Follow by Email

Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

21 Ekim 2012 Pazar

Okusaydım cerrah olmak isterdim



Beş yıldızlı bir otelde günde ortalama 19 oda temizleyen Muammer Eken'le tanıştırıyor bizi Barbaros Şansal. Birlikte oda temizliği yaparken 'odaları nasıl temizler, hayattan ne bekler, ne olmak ister, nasıl insanlarla karşılaşır sorularına yanıt arayan Şansal, Muammer'in hayallerine de dokundu.


O gün WOW Otel'deki odamdan tam çıkmak üzereydim ki, kapının üç kez 'Housekeeping' diye seslenilerek vurulmasıyla dostane bir ses duydum. Kapıyı açtığımda gözlerinin içi pırıl pırıl gülen genç bir delikanlıyla karşılaştım. İyileşecek hastanın doktoru ayağına gelirmiş misali koridora fırlayıp hemen bir üniforma da ben üzerime geçiriverdim ve Muammer Eken'i de odaya alıp temizliğe giriştim.

- Askerden yeni mi geldin?Evet, ağabey; Kıbrıs, Lefkoşa'da yaptım da geldim.

- Ben de birazdan Kıbrıs'a gidiyorum, o yüzden acele etmeliyiz.Acele etmeyin Barbaros Bey. Ben piyade jandarma olarak yaptım askerliği. Sakindir Kıbrıs, pek olay olmaz. Hem Kıbrıs kaçmıyor ki, uçağınız kaçta?

- Olay yok mu yani Kıbrıs'ta?Tek tük olur. Onlar da sonradan gelip oraya yerleşenlerden çıkar. 

- Nereden aklına geldi otel ve kat hizmetleri? Askerden önce konfeksiyon atölyesinde çalışıyordum, reçmeci, overlokçu olarak.  Teyzem bu tesiste 2009'dan beri çalışıyordu. Bana da askerden dönünce 'Gel, bak. İş güzel. Sigortası da var. İmkanlar iyi' dedi. Ben de geldim işte.

- İyi de sen bunun eğitimini almamışsın. Nasıl kabul ettiler?Almaz mıyım? 6 gün eğitim aldım, demek hızlı öğrenmişim ki, tek başıma servise verdiler beni. Tecrübeli bir eleman eğitiyor elbette. Misafirle nasıl konuşulur, oda nasıl bakım ve temizlik görür, hepsini öğretiyorlar. Nerede para var, nerede para yok da buna dahil.

- Ne demek o ? Şöyle; Eğer yatağın üzerine bırakılmışsa o bahşiştir ama başucu ya da çekmecedeyse unutulmuş paradır. Bahşiş bekleyerek iş yapmayız zaten. İşimiz bu, seve seve yaparız.

- Kaçta başlar mesain? Normalde üç vardiya burası. Bugün sabah 08.00, akşam 16.30 çalışıyorum.

- Kaç oda bitiriyorsun günde?18-19 odayı rahat toparlarım ama bazen yoğunluğa göre 15 oda da olabiliyor.
Vakit kaybetmeden çarşafları toparlıyoruz. Aslında misafirin bunu yapması yasak ama her zamanki afacanlığımla ben bunu zorunlu kılıyorum. Son derece terbiyeli ve pırıl pırıl elleriyle biraz sıkılgan olsa da bana yardım etmekten geri durmuyor

- Nasıl yürür bu işler? Odada biri olup olmadığını nasıl biliyorsun?Elimize bir rapor verirler; misafir çıkacak, ya da odada olma ihtimali var ya da misafir çıkmış. Ama biz her kapıyı, girmeden 3 kez tıklar ve geldiğimizi haber veririz. 30'ar saniye bekleyerek ve her zaman yavaş gireriz.

- Peki, ses soluk yok ama girdin içeride insan var...Oluyor bazen. Hatta tepki de veriyorlar, 'Ben kapıyı açmadan nasıl girersin?' diye.

- Ya banyodaysa? Duymadı ve sen girdin misafir çıplak! Ne yaparsın bu durumda?O zaman büyük problem var demektir; kızarıyoruz, utanıyoruz ve özür dileyerek çıkıyoruz.

- Nereden başlıyorsun temizliğe?Öncelikle arabayı duvar kenarına alır, odaya girince genel kontrol yaparız. İlk iş olarak çöpü toplarız. Odaya ait olmayan her şeyi alırız. Eğer unutulmuş bir şey varsa, kayıp büromuza yollarız.

- Avrupalı ile ABD'li arasında nasıl farklar var?Temizlik konusunda Arapların üzerine kimse yok! Tek başlarına kaldıklarında bile insanın odadan içeriye girmek içinden gelmiyor. 

- Niye? Ne yapıyorlar?Sanki aylardır hiç yıkanmamışlar gibi küvet kir ve yağ bağlıyor. Temiz misafirlerimiz arasındaysa ABD'li, Avrupalı özellikle İngilizler var. Ama en temizi Japonlar... Odaya girdiğimizde çöpü toplamış oluyorlar. Yataklarını bile düzeltiyorlar. Hatta çarşafları çıkarıp, katlayıp koyan da var sizin gibi. 

GÖZÜM YÜKSEKLERDE
- Ünlülerle karşılaşıyor musun hiç? Lobide ya da toplantı salonlarında görüyoruz, odada karşılaştığım ilk sizsiniz.
Mahcup gözleri bana, 'iş yapma' dercesine bakıyor ama son derece eğlendiğinin de farkındayım. Yıllardır otel odalarında geçen hayatımda hep kat hizmetlilerinin nