sahte hayata versek biraz ara…

1 Ekim 2012 Pazartesi

20 saat çalışıyorum diye paspal ve mutsuz dolaşamam

Barbaros Şansal bu hafta, Türkiye'nin en önemli televizyonlarında haber merkezlerinde çalışmış televizyoncu Hande Ertekin Tümen ile konuştu. TV8 İç ve Dış Yapımlar Müdürü olarak temmuzda işe başlayan; yarın startı verilecek yeni yayın dönemine 18 program hazırlayarak rekor bir tempoyla çalışan Tümen, bu koşuşturmanın içinde bakımlı ve pozitif olmanın sırlarını anlattı. Yangın yeri gibi bir karmaşanın ortasında tam da yeni yayın dönemine girmek üzere olan bir kanalın koridorlarındayız. Yıllarını televizyon dünyasına vermiş Hande Ertekin Tümen'i zar zor yakalıyorum. Üstünü bile değiştirmesine izin vermeden fotoğraflayıp hemen bol kaynamış köpüklü kantin kahvesi söyleyip odasına dalıyorum. - Sen haber merkezi kaynaklı kadınsın, nereden düştün buraya? Böyle mi başlıyor röportaj? - Yani, ne yapıyorsunuz burada? Birçok artist, şarkıcı, modacı, odacı, herkesi doldurdun buraya; bir paniktir gidiyor. Gidiyoruz geliyoruz, uykusuz falan, gece gündüz çalışıyoruz, ne oluyor burada? Burada ne oluyor ablacığım? Üstelik, İç ve Dış Programlar Direktörü olarak geldin. Herkesin gözü TV8'in üzerinde şu an. Nasıl oluştu bütün programlar, bu kadar ismi, bu kadar yeni programı, bu kadar iç ve dış yapımı bir araya getirmen, sana 'Tatile gitme, gel işe alındın' dedikleri gibi senin de bana 'Ajandanı temizleyebilirsin, bu işin ihtimali yok' deyip ertesi gün 'Çabuk 70 kadın getir bana!' demen... Şubat 1999'da TV8 kurulduğu tarihten bu yana, kendi bünyesinde 'Farklı Kanal' ve 'İyi Televizyon' olma adına ilerleyen ve bunu yaparken de reytinglerden hep ödün veren bir kanal olmuş. Temmuz ayında MNG Yayın Grup Başkanı Abiş Hopikoğlu, evde tatil valizimi hazırlamış, yola çıkmak üzereyken arayıp dedi ki; 'Hande Hanım, Trophy Türk diye bir proje var, onun için bu gece yarısı Kenya'ya uçmamız gerekiyor...' BU SENE 18 PROGRAM VAR - Ya sarıhumma aşısı? 'Gelebilir misiniz?' dedi, 'İşe başlayacaksınız bugün.' Dedim ki 'Hay hay, tabii ki, sizi kırmam, geliyorum.' Bu kanaldaki maceram iki ay önce böyle başladı. Üç gün sonra Kenya'da bu projeyi yapabileceğimize ikna olup döndük ve yeni yayın dönemini oluşturmaya başladık. İki aydır çok hummalı bir şekilde, izleyicimize layık olabilme adına çalışmaya başladım. - Neler geldi yeni program? Her şey! Bu sene 18 program var; hiçbir televizyon kanalında olmadığı kadar çok. - Ve bunlar 6 ayda hazırlanamazken, sen 15 günde 18 programı yayına sokarak bir rekora imza attın. Neler var? Mesela izleyici güne, magazinin, sanat dünyasının kara kutusu Sacit Aslan ve köşe yazarı Pelin Çini ile başlayacak. Ondan sonra Seda Sayan izleyicisine merhaba diyecek. Aynı formatta programını yapacak, bildiğimiz, alışık olduğumuz, herkesin özlediği, sevdiği... Seda Hanım'dan benim de, eminim ki, televizyonculuk anlamında öğreneceğim çok şey olacak. - Hepimizin var. Çok renkli. Seda Sayan'dan sonra, 'Böyle Bir Şey Var Mı?' ile Cengiz Semercioğlu karşınızda olacak. Ve onun arkasından kim geliyor? - Bilmem. O, ben miyim? Barbaros Şansal, Deniz Pulaş ve Seda Ertan... İki saat boyunca ikonumuzu arayacağız. Çok renkli, diğer kanalların dışında, diğer kanallardaki aşağılamaya, insanları küçük düşürmeye, moda adına insanları rencide etmeye asla imkan vermeyeceğimiz bir program olacak. - Arkamızdan? Kenya Kamp Günlüğü. - Süper. Helin Avşar ve Taner Güngör'ün beraber sundukları, Trophy Türk yarışmasının kamp hayatını anlatan bir program. HABER KUŞAĞINDA DEVRİM - Haber kuşağında da büyük bir devrim yaptın. Haber merkezi her televizyon kanalının prestijidir. - Tabii ki. Ana haberin saatini de değiştirdik. 18:30'da yepyeni bir haber kuşağıyla geliyoruz. Onun dışında haber programlarımız var... - Programların tümüne baktığımızda müthiş bir renk ve görüş çeşitliliği var. Bu her kanalda olan bir şey değil. Kanallar gerek ticari, gerek siyasi, gerek sosyal nedenlerle bir görüş çizgisini belirleyip onun dışında hiç kimseye kapılarını açmayan bir yapıda. Ama siz birdenbire radikal bir karala aykırı sayılabilecek birçok ismi aynı çatıda topladınız. İşin içinde bir nebze olduğum için senin halini gördüğümde üzülüyorum aslında. Bir de senin kocan da (Gazeteci Kubilay Tümen) haberde ve rakip bir kanalda. Bu eve yansıyor mu? Asla yansımıyor çünkü o çok anlayışlı biri bu konuda. Birbirimizin işine karışmıyoruz ama şöyle bir şey var; ben bu kanalda çalışmaya başlamış olmaktan son derece mutluyum. Evet, ekran yüzlerimiz çok renkli, bu da medya grup başkanımızın vizyonunun son derece açık ve geniş olmasıyla alakalı. İlk geldiğimde, diğer kanallarda 16 yılını doldurmuş bir insan olarak dedim ki 'Görüşmeleri yapmaya başlayacağım, onaylarını sizden alacağım ama bizim yasaklı kimsemiz var mıdır? Ekranımızda görmek istemediğimiz, veto koyduğumuz...' Bana dedi ki 'Hayır, biz hiç kimseyle küs değiliz, bizim ekranımız kimseye kapalı değil.' - Olmamalı da zaten. Bunca senede ilk kez böyle bir kanal görüyorum. Onun dışında ilk defa bir televizyon kanalında çalışan kimsenin kötü niyetli olmadığını ve herkesin elini taşın altına soktuğunu gördüm. - Beni en çok etkileyen o oldu. Kamp çalışmalarımızda, buradaki çalışmalarda herkes, elinde mendil nezle olan insan bile, gece gündüz demeden çalışıyor. Can hıraş, 24 saat burada çalışan, çok hummalı ve yaklaşık yirmi günde 18 programı yayına sokmaya hazırlayan müthiş bir ekip var. Mesela tanıtım müdürümüz var; Savaş Günce. - Bilmez miyim? Yedi buçuk saat yürüttü beni Nişantaşı'nda. Tüm programların dekorlarını, formatlarını, her şeyini bizzat yapıyor. - Fotoğrafları bile bizzat çekiyor. Çok müthiş bir ekibi var, aynı şekilde teknik ekibimiz öyle, çok özverili çalışıyorlar; ne istesek yapmaya çalışıyorlar. - Peki, hem annesin, hem iş kadınısın, hem kocanla rakip bir işte çalışıyorsun. Hem çok eğlenceli sosyal bir kadınsın, sınıf farklarını yaşatmıyorsun insanlara, onlarla yemekhanedesin, eğlencedesin... Mesela kaşın sürekli taralı, kılı oynamıyor, bir kadın olarak bu kadar bakımlı olmayı nasıl beceriyorsun? Fosforlu yeşil atlet giydiğinde, beyazlı fosforlu küpe takmayı, ona uygun pabucu bulmayı nasıl beceriyorsun? İnsanın kendine saygı duyması gerekiyor her şeyden önce, kendinizi ne kadar seviyorsanız o kadar pozitif olursunuz. Kendimi ne kadar seversem eşime, çocuğuma, işteki, özel hayatımdaki arkadaşlarıma o kadar pozitif olurum. Bir şeyleri stres yapmanın, bağırmanın, çağırmanın bir manası yok. Ya da iş çok yoğun diye, yirmi saat çalışıyorum diye paspal bir şekilde üstümde yırtık pantolon, yırtık bir atlet, saçım tepede topuz buraya gelmenin bir manası yok. Siz kendinize ne kadar bakarsanız, ne kadar pozitif olursanız, ekibinizdekiler de o kadar pozitif olur. Televizyonculuk çok zor bir iş ama siz ne kadar enerji dolu olursanız insanlar da o kadar işlerine sarılır. - Sen yıllarca büyük 'anchormen'lerin ekibindeydin. Reha Muhtar var, Uğur Dündar var, Ali Kırca var... Hep ciddi, sosyal, siyasal ya da güncel haberlerin aktığı bir kavşak noktasında yetiştin. Orada adrenalin yüksek, günde otuz haber, reytingler yüksek, şimdi birdenbire gam çok genişledi ve her tür insanla muhatap oluyorsun; şarkıcısı, türkücüsü, modacısı, sanatçısı, otomobilcisi, bunlarla bir ortak noktayı nasıl buluyorsun bir kadın olarak? İnsan olmakla alakası var galiba bunun da, yani insanları sevmekle alakası var. Haberci olması, sanatçı olması, şarkıcı olması hiç fark etmiyor. Hepsinin beklentileri, talepleri farklı olacaktır ve hepsi sana geliyor. İnsan ilişkilerini bilmekle, psikolojiyi biraz anlamakla ve insanları sevmekle alakalı. × Peki, pazartesi günü yeni yayın dönemini seyredebilecek misin, yoksa buralarda yine bas bas bağırarak, kötü anlamda değil kahkaha atarak, gülerek eğlenerek koşuşturacak mısın, yoksa yine Abiş Bey'le toplantıda mı olacaksın? Hepsi benim çocuğum gibi programların, o kadar heyecanlıyım ki, sana anlatamam. Bugün Trophy Türk'ün bantlarını teslim aldık. Kenya'daki ekipten geldi ve ağlayarak aradım onları. Dedim ki; 'Hepinize helal olsun, oradaki 75 kişiyi tek tek alnından öpüyorum.' Emeğin ilk karşılığını görmek de beni acayip duygulandırdı. Pazartesi programlar başladığında neler yaşayacağımı inan ben bile tahmin edemiyorum. Muhtemelen hep rejide olacağım. AMAÇ, EN BÜYÜK OLMAK - Peki yıl sonu hedefin ne? Büyüklerin arasına girmek. - Zaten büyüğüz. En büyüklerin arasına girmek. - O göreceli bir kavram. Bazen insanlar büyüdükçe küçülüyor, üstleri temizlendikçe içleri kirleniyor. Ama muhakkak bir hedefin olmalı. Hayatını ve aileni çok iyi tanımıyorum ama haziranda, bu yayın dönemi bittiğinde, yazın yeni programlarla yeni bir yayın dönemine girerken ne yapmak istersin, şalteri kapatıp bir yere gitmek ister misin? Trophy Türk ekibi Kenya'ya 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda gitti ve ben de, 'Türk televizyonculuk tarihi adına 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda zafer niteliğinde bir proje için 75 kişi Kenya'ya gidiyoruz' dedim. Bundan sonra da burada yapacağım her projede zafer kazanmayı hedefliyoruz. Ve yapacağımız her işle ertesi gün gerek gazetelerde, gerek internet medyasında, gerek magazin programlarında ismimizden söz ettireceğiz. Hedefimiz bu. 30 Ağustos'ta Trophy Türk başladı, 1 Ekim'de Seda Sayan ve biz, 29 Ekim'de Okan Bayülgen başlıyor. 29 Ekim, 30 Ağustos... Bizi ulusalcı olmakla suçlamasınlar? Biz bu ülkenin insanıyız, bu ülkede herkese kucağımız açık, Yavuz Bingöl var, ben varım, Seda Sayan var, herkes var, her görüş var ama biz Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkıyoruz diyebilir miyiz kanal olarak? Soruma cevabı kısaydı... 'Biz renkli bir televizyonuz ve Türkiye...' dedi, artık sözün bittiği yerdeydik. Stüdyo ve çekim ekibi beni bekliyordu. Aceleyle makyaj odasına oradan da ekranlardan kendimi anlatmaya yürüyerek makam odasından ayrıldım... İyi yayınlar Türkiye!

28 Eylül 2012 Cuma

Orak, çekiç, tornavida ve balyoz.

Peki ya ingiliz anahtarı? Yok yok, kan damlıyor su değil, civataya somun artık yarım somun ekmek bile değil. Lawrence of Arabia yok artık ehli mehil, yerine Angelina Jolie var, inanın bu sefer plastik boru değil. Saman ve ot bile karaborsa, hala giyin sen polyester çüpünü merdiven altından 9 lira 99 kuruşa. Oysa bak Calabia bile artık protokulunda, hamamda koca karılar nasıl bayılır misali takla atar paçalı güvercin havada. Tut şunun ucunu döşeyelim dediler, Nabucco operasını direkler arasına çevirdiler, derken Samsun Yumurtalık boru hattını tarihe gömüp kuş gribi ayağına kapanan betebe iğne ampülü fabrikasının yerine alış veriş merkezi yapıp şırınga bile servis ettiler . Bina, zina mübah.. Oysa ima suç. Hey efendiler eller cepte kafalarınız tokuşuyor muç muç. Kabul olur mu bu durumda hamursuz misali şamdanlı oruç? Plaj kabininde mayo değişir misali değişir hep kabineler, aslında aynı rantiye gırgıriye filminden de beter sevgili şaşkın güzeller. Bir mıhlama iki zıplama üç hop hop, yetmez ama evet demek için olmalı mı ki zirzop? İleri vites aristokraside geri vites yapar demokrasi, zaten Surinam ile Suriye arası bu günkü yamukrasi. Kol klapasındaki rütbeler hutbe olmuş, aslında küçücük aslancık Kıbrıs sahillerinde Karpaz’a doğru parsel parsel arsa da bulmuş, şimdi nice gemiler yanaşır oraya da, bak Fatih’in kadırgaları çoktan kaburga sofralarına meze oldu nasılsa. Kurmayın artık düş müş, geleceğiniz zaten oluyor içten dıştan çürümüş. Dostluk, kardeşlik dedikçe savaş rüzgarları esiyor, toprağında düşmanlık, pazarında perişanlık dörtkol çengi kol geziyor. Bir de eşkiya yok keserken karabakır dol şarkısı listelerde esiyor. Ek madde kanun hükmünde kararname ve örtülü ödenek, üzerinde kağnı olan resme protokol sarayında 30 bin lira verip asmak ne gerek, sil kağnıyı bunun sadece atlısını getir der şen bülbül aslında Türkmen atını nasıl da ettik bahçevana sütçü beygiri misali dül dül.. Bir fidanın güller açan dalına baktım, sarı gül, mor gül, kırımızı gül derken halvetinin kara gülünde uyandım. Ne derdim var ne tasam tek sağlam kalan kalçam oldu kumbaram. Onda bile teharattan fazla atık su bedeli, bas zammı yoksa kalmaz gamı bu eserin. Sol anahtarına ayar diyez bemol, al bir tüp acını alacaktır analjezik anestol. Orak, çekiç, testere ve kontrol kalemi, yakındır hepinizin kapısında birer mahkeme celbi.

26 Eylül 2012 Çarşamba

RUHUMDAKİ KADINA BAKTIM

İçimdeki masum kimlik... O sabah, aynada bir gece önceden kalan takma kirpik kalıntıları adeta göz pınarlarımdaki çapağa dönüşmüştü ve kurumuş dudaklarımın kenarındaki kalem kalıntıları ise iyice belirginleşmişti. Dağınık va karışmış spreyli saçlarımından dökülmüş uzun saç tellerinden birini göğüs dekoltemde fark ettiğimde, gözbebeklerimin tam karşısındaki aksında yeni bir kimliği farkediyordum. Lavabonun üzerindeki ecza dolabı aynasında, bir ben bir de içimdeki kadını aynı anda izliyordum. Elimi kapağı açmak üzere kulpa uzattığımda, eskimiş ojelerin döküntü yaptığını farketmem zor olmadı, ortasından sıkılmış diş macunu tüpünü elime aldığımda ise diş fırçasının artık kaplama ön dişlerimi bir daha asla beyaz yapamay acağını... Boyun kırışıklarım ve sarkmaya başlamış yanak adelelerimin çene ovaline vurduğu darbelerden yaşanmışlığın çeteresini okuyordum, kazayaklarının derin izlerinde ise bir kez daha kahroluyordum. Güneş lekelerinin koyu hareleri belkide geçmişin bana vurduğu soğuk damgalara benzemeye çalışırken el üstü damarlarımın daha da morardığını ve cildimden dışarı çıkmaya ve kansızların boynuna yapışmaya çalıştığını gözümden kaçırmıyordum. Tahta saplı ve oplu fırça teli başlı saç fırçamı alıp taranmaya başladığımda her zamanki alışkanlığım şakaklarımda hissettirdi acıyı, oysa uzun buyalı saçların tıkız olmuş uçlarında başlamalıydım ki bir an önce bitsin ensede yalancı topuz toplamayı. Su ve sabunun kuruluğunu almak basit bir acıbadem sütü ve ellere her daim dermandı gliserin kürü. Belki de içimdeki kadının tek lüksüydü manikürü... Gülsuyu dökülmüş pamukla siliverdim çabucak cildimi. Hemen arkasından teneke yuvarlak kutudaki en ucuzundan bir kremi yapıverdim en kaliteli nemlendirici... Hızla dönüp odaya geçireverdim üstüme günlük bir empirme elbiseyi. Koridordan kapıya ulaştığımda ayakkabılıkta uyuya kalmış taşlı gece çantasının yerine sahte deri çantam portmantoda beni beklemekteydi. Omuzuma çene altı eşarbımı atıp üzerime kolağzı aşınmış pardesüyü takıp hızla kilitledim çelik kapıyı dışarıdan. Topukları sıyrılmış dekolte iskarpinlerim gecikmedi, paladyan koridorda ses vermeyi sabah sabah komşuları uyandırmadan. Ağır apartıman kapısının ardımdan sıkıca kapanması da gerekliydi oysa dün geceki aşifte şimdi namus için kaldırımda mı gezmeliydi? Sokaktaydı dün gece öldürdüğüm, bugün aynada başka kadına büründürdüğüm ruhum. Kasabın bıyık buruşu defterindeki borcuna karşı mahcup duruşum. Ana caddeye ulaşınca içimdeki masum ve iffetli kimlik, bakan erkeklerin gözlerindeydi yaşamamış fahişe nefretlik... Sıcak bası verdi birden. Var olmanın dayanılmaz hafifliğine kadın olmanın getirdiği inanlmaz ağırlık yüzünden. Şiddet taciz kürtaj sezeryan yafta. Havalandı karabasan kılığındaki sert esen toplum rüzgarıyla kaldırımdan havaya. Alnımda boncuk boncuk terler göğsümün tam ortasında sineme ağır apır bir yalan acı verdiler. Direndim uaynmamaya sonumu görmek için. Caminin minaresinden gelen ezan sesi oldu rüyamda ecelim. Ama gerçeği fark edince öldü ruhumdaki kadın meğerse ben erkek olarak uykuya dalmışım .

19 Eylül 2012 Çarşamba

MAKİNA



Say say bitmez....
Kıyma, traş, fön, tost, dondurma, dikiş, matbaa, televizyon, asfalt, hesap ...
Say say bitmez hayatımızdaki makinalar. Öyleki önce tekerleği bulur, ardından da makinayı icat eder insan. Ama Bertol Brecht'in de dediği gibi, "Ekmek asla satılmaz bir daha ucuza inan..."

Malum Top’lu iğne, sonrası Ç’engelli iğne ve ardından da ‘’Bugün Kime Giydirsem‘’ ile gelmiştim karmaşık ekran ve medya dünyasına. Bir de Ördeğe tecavüz olunca Anadolu'da, ikonu ördek olan İKON MAKİNASI geliverdi bir anda aklıma. İşte bu yüzden 1 Ekim'de hafta içi hergün TV8 ekranlarında 14:30-17:00 arası bir kez daha buluşacağız görüntülü ve sesli yayınlar aracılığıyla.

Bu bir yarışma değil, katılanlara ödenmeyecek paralar vaad edilip, onları vahşi bir mücadele içine iten. Bu bir sahte yetenek kurgusu da değil, onları küçük düşürüp alay eden. Bir dizi hiç değil, içinde ensest tecavüz, cinayet, hırsızlık ve entrika içeren. Aslında, bir kadın kuşağı da değil, yemek pişirilip koca düşünülen yada bir haber programı masa başında körler ve sağırların birbirini ağırladığı görünen. Çılgın tüketime iten reklam tuzağı da değil, insanların özeli üzerinden ajitasyon ve sansasyon yaratan. Ne baldır bacak ne de göğüs dekoltesi, ne tesettür meselesi ne de ortalama izleyici aptaldır düşüncesi.

Kafanız karıştı biliyoruz. Biz de merak içinde muhteşem stüdyodan yayını bekliyoruz. Şimdilik banttan kayıtlı ama yakında canlı da olacak, bunu gerçekten ümit ediyoruz.

Hayatımızı bu kadar makina sarmışken ve eğitim-sağlık-güvenlik çarkları, bizi kıyam gibi doğramışken, bakalım İKON MAKİNASI’ndan hangi köftelik kıymalar çıkacak. Ortalarda cızbız köfte gibi dolaşan mayokini dilberleri, nasılda şaşıracak. Bizleri kimi alkışlayacak kimi yuhalıyacak kimi bağıracak kimi en ağır eleştiriyi koyacak. Oysa, 5 yıldızlı otelde gerçekleşen katılım kapmlarımızla, unutulmaz güzellik ve konforda nice anılar ömür boyu iffet, ahlak ve erdem dolu hatırlanacak. Her yaştan çağdaş kadının, kendi mesleğini, hayallerini, gustosunu, görgüsünü, kültürünü, şakacı yanını, farklı hobbysini ve bilgisini yansıttığı bu format belli ki sanat, moda, siyaset, medya ve ticaret hatta cemiyet dünyasına nice yeni muhteşem kimlikler kazandıracak.

Seda Ertan ve Deniz Pulaş ile birlikte yöneteceğimiz, katılımcıların haklarını savunan avukatlara dönüşeceğimiz, onlarla tüm günü kamplarda el ele geçireceğimiz müthiş bir serüven sizi bekliyor. Dilerseniz iş, dilerseniz kariyer, dilerseniz armağanlar sizleri de bekliyor. Kaybedeni olmayan, güzelliğin çağdaşlıkla kaydedildiği bu program 18 yaşını doldurmuş şimdilik her bayana açık. Daha sonra bayları da ağırlayacağımız yayınlarımız asla olmayacak saçmalık.

Haydi şimdi takalım makinayı prize ısınsın makinamız bir kez daha sistemin içinde nasıl hiciv olurmuş göstersin herkese diye .
Lütfen bizi izlemeyin . Sİz izinde olmanız gerekenleri izleyin ...

16 Eylül 2012 Pazar

Biat eden toplumu değil gercek özgürlüğü arıyoruz


Barbaros Şansal bu hafta, Cumhuriyet mitingleriyle öne çıkan, Mehmetçik ve Diriliş yürüyüşlerinde on binlerce genci yürüten Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Üyesi Çağdaş Cengiz ile konuştu. Lisede düzenlediği şiir gecesinde uğradıkları sansürü Nazım Hikmet'in Vatan Haini şiirini okuyarak protesto eden ve ardından gözaltına alınıp Başbakan'ın hatta Meclis'in gündemine gelen Çağdaş, çağdaş toplum hayalini anlattı.

Çağdaş Cengiz 1987'de Muğla, Milas'ta doğdu. Lise yıllarında Nazım Hikmet şiiri okudu diye, Başbakan Tayyip Erdoğan bile adını andı ve Meclis'te konuşuldu. Aslında hepimizin içinden biri. Hem yurttaş hem de genç... Çoğunuz onu tanımıyorsunuz ama ben de yeni tanıdım ve tanımanız gerektiğini düşünerek bu söyleşiyi kaleme aldım.
Bir sonbahar günü kentin merdivenlerinden Yarımada'ya doğru bakan bir parkta buluşuyoruz.
Benim elimde ona hediye aldığım 'Büyük Nutuk' var. Oysa o, onu çoktan hatmetmiş bile. Mahcubiyetimi gizlemeye çalışırken, o hemen tütününü çıkarıp bir de sigara kıvırıyor, yapışkansız Tekel kağıdıyla. Üzerindeyse kız arkadaşının ona özel notu yazılı: 'Zıkkımın kökünü iç!'

Sıcak gülüşlerle giriyoruz lafa.
× Çağdaş sen kimsin?
Henüz Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden şubat ayında mezun olmuş, şiir ve tiyatroyu hep hayatında isteyen, bekar yaşamanın pahalı oluşundan dolayı, kaldığı yerde dil öğrenmek amaçlı yabancı ev arkadaşı seçen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı.

× Nasıl bir hayat üniversite hayatı?
Özellikle akademik anlamda kendimi donatmak; hayatı, siyaset ve politikayla yaşamak için bu dalı seçmiştim. Ama üniversitelerde bu istediklerimiz olmuyor maalesef.

AKADEMİK YAŞAM KISIR
× Neden?
Esas eksik, akademik yaşamın kısırlaştırılmasında. Müfredatla ilgili ciddi problemler var. Belki kendi kaynak eksiğimizden, daha çok da Batı kaynaklı tercümeler kullanılmasından dolayı bu sakatlık. Oradaki model ve teoriler bize yorumlanmadan olduğu gibi sunuluyor. Neoliberal politikalar tamamen hakim ve özellikle alternatif sokulmuyor. Tartışma ya da eleştiri de kabul görmüyor. Belki de İstanbul ve Ankara mülkiyelerinde 50'lerde bir gelenek başlamıştı ama 80 darbesiyle bu süreç kırıldı. Pek çok değerli akademisyen üniversitelerden uzaklaştı, sistem güncel olmaktan çok uzak. Onlarla hayat geçmiyor. Bilimi esas alan, özerk ve demokratik bir üniversite yapısından söz etmek mümkün değil.
Konu emperyalizme geldiğinde Libya'dan Irak'a, tüm Ortadoğu'ya hakim bilgi ve gözlemleriyle, bu çirkin süreci herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmaya başlıyor. Hayatla tamamen barışık, kısık ve hafif çekik gözlerindeki gülümsemeyi de asla ihmal etmeden. 11 Eylül saldırıları ve 79'dan beri ilk kez bir elçiliğe yapılan saldırı, hatta Kaddafi'nin ölümünde Hillary Clinton'un attığı kahkahaya dek tüm detaylarda kronolojik. Boğaz'ın girişindeki yoğun deniz trafiğine aldırmadan laf trafiğine devam ediyorum.

× Nasıl bir çatışma var peki okullarda?
İlk girdiğim dönemle, mezun olduğum dönem çok farklı. Başta biraz apolitik, hayata ve kendi üniversite yaşamına dar bakan öğrencilerden oluşan, kendine müdahalesi az, kültür ve sanata hatta bilime ilgisiz bir gençlik vardı. Gerçi ortam sağlanmıyor ama hevesli de azdı. Hele 60'ları falan düşününce epey şaşırıyoruz bu duruma. O yıllarda çok saygındı öğrenci. Ayrıca imtihanla girmiyorlardı zaten. Öğrencilerde ciddi bir uyanış süreci başladı. Ulaşım, konaklama, beslenme, araç, gereç çok pahalılaştı ve üniversiteler kazanç kapısına dönüştürüldü. Seçim propagandalarına 'her ile bir üniversite' cümlesi bile girdi. Bu durumda gençlik artık mücadeleye yöneliyor. Boş ver. Manzume gibi uzar gider anlatırsam.

MİLLİ EĞİTİM SANSÜRLEDİ
× Dur bir dakika! Manzume dedin de, bir de şiir merakın vardı senin. Hatta başına epey iş açmıştı... Neydi o konu?
Ben Muğla, Milas'ta lisedeyken, edebiyat kolundaydım ve Milas'ta hocalarımızla bir şiir dinletisi hazırlıyorduk. Pek çok Türkiye şairinin şiirlerinden oluşan ve dramatik bir sergileme yolu olarak müziği de içine koyduğumuz bir etkinlikti. Ben sunuyordum. Ama bunu Milli Eğitim Müdürlüğü sansürledi. Yarısının listeden çıkmasını ve yerine kendi istedikleri şairlerin konmasını talep etti.

× Kimdi bu şairler?
Nazım Hikmet, Ahmet Arif'in bütün şiirleri ve Atilla İlhan'ın bir aşk şiiri dışında hepsi çıkartıldı. Ben de sunum günü geldiğinde bir tepki koymak istedim. Tabii, gösteriye zarar vermeden. Hatta sunum metnini bile bize onlar vermişti. Dinletinin sonunda nihayet sözcükler bana kalmıştı. Ben de, 'Şu ana kadar dinlediğiniz şiirlerin dışında engellenenlerden birini size okumak istiyorum' diyerek, Nazım Hikmet'in 'Vatan Haini' adlı şiirini okudum.

× Eyvah! Nazım yerine nazırların olduğu bir yerde, kör gözüne parmak olmamış mı bu?
En önde kaymakam, milli eğitim müdürü, müftü, okul müdürü ve bir siyasi partinin ilçe yöneticileri dahil tüm protokol karıştı. Destek veren konukları da engellediklerinden, salondan büyük bir tezahürat yükseldi. O dönem Başbakan'ın da şiirle ilgili birtakım sıkıntıları olmuştu. Bir de kaymakamla, kapı önünde veliler polemiğe girince, o da 'Çağırın terörle mücadeleyi, alsınlar bunu!' diye bağırdı ve karakola alındım. 3 saatlik bir gözaltı süreci oldu. Veliler falan da gelince iş büyüdü ve gazetelere, televizyonlara kadar ulaştı. Milas halkının da desteği vardı. Başbakan'a sorduklarında beni destekleyen bir cevap verdi: 'Biz bu meseleyi 'Kopenhag Kriterleri' ile aştık ama konu ben olunca basın duruma tarafsız yaklaşmadı' dedi. Ben, o zaman 17 yaşındaydım ve konu Meclis kürsüsüne dek uzanmıştı.

× Ya bugün? Çünkü daha dün, TGB ile Çağlayan Adliyesi'ndeki Oda TV davasında kalem bırakma eylemindeydin. Bu yüzden TGB Genel Başkanı İlker Yücel'e değil, sana soruyorum. Çünkü başkanlar her zaman stratejiktir. Elemanlarsa daha naif.
Üniversiteye ilk girdiğim sene, hem tiyatro kolunda hem de Atatürkçü Düşünce Kulübü'nde faal olarak çalışıyordum. O yıl Bursa'da toplanan ve bütün Türkiye'den katılan üniversitelerin Atatürkçü Düşünce Kulüpleri'nin bir çalıştayı olmuştu. Şans eseri ben de oradaydım. 'Üniversite topluluklarını bir araya getirecek bir gençlik birliğini nasıl kurabiliriz?' diye tartıştık.
Daha sonra Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, Ankara Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Toplulukları'nın çağrısıyla bir kurultay toplandı. Ve ilk kuruluş eylemi 19 Mayıs 2006'da, 3 bin gencin; 40 üniversiteden 62 topluluğun -ADK'lar dışında da pek çok müzik, sanat, bilim topluluğu da- bir araya gelmesiyle müthiş bir sinerji sonucu oluştu. İki gün önce 'Danıştay Cinayeti'nin gerçekleşmesi de buna etkendi. Esas itibariyle, sağ-sol demeden, ayrımları bir noktaya bırakarak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve bağımsızlığı savunmak temelinde Türkiye Gençlik Birliği, şimdiki başkanımız İlker Yücel'in de divanda olduğu bu büyük kurultayla kuruldu. Hedefi tüm ülkeyi birleştiren bilimsel demokratik ve eşit eğitim hakkını savunan üniversiteli ve liseli öğrencilerin olduğu bir birlik olmaktı. Ben de Bursa'da kurucularından biri olarak işin başında oldum.

× Sonrasında da 6 yılda ciddi bir büyüme kaydettiniz. Neler etken oldu bu sürece?
Pek çok üniversitede konferans ve paneller, onun dışında 10 binlerce gencin yürüdüğü Mehmetçik eylemleri oldu. Kardeşliği savunan; Türk-Kürt ayrımına karşı konsensüs isteyen tavrımız da en önemli duruştu. Bu programların sonucunda da üniversite ve liselerde uyanış başladı. Katılım rekor bir grafikle yükselmeye başladı. Bu destek de gelince, muhtarın daveti üzerine Diyarbakır'da Bismil'in Aslanoğlu Köyü'nde bir ilkokul inşaatına başladık.
İşe ilk başladığımızda biraz asık suratlı görülüyorduk. Çünkü politikacılar hep koyu renk elbiseli, beyaz saçlı ya da boyalı bıyıklı, orta yaş üzeri insanlardı. Sıcak bakıp dostluk çerçevesi içinde hareketimiz bu yargıları yıktı.
En son yine 19 Mayıs'ta, Bandırma Vapuru sembolüyle 200 bin kişilik diriliş yürüyüşümüz, tüm kamuoyunun desteği ve ilgisiyle gerçekleşti

KORKU ÖĞRETİLİYOR
× Kız arkadaşın ya da ailen ne diyor bu yaptıklarına? Merak etmiyorlar mı seni? Geç kaldığında ya da telefonunun şarjı bittiğinde...
Korku öğretilen bir şey. Ben oradaki, yani memleketin sirkindeki rollerden birini kabullenmek yerine yeni bir model, yeni bir toplum felsefesiyle yaşıyorum zaten. Yeni bir hayat, alışılmış olmayanı keşfetmek ve yaratmak ilkelerim arasında. Biat eden ve edilen bir hayatı değil, yaşamın gerçek özgürlüğünü arıyoruz ama sistemi sorgulayarak ve alternatif üreterek bir konsensüsle bunu gerçekleştirmek istiyoruz. Sanırım bütün bunlar sabırlı ve soğukkanlı olmayı da gerektiriyor. Adım adım büyüyoruz.

× Bana göre bütün bunları yaparken, herhangi bir siyasi ya da ticari kurumdan veyahut dış mihraklardan nakit yardım almamış olmanız en ilginç yanı... Şimdi İstanbul'da yeni bir merkeze ve ajansa hazırlanıyorsunuz. O yüzden hafriyatı şeker çuvalıyla yapıyorsunuz. Çuval deyince aklıma eylemler de geliyor. Nedir şu çuval meselesi?
2003 yılında Irak işgali başlamıştı. O dönemde 4 Temmuz'da ABD'nin kurtuluş gününde, yanılmıyorsam Erbil Kaymakamı'na suikast yapacaklar iddiasıyla Türk askerinin başına çuval geçirilmişti!
Ne tesadüftür ki, o arada iki Amerikalı sivil ama iri vücutlu şahıs, hemen yanımızdan ellerinde bira şişeleriyle sahile doğru yürüyerek geçiyor. Belki telaffuzdan, belki de bir kaç tanıdık kelimeden dikkatle bizi süzüyorlar. Bende hafif bir paranoya olsa da, Çağdaş son derece rahat üslubuyla aldırmadan devam ediyor.
Bu görüntüler basına da servis edilince, müthiş bir aşağılama hissetmiştik. Afganistan'da çıplak vücutlu esirlerin üzerine idrar yapılmış; Irak'taysa daha da beter! Bu işin başında olan General Petreus da söylemişti; 'Bunlar 100 yıl, bunu temizleyemezler; bunun altında kalacaklar.' Tabii ki, bu 1 Mart Tezkeresi'nin Meclis'ten geçmemesinin intikamıydı. İşgale direnişe cevaptı! Kimse tepki vermeyince de tüm halklar içerledi. Buna karşı Marmaris, Bodrum gibi limanlara gelen dev uçak gemilerinin paralı askerlerine durumu anlatmak istedik, çünkü onlar bizim gibi vatan millet uğruna can vermiyorlardı. Üstelik o kıyı bölgelere gelip kafalarına göre takılıp bir de bizim güvenlik görevlilerince korunuyorlardı!
7-8 arkadaşımız Bodrum sokaklarında bir askeri tespit ediyorlar. Önce durdurup Türkçe ve İngilizce tepki bildirisi okuyacaklarını sonra da sembolik olarak çuvalı başlarına geçireceklerini söylüyorlar. Amaç darp ya da gasp değil. Bunun üzerine asker korkup kaçmaya çalışınca da bizimkiler çarnaçar eylemi gerçekleştirmekten çekinmiyor.

BİR ÇUVALA 16 YIL HAPİS
× Çocukların başına bir şey geldi mi peki bu yüzden?
Tabii ki, ama şu anki koşullara göre bu normal. Yoksa böyle bir eylem için istenen 16 yıl hapis cezası dehşet verici. 25 Eylül'de ilk mahkeme Muğla'da gerçekleşecek. Medya da yangına körükle gidince her zamanki gibi karşı görüşteki hukuk adamları da ister istemez etkileniyor.

× Medya kendi nefretini başkasına giydirmeyi pek sever zaten. Bak, şimdi torba yasa varken neden çuvalla uğraşıp el alemin başına çorap örüyorsunuz yani. İkinci eylemde Antalya'da önlem alındığını gördük. Bir moda yarattınız ki üçüncü eylem de size mal edildi. Zaten bu eylemleri de bitirdiniz artık.
.......
Atatürk portresi ve imzası olan heybesini sırtına takma vakti geliyor. O merdivenlerden uzaklaşırken, hem Çağdaş, hem savaşçı bir genç daha hayatımızda yer ediyor. Gökten üç elma düştüğünü hayal ediyorum. Biri onlara, biri hala ayakta kalmış olgun aydınlara. Ve zehirli üçüncüyü de bu topraklar üzerindeki kirli oyunların tezgahını kuranlara...

11 Eylül 2012 Salı

EVLERE ŞENLİK CEMAAT



Karacaahmet'te ziraat
Hayırlı olsun bakalım, Tv'lerde sabah kuşakları nihayet başlıyor.
En taze magazin haberleri, en moda paçavralar, en nadide yemekler, bol yağlı börekler ve dörtkol çengi göbekler ekranlara geri dönüyor.

Tabiiki aynı programların içinde, önce tıkınıp sonra nasıl sağlıklı zayıflayacağımızı, hatta nasıl giyinip nasıl tuz seramiğinden hem de oturduğumuz yerden para kazanacağımızı bize çatır çatır öğretecekler.
Sendikalar, meslek örgütleri ve meslek odaları bir başka sonbaharı bekleyecekler.
Astroloji haritaları ile medyumları ve falcıları, aydınlık geleceğe bilinçli olarak yönlendirecekler.
Her kanalda bir Martha Stewart, her programda bir Oprah çakmasını bir kez daha bal gibi yedirecekler.

Bel ve boyun ağrıları serbest ama kürtaj ve sezeryan konuşmak yasak olacak.
Jambon ve likör yapımı yasak kalacak ama islami bisiklet gündem tutacak.
Sosyoloji, politika ve felsefe ise zaten alt yazıda bile olmayacak.
Bu arada beyaz eşya, gofret, çikolata, kredi kartı ve residance’lar çarnaçar aklınıza reklamla sokulacak.

Kimisinin işsiz kocası kahvede, kiminin henüz emeklemiş bebeği gece yarısına kadar okuldayken, afyonlanarak Afyon'daki şehitler dahil her şey unutturulacak.
Zaten Afyon Karahisar sadece maden suyuyla anılacak.

Sazlı sözlü kırkpare gözlü yayınlar, dünyamızı bize bambaşka bir açıdan her gün yeniden anlatacak.

Oysa grönlandın yüzde 40'ı eridi.
Karbon emisyonu rekor düzeye geldi.
Orta Amerika, orta Doğu, orta Afrika ve orta Asya kaynıyor.
Orta sınıf kaybolurken, kuzey güney birbirine dalıyor.
Her 20 saniyede bir canlı türü daha kayboluyor.
Yurdum saman ve ot ithalatını unutuyor.
Ve tüm bu işlemler 4.5 milyar yaşındaki dünyamızı 24 saate sığdırıyor.
Buna göre bakalım mı?
24 saatlik dünyada yaşam 1 saat önce oluştu.
10 dakika önce insan var oldu.
1 dakika önce sanayi devrimi yaptık.
ve son 30 saniyede ormanların yarısını yaktık.

Birazdan, önceden programlanmış haberlere oradan da en yeteneksizlerin olduğu yarışlara bağlanacaksınız.

Aynı saatlerde uydudan diğer ülkelere bakmanızı öneririm.
Rus, Alman, İngiliz, Fransız hatta Arap kanallarına dönelim.
Gelin elde şiş patik örmek yerine, yeniden bu dünyayı el ele sevgi, saygı ve özgürlükle örelim.
İşiniz Allah babaya kalırsa tabiat ana sizi affetmeyecek.
Böyle giderse zaten cehaletin atı Üsküdar'dan kalkıp, Karacaahmet'e gömülecek!

9 Eylül 2012 Pazar

O bacağı sana kolay vermezler


Barbaros Şansal bu hafta, gönlünü 1968'de tiyatroya kaptırmış, o gün bugündür sahne üzerinde kalmak için mücadele veren bir tiyatro oyuncusuyla Parkan Özturan ile buluştu. Uzun yıllar önemli tiyatrolarda sahneye çıkan, dizi ve filmlerde oynayan Özturan, tiyatro aşkı sayesinde toplumsal travmayla nasıl başa çıktığını anlattı.

Eski adıyla Kalkedon bugünkü adıyla Kadıköy'ün Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne uzanan daracık sokaklarındaki, sanat dükkanlarının önünden süzülüp son derece keyifli bir kahvede bizi bekleyen Parkan Özturan ile buluşuyoruz. Taze çayları söyleyip hemen sözü ona bırakıyorum çünkü onun anlatacaklarının yarına ses vermesi için bu kez bacaklarının rolünü ben üstlenip muhabbete onu koşturmak istiyorum. Hem de sansürsüz! Perde açılıyor...

- Anlat bakalım, bugün Türkiye tiyatrosunda neler oluyor?
Ne olacak? Hiçbir şey olmuyor! Tiyatroyu öldürdüler. Giderek de daha çok yıkıyorlar. Çünkü tiyatro her dönemde, Osmanlı'dan bu yana iktidarları rahatsız etmiştir. Halklara direkt etki edip yüreklendirdiği için ya da düşündürdüğünden nefret edilir. Tüm sanat dallarından daha sakıncalı bulunur tiyatro. Öyle ki tiyatronun ilerici yapısı korku sebebi olmuş. Devletin kendi çatısı altındaki Devlet Tiyatrosu adlı kurumdan bile çekinir hale geldiler. Bu yüzden devlet ve şehir tiyatrolarını özelleştirme adı altında yok etmek üzere hamleler devam edecektir. Bu sanata gönül verenler, yeni bir oyun sahnelemek üzere mecburen sokaklara dökülecek.
Hazır Parkan ağzını açmışken cesaretimi toplayıp konuya biraz daha sondaj yapıyorum. Masamızdaki fizyoterapist dostumuz sohbetimize iyice konsantre olurken, sessizce çaylarımızı da tazeletiyor.

YATIRIM İÇİN SANAT
- Heykele ucube tanımlaması, sanatın içine tükürülmesi ya da Ankara Devlet Tiyatrosu'ndaki sakız skandalları malum; nerede yanlış yapıldı? Neden holdingler, bankalar ve zenginler bile bu konuda hassasiyet göstermedi?
Yıllar önce rahmetli Sakıp Sabancı, sahneye koyduğumuz bir oyuna gelmişti. Sonra tüm salonu ve kulisi gezip tek tek her şeyin fiyatını sormuştu. Sonunda da 'Ooo çok pahalı bir iş, bu iş bize para kazandırmaz' demişti. Holdingler sanata yatırım yapmaz, sanatı yatırım aracı yaparlar. Ya vergiden kurtarmak için böyle çalışmalar yaparlar ya da para aklama aracı olarak değerlendirirler.
Sergilerden antikacıdan eskiciden resimleri toplar; ya yurtdışına satar ya da değerlenince de sergiler ve gurur vesilesi yaparlar. Kendi aralarında eğleniyorlar da denilebilir buna. Hatta yayınevi bile kurarlar, kazandırmayacağını bildikleri için elbette. Kazansaydı zaten, Erdal Öz kazanırdı yayıncılıktan. Bu bir para pazarlığı... Bu ülkede artık her şey para... Kapitalizmin son aşamasındayız.

ATATÜRK'Ü BEKLİYORLAR
- Kapitalizm deyince aklıma geldi. Bizim yurdumuzda kimsenin haberi olmadan Davos'ta da tiyatro oturumları oluyordu ve nedense ekonomi anlattıkları zannediliyordu. Necati Doğru'nun unutulmaz yazısını hatırladım. 'Dantel Fransız, manken Türk' başlıklı bir yazıydı. Oysa Akatlar Kültür Merkezi'nde, geçmişte yabancı bir yazarın oyununu yöneten ve o tarihlerde 'Asıl başka tiyatro bugünkü iktidardır' diyen Zeliha Berksoy, 'Cahillerin oylarıyla demokrasi olmaz' da demiş ve Başbakan'dan tepki almıştı. Peki, bu gibi kimlikler için ne diyorsun?
Senin baktığın yerden okuyamayız tiyatroyu. Kareleri tek tek izlemek lazım. Zeliha Berksoy, komple bir tiyatrocu çünkü... Reji, yönetim, sahne gibi her türlü meziyeti var. Keşke üniversitede hoca olarak kalsaydı. Onun gibi 20-25 hoca neleri değiştirmezdi ki? İpini koparan üniversite, tiyatro bölümü açıyor ve işin cılkı çıkıyor. Korkmadan, adını doğru koymak lazım... Bir toplumda çürüme tek yerden başlamaz. Aynen meyve gibi, bir yerden girdi mi her yanını sarar. Tiyatrodaki bu çürümede bu ülkenin çürümesiyle işte bu yüzden eş...

- Anadolu, tiyatronun önemli merkeziydi. Bugün amfiler ve salonlar boş. Nedir tiyatronun felsefi ve sosyolojik önemi?
Bu toplum öyle çok felsefe ya da sosyoloji sevmez hatta nefret eder. Çünkü kafa yormayı düşünmeyi seven bir millet değiliz. Hep biri gelsin, bizi kurtarsın rehaveti vardır. Hala mehdi bekler gibi Atatürk beklerler. O zaten bir kere geldi ve bir daha gelmez ama şunu yapmayı da bilmiyoruz: Onun ilkeleri var ve o ilkeler üzerinden bir yaşam kurmayı tercih etmiyoruz. Birileri gelsin, biz mutlu olalım maaşlarımıza sürekli zam olsun, falan filan... Böyle bir dünya yok! Çalışmayana üretmeyene ekmek yok. Ne der Brecht; Ekmek satılmadı ki daha ucuza!

ENGELİM TİYATROYA DEĞİL
- Sen hem yazar hem de konservatuar diplomalısın, üstelik Türkologsun da... Belediye sana hiç yardımcı olmadı mı?
Türkiye'ye döndüğümde şöyle bir yaklaşımda bulundular, çok hoşuma gitmişti. 'Senin için ne yapabiliriz?' dediler. Ben de 'Bu halimle oynamak istiyorum, aktörüm' dedim. Zaten engellinin engeli, tiyatroya değildir ki... 'Olabilir' dediler ve evimde ziyarete geldiler. Kadıköy Belediyesi'nin beş tane sahnesi vardı. Bunlar okul müsamereleri dahil, ona buna rahatça verilebiliyordu. Ama bana 'Çok dolu, salonumuz yok' dediler. O zaman ben de 'Bana iş verin' dedim. Onu da kabul etmediler, ne öneri sunsam 'Hayır' cevabının arkasında hep bir sebep gösterdiler. 'Peki, siz ne yapmak istiyorsunuz?' dediğimde bana 25 kiloluk bir koli getirdiler. İçinde mercimek, makarna gibi ıvır zıvır vardı. Baktım baktım ve dönüp 'Siz, hiç engelli incelediniz mi?' dedim. Bir engelli bunları nasıl pişirir ki? Dalga geçiyorlar, kıssadan hisse, şov için sadece...

- Muhsin Ertuğrul, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy, Yıldız ve Müşfik Kenter, Erol Günaydın gibi üstatların mücadeleleri ortada; ya diğerleri?
Köklü gelenek ve görenekleri olan ülkelerde tiyatro yaşayacak. Çünkü onlarda bu bir görev sayılır. Bizde tiyatro tercih sırasında sonuncu bile değil. Şarlatan görülüyor oyuncular. Gazanfer (Özcan) Ağabey tüm kazancını tiyatroya yatırdı ve bu ülkeye bir tiyatro salonu kazandırdı ama öldüğünde vergi borcu çıkardılar. Erol Günaydın Ağabey'e 'Ne olacak, tiyatro ölecek mi?' diye sorduğumda 'Tiyatro kuma kabul etmez evladım' demişti. Hepsi çok değerlidir. Ferhan Şensoy, bir eser kurtardı. Müjdat Gezen, varını yoğunu Aziz Nesin misali okuluna yatırdı...
Parkan'ın bacaklarından bahsedilmeyen belki de ilk söyleşisi olması onu rahatlatıyor. Sokakta setter cinsi bir köpeğin kuyruğunu sallayarak heyecanla top koşturmasına dalan gözlerinde bile bir gülümseme görüyor ve istemeden o konuya da giriyorum. Anlattıkları karşısında kanım donuyor. Sistemin kasıtlı olarak engellendiği bir kez daha gözler önüne seriliyor.

- Sağlık sorunlarında devlet, sana karşı yükümlülüklerini yerine getirdi mi?
Bunu a ve b olarak anlatmak gerek. Almanya'da insan çok önemli bir faktör. İnsan, çöpe atılmıyor orada. Uluslararası hukuka saygı var. Hem bilgilendirme hem de tedavi sürecinde çok yardımcı oldular. Almanya'ya mecburen gittim, sol bacağımı burada bıraktığımda, tam olarak doğru işlemlerin yapıldığını orada da söylediler bana. Ama burada sigortasız ve işsiz olduğum için oradaki arkadaşlarım tedavi için davet ettiler.
YENİDEN REVERANS...
Ancak orada sigortalı olmadığım için sağ bacağım da kesildiğinden protez konusunda yardımcı olamayacaklarını ancak teknik olarak C-Leg adlı ürünün işlevsel olacağını söylediler. Bir video seyrettirip 'Hangisi protezli?' diye sordular ve ben bulamadım. Hatta sen de bilirsin, Paris'te podyumlarda bile protezli bir manken var. Her neyse gelelim b şıkkına...
Buraya gelince kemikler güçlendiğinde protez olanağım hazırdı. 'Yarısını sen, yarısını devlet öderse takılabilir' denildi. Oysa tamamını devletin karşıladığını öğrenip müracaatımı yapmıştım. Yeniden sahnede ayakta olabilecek, alkışlarda kolayca reverans yapabilecektim. Fakat işin saçma sapan tarafı ortaya çıktı. O bacağı burada bir tek kurum takabiliyor. O da belli bir kurumdan onay almak koşuluyla...
Önce normal bir protez bacak takılacak ve koltuk değneği kullanılacak; sonra yurdumuzda bu kadar önemli hastane varken hangi nedenle yetkili kılındığı şüpheli bir hakem hastane karar verecek. Kim bu hastane, Bağcılar tarafında özel bir kurum. Belli bir fraksiyonun hastanesi. Bana üstü kapalı -olarak 'Boşuna uğraşma, onların görüşü sana ters! Kolay kolay o bacağı sana vermezler' de dendi. Halbuki ben bu bacakları takıp işimi yapacağım, ben bu millete dilenci olup kömüre, makarnaya muhtaç yaşamayacağım.
1968'de yaşım 8'di. Erol Günaydın'ı seyrettiğimde karar verdim, oyuncu olacaktım. Oldum da, işimi hala yapıyorum her ne pahasına mal olsa da.

'BACAKSIZ' TİYATRO
- Oysa Almanya'da savaş sonrası nasıl olmuştu, fark oradan belli değil mi?
Onlar savaş bitip taş üstünde taş kalmadığında önce tiyatro ve opera binalarını tamir ettiler. Çünkü tiyatro kültürdür, yaşamdır ve kalp kırıklarını tamir eder.

- Var mı yeni oyun, yeni kitap, yeni projeler?
Olmaz mı... 65 sayfalık bir şiir kitabım var, tek bir şiirden oluşan... Dilimin celladı olacak o. Daha da yazacağım, daha da mücadele edeciğim çünkü aktörüm ben geceleri bile rüyamda sahnede oluyorum. Oyunculuk yapamazsam ölürüm ben; yaşayamam ki...
Bir an her şey yine boğazıma düğümleniyor. Parkan, hayatını yardımcısız tek başına ve kimseye muhtaç olmadan sürdürebiliyor. Bugünkü dizilerdeki etpazarına dönüşmüş, ajans sistemlerini ve mahalle arasındaki dershane örnekli oyunculuk kurslarını ve daha nicelerini tek tek irdeliyoruz saatlerce. Gece çökmeye başlıyor sokağa... Aynı tabaktan yediğimiz ızgara köfte bitip son çaylar da içildiğinde sevgiyle kucaklaşıp ayrılıyoruz. Hayatın sahnesindeki bir başka oyunun perdesi daha kapanıyor. Ana caddeye omzumdaki ağır çanta ve fotoğrafları size ulaştıran Uygar'la yürürken bir eskicinin vitrinindeki dört bacaklı ahşap sandalye gözüme takılıyor. Eskilerin en sağlam ve en sanatsal bacakları bile bir kenarda yeni alıcısını beklerken, Parkan herkese inat akülü arabasını koşar adım bacaklar yapmış yarınlarını bile şimdiden yaşıyor...
Ya siz, hayatın tiyatrosunu beleş locadan izleyenler? Belki esirgediğiniz ufak bir alkışınız bile her şeyi yeniden başlatabilir. Yırtık olan bugünkü perdeleri yamasanız bile yeniden açmaya ne dersiniz?

5 Eylül 2012 Çarşamba

HENÜZ 5 YAŞIMDAYIM ANNE



Ve bilmediğim bir hayat...
Vücudumdan büyük kafamda, kocaman gözlerimle dünyayı tanımaktayım. Gözlerim kocaman olduğundan mıdır bilmem ama her nesneyi de olduğundan kocaman algılamaktayım. Oysa, herkes ne kadar da küçük...

Seksek taşları, gazoz kapakları da kocaman. Bahçe kapısı, kale kapısı, kaldırım ise adeta üstünden atlanası her zaman...

Kelimeler henüz şekilleniyor ağzımda. Peltek konuşmam, süt dişlerimin henüz dökülmüş olmasından. Ufacık parmaklarımla, burnuma leblebi bile sokmayı başardım geçen ay. Doktor amcanın sedyesi ne kadar da yüksekti hastahaneye gittiğimizde o ay.

Oyuncaklarımı toplamayı yeniden öğreniyorum hala. Pencereler benden çok yüksekte anla. Üstelik demir parmaklıklar da asılı ön tarafta. Çünkü dışarısı çok kocaman, dikkat korkunç dediler bana.

Bazen kapının önünde oynamama izin veriyorsun ya. Biliyorum gözlerin mutfak camından sürekli beni gözler her arada. En ufak kötü söz öğrensem sokaktan hemen kızar ve küsersin de bana.

Ayaklarım da bacaklarım da ufak henüz. Merdivenleri çıkarken, dizlerimin üzerinde durmam hep zorlar beni, düşmemeyi düşünürüz. Uyuduğumda üstümü örtmessen hep beraber üşürüz.

Şimdi bilmediğim bir hayata alıyorlar beni, 5 taş oynamam için anne.
Tek ayağımın üzerinde durdum ve düğme ilkledim diye.
Ama sandalyeden ayaklarım hala yere değmiyor niye?

Makam odasından bozup hazırlamışlar şimdi sınıfı. Giriş katıymış zaten aralığı.
Hiç bilmediğim fakir, zengin, büyük, küçük her çeşit tanımadığım çocukların içine koyacaklar beni. Her farklı terbiye bozacak mı acaba bana öğrettiklerini?

Devşirme olduğumu bile anlayamayacağım sisteme köle yetiştirildiğimde.
Hafızam ve naif duygularım silinecek belli ki, hunhar düşüncelerle.
Ama ben daha 5 taş bile oynamadım henüz 5 yaşındayım anne...

26 Ağustos 2012 Pazar

Bu masanın arkasında bütün dünya var


Barbaros Şansal, bu hafta Swissotel The Bosphorus’un ‘concierge-konsiyerj’ sorumlusu ve aynı zamanda dünyadaki meslek birlikleri Les Clefs d’Or’un Türkiye Başkanı Adnan Öner’le konuştu. Ve öğrendi ki gelen konukların planlamaları ve ihtiyaçları için yol gösterici olan görevliler, imam nikâhı kıymak için nöbetçi imam isteyen ya da yediği burgeri beğenip “Aynısını Bahreyn’deki kardeşime de gönder” diyen ‘ilginç’ konuklarla da karşılaşıyorlarmış....

Bu kez farklı bir şeye merak sardım… İstanbul Maçka’daki Taşlık Parkı’nda bulunan İsmet İnönü’ün atlı bronz heykelinden dönüp kentin en önemli otellerinden birine Swissotel The Bosphorus’a daldım. Güler yüzlü ve sıcacık bir karşılamanın ardından danışmak üzere concierge’deki (okunuşu: konsiyerj) Adnan Öner’e yaklaşırken bir zamanlar Ajda Pekkan’ın entelektüelizminden “Bu bir konsiyarj meselesidir” lafını hâlâ anılarımda taşımaktaydım...


Pırıl pırıl mermerlerin ve göz alıcı buketlerin kokusunun parfüm kokularına karıştığı dev lobiye doğru ilerledim. Yönetimden bir altın anahtar rozetli forma alıp üstüme giyiverdim. Bankonun arkasına geçtiğimde hemen lafa daldık. Meğerse her şeyin başıymış şu konsiyerj meselesi!

- Nedir bu konsiyerj meselesi?
5 yıldızlı otellere mahsus bir şey. Konukların giriş-çıkış işlemleri resepsiyonda yapılır ama geri kalan her tür ihtiyacını konsiyerj düzenler. Kısacası konuk helikopter bile istese biz tüm programı eksiksiz yaparız.

- Peki, neden böyle bir işe girdin. Nasıl oldu; tesadüf mü?
Aslında kamu yönetimi okudum. Açıkçası askerlikten dolayı… Ama ailemin hemen hemen hepsi otelciydi. Hilton kökenlidirler. Ben de 1977’de girdim mesleğe hem de Etap İstanbul Oteli’nde bellboy olarak. Sonra resepsiyon, rezervasyon müdürlüğü, gece müdürlüğü derken buralara geliverdik. Swissotel’e 1991’de başladım yani ikinci otelim. O gün bu gün devam. İlk zamanlarda gece müdürlüğü yaptığım yıllardan da hatırlarım sizi…

- Manidar oldu ‘gece’ deyince. Aman yanlış anlaşılmasın sonra! Edward Speck ile başladın demek. Oysa ben buranın Taşlık Maksim Gazinosu olduğu yıllardan beri hatırlarım gecesini gündüzünü. Peki, neden bekârsın?
10 yıl evli kaldım ya…

NÖBETÇİ İMAM BULDUK
- İmam nikâhınız var mıydı? Şaka tabii… Ama duyduğum şu meseleye gelelim. Bir gün otelde bir hanımın gelip senden imam nikâhı için imam istediği doğru mu?
Hem de iki ayrı vaka. Bir keresinde Sultanahmet Camii’nden getirttik. Diğerini de hemen arkamızdaki Vişnezade Camii’nden. İmamlar geldiler; bizim çocuklar da şahit oldu ve nikâhları kıyıldı. Fakat aynı talep üçüncü kez geldiğinde yapamamıştık. Artık olmuyormuş öyle bir işlem. Resmi nikâhla birlikte yapılabiliyormuş ancak.

- Böyle bir kanun mu var?
Böyle bir uygulama başlatılmış. Müftülüğe sordum ve gerçekten doğruymuş. O yüzden üçüncüyü yapamadık.

- Ne oldu sonra, zinaya mı girdi?
Yok canım!

- Ayrı odalarda mı kaldılar?
Bir kez daha kahkahalarımız patlıyor ve kalabalık lobideki tüm bakışları üzerimize çekmeyi başarıyoruz. Böylesine bir yoğunluğun içinde bu söyleşi zor ama bir o kadar da eğlenceli geçeceğinin haberini veriyor. Kimi zaman gelen misafirlerin üniformama takılması, kimi zaman da yoğun bagaj trafiğine destek olarak portörlere koşuşmaların arasında durmak yok, yola devam!

- Başka neler isterler? Var mı çılgın projeler?
Olmaz mı? Mesela adam nişanlısına evlenme teklif edecek. Bize isteklerini söyler. Bir keresinde müthiş bir program hazırladık. Boğaz’da tekne, canlı müzik, çiçekler, bir reklamda gördüğü takı dahil her şeyi... Müthiş geçmiş. Tam bir yıl sonra gelip bizim otelde evlendiler ve balayı yaptılar. Güzel şeyler oluyor yani…

- Ama burası çok kozmopolit bir dünya zinciri. Her yerden gelen var. Benim de işimde etnik olarak bakmasak da kültür ve ırklar arsında zaman zaman bayağı farklılıklar çıkıyor. Adnan Öner nasıl sıralar bu gamı? Hangi milletler bilinçli kullanıyor bu servisi?
Kesinlikle ABD’liler. Bahşişi bile zarfla sunarlar ve tip-box’a atarlar. Körfez ülkeleriyse en bilinçsiz olanlar denebilir. Ama Türkler en farklısı... Uğramıyorlar bile; eğer maç bileti lazım değilse... Pek Afrikalı profili yok. Ama kongrelere gelenler, misafir edildiklerinden sonuna dek her şeyi isterler bizden.

- Ya şikâyetler…
Bizimle ilintili olarak pek olmaz ama gittiği restorandan memnun değilse biz rezervasyon yapmış olalım olmayalım bize gelir her şey.

ALTIN ANAHTAR KİMDE?
- Peki, nedir bu altın anahtar? Ne işe yarar ne yapar?
18. yüzyılda şatolardaki butler’larda (kâhya) bulunan anahtarlardan gelen bir sembol. 1920’lerde ilk Fransızlar başlatıyor bu konsepti. Ve zaman içinde gelişiyor. Ferdinand Gillet tarafından 1952’de Paris’te kurulmuş Les Clefs d’Or (Altın Anahtarlar) adlı bir örgüt var. Bizim yurdumuzda da artık bir cemiyetimiz var, dünyaya entegre tabii ki. 2002’de başladık 2003’te kabul edildik. İstanbul’da tam 17 otelde ve İzmir Siwissotel dahil birçok otelde artık varız. Ben zaten şu andaki derneğin başkanıyım. Her hafta bir yemek yapar toplanırız. Her ay da otellerden birinde toplanır, eylem planları ve bilgi paylaşımları gerçekleştiririz. Her yıl da dünyanın bir yerinde toplanırız. Bu yıl, Londra’da gerçekleşen 60. yıl kongresinde konsiyerj denen sistemin içinde asla rekabet olmadığını bir kez daha anladık. Tüm otellerin ekipleri yardımlaşarak bilgi paylaşır ve paslaşır, yani kurumsalların da üstünde bir iletişim, hoşgörü, dostluk ve nezaket vardır aramızda. Hepimizin birbirine ihtiyacı var. Geçen gün giden bir misafir bana “Casablanca’daki şu restoranda yer ayırtır mısın?” dedi. Ben de oradaki görevli arkadaşı arayıp hallettim meseleyi.

- Bir sonraki kongre ne zaman ve nerede? Türkiye’de de olacak mı bu kongre?
Seneye Yeni Zelanda’da. 2017’de İstanbul’da toplanması için müracaatımızı yaptık.

- Binlerce insanın gelip geçtiği kalabalık bir ekiple banko arkasında üniformalı çalışmak nasıl bir duygu? Birçok önemli adam da geliyor. Nasıl bir taktikle çalışıyorsun?
Ben Oğlak burcuyum. Taşı çatlatacak kadar sabrım var. Bu, bu meslekte olmazsa olmazlar; güler yüz, temizlik, her yöne dikkat. Burada 3 sistem bilgisayar ve 4 hat telefonla çalışıyoruz. Gördüğün gibi çok yoğun bir trafik var. Bazen öyle yoğunluk oluyor ki kuyruk oluyor ve üç kişi yetmiyoruz.

- Peki ya bilmeyerek gelip olmazları isteyenler de oluyor mu? Ne bileyim tarihi eser satın almak isteyen, eskort arkadaş arayan...
Burası çok profesyonel ve güvenli bir kurum. Çok cesaret edemiyorlar böyle şeylere. Ama daha alt derecelerde girişimler oluyor. Çünkü istekler asla bitmiyor; konsiyerj’e geliyor misafir. “Sizin peynirli burgeriniz harika. Ben bunun aynısını Bahreyn’deki kardeşime de yollamak istiyorum.”

HER ŞEY MÜMKÜN
- Şaka gibi; peki, ne cevap veriyorsun?
Cheddar peynirli mi, rokforlu mu tercih edersiniz?

- Bu gerçekleşebilir mi peki?
Les Clef’s d’Or’da her şeyi mümkün kılabiliriz.

- Nasıl başarılıyor bu?
Düşünün ki önümüzde bir ansiklopedi var ve bir misafir gelip açıyor bunu herhangi bir yerinden. Ve size bir maddesini soruyor. Her şeyi bilmek imkânsız elbette. Mesela geçenlerde bir misafir geldi gülümseyerek ve çözümü çok zor bir sorusu vardı. Şunu demek zorundasınız: Bilmiyorum ama bulacağım !

- Bu ülkede hatta dünyada yaşayan en elit, en varlıklı, en ünlü insanları hemen hemen bire bir tanıyorsun. Başbakan bile önünden geçiyor ve kokusunu alıyorsun. Bu insanlardan gerek ticari, gerek manevi çıkarların ya da paylaşımların oluyor mu?
Sadece dostluk. 35 yıldır ayakta ve profesyonel olarak çalışıyorum ama maddi olarak çok kazandırmasa da tüm dünyayı kazandırıyor bana. İlk emeklilik çoktan geçti ve ikinci emekliliğe doğru gidiyorum.

- Kimi kapıcı yaftasını da vurabiliyor bu mesleği yapmak isteyenlere; ne tavsiye edersin?
Siz bir defileden çıkmıştınız ve Doğu Akdeniz’den genç bir çift de otelden ayrılırken bizden o rakama olmayacak bir limitle lüks araç istiyordu.

Ve siz onlara pasaport sormuştunuz! Oldukça hicvederek uyarmıştınız da. Ama bizlerin böyle lüksleri olamaz. Zor bir meslek bizimki, sevmeyen asla yapamaz. Dediğim gibi çok sabırlı, hoşgörülü, empati kuran, araştırmacı, bakımlı ve sürekli güler yüzlü olmak zorundasınız. Önümdeki desk aslında orada yok. O deskin benim tarafımda tüm dünya konuklarımızın emrine sunulmak üzere servise hazır bekliyor.

- Peki, var mı eğitimi bu işin?
Yeni yeni başlıyor. Mesela ben Özyeğin Üniversitesi’nde derslere giriyorum. Boğaziçi’nde de bir program var. Ama hâlâ insan faktörü çok önemli. Sadece eğitim yetmiyor. Kültür, aile terbiyesi, gelenekler ve görenekler çok besleyici.

ÜNİVERSİTEDE HOCA
- Yani yine mekteplerimiz alaylıya muhtaç. Binayla okul olmuyor. Evet, artık akademisyen kadrolar da yetişiyor ama hâlâ ara eleman sorunu çok fazla ve meslek yüksek okulları müfredatları da yetersiz.
Öğrenciler mezun olduklarında baştan beklentileri çok yüksek oluyor. Bilkent’ten bir arkadaş geldi. Genel müdür olacağını düşünmüş hemen. Demişler ki “Geç santrale.” “Ne!” demiş “Ben üniversite bitirdim.” Sonra gitmiş, başka yere orada da benzer görev sunulunca geri geldi ve yükselmeye devam ediyor burada. Tuvalette bir aksaklık görsek kat hizmetlisine haber vermek yerine biz müdahale eder sorunu çözmeye çalışırız. Burası böyle bir kurum. Her yeni genel müdür geldiğinde bizden rapor alır ve stratejilerini olan sisteme göre geliştirir.

O sırada otelin yöneticilerinden sevgili Feyza Yozgat ve ekibi yanımıza yaklaşıyor. Genel Müdür Bay Struger’in beni muhakkak bu üniformada görmesi gerektiğini ve hemen işe alacağı konusunda hemfikir esprilere dalıyoruz. 20 yılın dostlukları tüm ekiplere aile saygı ve sevgisi gibi yayılmış. Nice geceler, defile öncesi prodüksiyon kurumlarında da hep beraber sabahlamışız. Artık resepsiyon ve lobi oldukça kalabalık. Dünyanın her yerinden seçkin insanların nehir gibi akıp geçtiği ve içinden de bir mucize denizin geçtiği tek şehir İstanbul’un ihtişamlı yaşamından artık ayrılmak zorundayız. Vedalaşıp ana kapıya yöneliyorum. Arabaya bindiğimde aklımda kalan bu kez yemeği unuttuğum o nefis dondurmalar var. Güneş bir kez daha batarken diğer hayatların ışıklar altında aydınlandığı hayata bir kez daha devam ediyorum.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

69 yaşındayım, sadece yaşamak istiyorum



Barbaros Şansal bu hafta, 40 yıl önce geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatıyla Kemal’likten vazgeçen Deniz’le konuştu. 18’inde Adana’da ailesinden kaçan Deniz, İstanbul-Adana-Bursa arasında geçen yıllarını, Şengül Hamamı’ndan Mis Sokak’a, temizlikçilikten fuhuşa yaşadıklarını, 80’lerde İstanbul’un nasıl değiştiğini içtenlikle anlattı ve en sonunda da başlıktaki cümleyle özetledi duygularını: Sadece yaşamak istiyorum.

Barbaros ŞANSAL


Doğuşu Kemal, nam-ı diğer ‘Top Kemal’, yarım asır sonra yeni adıyla ‘Deniz’… Deniz ile yıllar önce neonların süslediği hayallerinin peşinden koşup, bugünlerin gerçeğine geldiği Bayram Sokağı’nda buluşup hamamın sokağından süzülerek, kuytudaki merdivenlere çömeliyoruz. Ürkek, korkak kendiliğinden lâfa giriyor…

“İnkılâp henüz olmuştu. 1961 Mart ayında İstanbul’a geldim…”

- İşin gücün var mıydı peki geldiğinde? Neden kaçtın Adana’dan?

“Git” dedi ailem. O zamanın parası 350 liralık birikimini gizlice verdi rahmetli annem. Zaten babalar asla düşünmez bunları. O yıllarda otobüs garajı Sirkeci’deydi. Ben de Adana gibi zannediyorum havayı; kısa kollarla; kibar giyimliyim hep zaten.

Adana’daki yerimiz genelevin hemen yanıydı. Arada sadece bir duvar vardı. Bazen üstüne çıkar, gelen giden erkekleri seyrederdim. Ağabeyim yakalamıştı beni. Çok da döverdi. İşte o sokaktan tanıdığım bir kız vardı İstanbul’a kaçmış... Beyoğlu’ndaki Abanoz’u da ondan duymuştum; hani İstanbul’un ilk genelevi olan. “Gideyim, gezeyim bari” dedim. Yüz lira yardım etti gelince. Kalacaktım, kararlıydım. Çıktım caddeye. Filmlerde görüyordum ama daha canlıydı, ışıl ışıldı neonlarla her taraf. Kibar insanlar, güzel mağazalar… Rüyadaydım.

ŞENGÜL HAMAMI ÜNLÜYDÜ!

- Tramvay var mıydı o zaman?

Olmaz mı? 1962’de kalktı zaten. Taksim’e yaklaştığımda, Fransız Konsolosluğu’nun yanında bir kristal mağazası vardı. Vitrinde sarışın, çok güzel bir kadın posteri... Bir baktım; Behiye Aksoy! Neyse, o günlerde Sirkeci’de 6 liraya tek odada kalıyordum. Ha, bir de Şengül Hamamı’nı duymuştum ta bizim oradan. “Hadi oğlum, çok hızlıysan Şengül Hamamı’na git” derlerdi. Sadece erkeklerin gittiği yerdi. Buldum onu da. Kapısında hem eski Türkçe hem de Türkçe yazı vardı hâlâ. Girdim 5 liraya yıkandım, paklandım ama merak var ya; etrafa da bakıyordum. Tellaklar hemen uyandı. “Düştü bir tane” dediler. Orada her şey özgürdü zaten.

O günü hiç unutmam. Sonra yine Taksim’e çıktım, gece 11 falandı. Birkaç tane gördüm benim gibi. Biri, “Gacı, nereye gidiyorsun?” dedi bana. Anlamadım önce. O şifreli dili bilmiyordum o zamanlar. Tam o sırada bekçiler geldi düdük çalarak. Onlar kaçtı, beni tuttular. Dediler, “Ne yapıyorsun sen bu saate burada?” Ben de yeni geldiğimi ve gezdiğimi söyledim. “Paran var mı?” diye sordu bana. Bende o göz var mı haraç verecek! “Yok” dedim tabii. “Hadi git” dediler.

Neyse, günler geçti; 15-16 Mart oldu. Geldiğim elbiseyle donuyorum. “Ne olursa olsun” dedim, “Ben dönüyorum Adana’ya.” Zaten topu topu 150 lira harcamışım, param da var. Atladım otobüse…

- Nasıl karşıladı ailen. Kaçmıştın ya evden?

Çok sıcaktı geri gittiğimde. Zaten herkes damda yatardı. Kız gibiydim. Bir bakan gözünü alamazdı. Yabancı erkeklerin yeleli saçlarına çok özenirdim. İlk, ağabeyim karşı çıktı, “Yine geldi mi o buraya?” diye. Anacağım, “Bak oğlum, para bile harcamamış” diye durumu idare etmeye çalışıyordu ama durdurmak ne mümkün. Kapattı beni alt odaya. “Bir yere çıkmayacaksın, kimseyle görüşmeyeceksin” dedi. Saçımı koyun gibi kırptı. Çok ağladım!

- Üzülme buna. Bizi de ha bire toplayıp saçımızı tıraşlıyordu İstanbul’da polis!

O, 80’ler... Ben o yılda çoktan kadın olmuştum. Sorduklarında genelevde çalıştığımı söylüyordum zaten. Müdüriyete de düşsen açıyorlardı, çalıştığım yere soruyorlardı. Sonra da “Tamam” deyip bırakıyorlardı.

TARLABAŞI NEZİH O ZAMANLAR

- Tekrar ne zaman geldin İstanbul’a?

İki yıl zor dayandım. Ev, geneleve bitişik hâlâ. 1962 yazıydı. Genelev patroniçesi olan komşumuzun bir kızı vardı. Adı Yüksel... Boy pos var, iki kol 24 ayar burma üstelik… Boşanmış. O dedi, “Kaçalım hadi” diye. Daha önce İstanbul’da yaşamış zaten. Hiç unutmam. Geceydi. Çantam bile yoktu. “Ben sana her şeyi alırım İstanbul’da. Sen de gördün, orada en güzelleri var” dedi. Benim de canıma tak etmiş, “Tamam” dedim. Tam 500 lira verdi. Özel taksi tuttu, kaçtık. Yolda, “Sana manikür yaptıracağım, pedikür yaptıracağım” diye hep anlatıyordu. Adlarını bile duymamışım… “Nedir ki onlar?”

Neyse… Geldik Tarlabaşı’nda onun bildiği bir yere. Ama o zaman Tarlabaşı şimdiki gibi değil. Aileler Rumlar, Ermeniler hep; çok nezih. Şimdi Allah kahretsin, bırak ‘rahatsız olur mu’ diye düşünmeyenleri ve kötü kötü bakanları, bıçaklamak ve öldürmek için peşine takılan ne idüğü belirsizlerle dolu.

Birden bire iki kedinin vahşi kavgasının ortasında kalıveriyoruz. Çığlıklar atarak kapışan hayvanları sakin bir edayla ‘pist’ diye ayırıp uzaklaştırıyor, gelen geçenlerin farkına bile varmadığımızı bizlere garip bakışlarından anlıyorum. Ceketli bir adam ve yaşlı bir transseksüeli ‘gizlice pazarlık yapıyor’ diye algıladıklarını konuşup gülüşüyoruz. Ama Deniz’in asıl hikâyesi burada başlıyor. Dilerseniz okumayı bırakın. Çünkü bu kez başka bir hayatın yaşanışı, tokat gibi yüzümüzde patlamaya hazırlanıyor…

Bileziklerinden bozdurdu Yüksel. Feriköy’de ev tuttuk. Bana, “Hadi, sıra çalışmaya geldi” dedi. “Ne iş yapacağım ki ben?” dedim. İmam Adnan Sokağı’nda, Ateş Kulüp vardı, sonra Parmakkapı’ya taşınan. Orada başladı çalışmaya. Patronla konuşup “Bu da kuliste çalışsın, zararsızdır” dedi… “Peki” dediler. Her gece başka sanatçılar geliyordu. Mesela Tanju Tamara’yı ilk orada gördüm. Hayat Mecmuası’ndan başka yerde görmemiştim... Koç gibi kadındı...

Çok geçmeden Adana’daki eski manitası buluverdi bizi. “Çabuk” dedi, “kaçıyoruz.” Apar topar atladık bir taksiye, nereye gideceğiz belli değil. Şoför anladı durumu. Dedi ki, “Sizi Bursa’ya götüreyim.” Yıl 63. Vardık bir otele, eski püskü ama hemen yerleştik. Kız, iki bilezik daha bozdurdu. O yıllarda gasp falan yoktu. Ne olduysa 80’den sonra oldu.

“KADER YOK” DERLER YALAN!

Ben de çıktım bir akşam, Kültürpark’ta takılıyorum. Malum, rahat durmak yok. Bir adam bana “Pışt pışt” dedi. Konuşmaya başladık. Nerede kaldığımı sordu. Ben de söyledim, anlattım yaşananları... Aldı beni, geldi otele baktı. “Burası size uygun değil” dedi. Aldı bizi hemen. Çok kibar ve düzgün adamdı zaten. Yerleştik, Sabah Pansiyonu’na. Tüm çalışan kadınların kaldığı yerdi orası. Kültürpark Gazinosu ve Moulin Rouge’un kızları da oradaydılar. “Kader yok” derler. Kolumu sokayım, o kaderin ağzına! Çocukluk arkadaşlarımı gördüm orada! Kadın olmuşlar, pavyonda çalışıyorlar artık ama değişmiş hepsi.

O zaman Emniyet Amiri de Adnan Çakmak; Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni. Pansiyonda kalmak için oraya her gün imza veriyordum. Güzel iş yapıyordu, Yüksel. Gidip geliyorduk. Ben de kuliste tabii. İstanbul Radyosu sanatçısı Semra Ersözlü’yü de ilk orada gördüm yakından. Bir boş günümdü. “Yüksel” dedim, “Ben bir gezeyim.” Aşağı indiğimde ne göreyim! Pansiyonun altında kereste mağazası. ‘Kaya Müren’ yazıyor! Zeki Müren’in babasının iş yeri... Derken, henüz akşam olmuştu. Yüksel’i de tanıyorlardı ya, bizim evden telefon açmışlar; “Nasıl?” diye annem sormuş. Tam da o zaman sülüsüm geldi. Askerlik yani…

BİR SUBAYA ÂŞIK OLDUM

Dişleri dökülmüş, ağzında yanan cigaranın titrediğini görüyorum. Sohbete başladığımızdaki korkular kaybolmuş, yerine çaresiz ve saf bir yürek atışı var. Matlaşmış göz bebekleri merdivenlerin altındaki çöp konteynırında takılı. Kolumu atıyorum omzuna. Öylesine bir ara veriyoruz bir müddet. Ağlamıyor. Henüz yıkanmış sarı saçlarını toplayıp maşa tokayı ensesine takıveriyor. “Boş ver” diyor, “devam edelim...”

Bursa’daki garajdan bindim otobüse. Kaşlar alınmış, eller manikürlü. Süslüyüm, herkes bakıyor. Asılan, takılan... Ama şimdiki gibi değil, nazik insanlar. Adana’dan ‘ilmühaberi’ aldım. Gittim askere Manisa’ya... 6 ay kaldım. Güzel şehirdi. Eğitim bitti ve dağıtım var ama subaylar yollamıyor. Kıpkırmızı dudaklarım, bembeyaz dişlerim, pembe tenim, gür saçlarım… Zümrüt gibi çocuktum, ışıl ışıl. Bir gün dolaşırken bir komutan gördü beni.

“Gel buraya” dedi, “sen neden dağıtıma gitmedin?” Ben de “Üstüm göndermedi” dedim. Çağırmış onu, hemen sormuş. “İt iti ısırmaz tabii ama hadi” dedi, “hazırlan.” Önce Menemen’e gittim. 4 ay da orada kaldım. Bir subaya âşık oldum çok fena. O da bana âşık. Durum anlaşılınca beni yolladılar Edirne’ye. Ama aşk her yerde var! Mezarda bile hem de, adı ‘aşka mezar…’

Orada çaktırmadım kimseye. Genel ev ve pavyonlarda öğrenmişim her şeyi. Bir asteğmen vardı, bir de onbaşı. İkisini de idare ediyordum. Bir gün karargâh bölüğüne binbaşı geldi. Beni görünce, “Bu ne duruyor burada?” dedi. “Hemen” dedi, “seni hastaneye gönderiyorum, yazsınlar raporunu.”

SİZİN GİBİLER MİS SOKAKTA

“Aman komutanım” dedim, “ailem öldürür beni.” Yatırdılar psikolojide 3 ay. Sonra da ‘hava değişimi’ yazdılar 3 ay daha. Tabii, o arada saçlar uzadı. Tekrar Adana’ya geldim. 68’deydik. Ağabeyim yine isyanlarda. 300 TL para geldi askeriyeden. Kumanya bir de.

Amerikalıların eskilerini alırdık orada ama bu günkülerden bile kaliteliydiler. Tadat (sayım) zamanıydı, akşamüstü siyah kumaş pantolon, bluz, saçlar atkuyruğu; geldim terhisimi almaya bölüğe. İçtima verecekler. Girdim koğuşa, asılıyor subaylar. Tanımadılar beni. Neyse, bitti gitti o günler… Askerlik bitti, hayat başladı. Tabii duramıyorum artık. Her yeri görmüşüm, değişim başlamış. O zaman bana Orhan subay, “Sizin gibiler Mis Sokağı’nda takılır” diyordu. Yeniden hedefim İstanbul Beyoğlu’ydu. Sonra İzmirli Jilet Nejla ve Tekirdağlı Hüseyin girdi hayatıma...

- Sonra neler değişti hayatında? Nasıl geldik bu günlere?

Adana’da sünnet olmuş Musevi bir çocuk vardı. İlk onlara geldim. Annesi de hayat kadınıydı. Anlıyordu durumlardan yani. Çok iyi insanlardı. Yanlarında kalmaya başladım ama kira ödemem lazım, çalışmam lazım… Ne yatak var, ne yorgan... Rezilliğim tuttu, mektup yazdım ağabeyime. O da yolladı her şeyi. Gittim, aldım ambardan. Bir de mektup içinde. “Sakın bir daha buralara gelme, orada kal” diye... Ev sahibimiz köklü aile, Bulgar asili… Hani kaçanlardan. Derken, bir gün iki yırtık kızla tanıştım. Onlar ayarlıyordu artık işleri malum.

Biri rahmetli İzmirli Jilet Nejla öteki de Tekirdağlı Hüseyin... Derken, takılmaya başladık. Eve bile gidiyoruz ama çocuk sesini çıkartmıyor. Mahalle de tanımıştı beni. Herkes seviyordu. Vagon Blö, Şehrazat, İstanbul gibi kulüpler var; bir türlü beceremiyordum parayla fuhuşu. “Emeğimle çalışacağım” dedim. Temizliğe gitmeye başladım evlere. Bir gün kapı çaldı. “Kalk” dediler, “Sana kısmet kondu, Şişli’ye; eve gidiyorsun.”

EVLERDE TEMİZLİK YAPTIM

O devrin zengin apartmanı Sadıkoğlulları’na götürdüler. “Bir aylığına iş yapacaksın” dediler. Servet Nakipoğlu vardı, armatör. Onda başladım çalışmaya. Ceyda Hanım da, Erkut Taçkın ile evli o binada o zaman. Çok temizim, pırıl pırıl yaptım binayı. Daracık pantolonlarla çalışıyordum. Kapıcı kıskanıp şikâyet etti… Mecburen düştük yeniden. Başladım Bayram Sokak’ta çalışmaya…

- O zamanki müşteri profili nasıldı? Var mıydı böyle apaçi, saldırgan, varoş ya da kapkaç ve yaralama…

İnsandılar ve ödemelerini de yapıyorlardı. Bizimkiler de çanak tuttu. Yeni gelenler adamlara hap içirip soymaya, jilet atmaya falan başladı. Doğu’dan gelen lubunyalar yaptı. 80’ler sonrası karıştı işler! Bülent Ersoy’lar, Ertaç Ünsal’lar, Serbülent Sultanlar’dan sonra yasaklar geldi. Toplum bize düşman edildi. Aliş’in Ülker Sokağı’nda randevuevi açmasıyla bozuldu belki de her şey. 83’te başladı savaş. Şimdiki Türkiye Gazetesi Hastanesi’ olan Bulgar Hastanesi’nde ameliyat oldum 73’te. Düşün, Behiye Aksoy da karın gerdirme ameliyatını orada oldu, bitişiğimde.

Nereden nereye… Bir arada hoşgörüyle yaşardık. Fakir-zengin ayrılmazdı. Artık paran varsa her şey mubah, yoksa sadakan bile günah. O yılların meşhur dansçısı Kudret Şandra bile az körüklemedi bu savaşı. Bir gazetede çıplak resimlerimi bastılar. “Sana, bakacağız, yardım da edeceğiz” dediler sonra aramadılar bile. Hayattan beklentim kalmadı bu yüzden. 69 yaşındayım ve sadece yaşamak istiyorum kendimce. Benim de yaşama hakkım var. Olacak o da inşallah bir gün elbette…

Çapanoğlu Sokağı’nın merdivenlerinde sıcacık bir sarılmanın ardından ayrılıyoruz. Arkama bakamadan, başım eğik vaziyette iniyorum parke taşlı yola. Ana caddeye doğru, ağır aksak yürürken kafam bir kez daha karışık çünkü onu dışlayan ailesi bile, gelip onun evinde yaşamış, borç almış hatta kefil edip yalnız bırakmış… Nasılsa insan insan olmayı asla yaşamadan anlayamazmış…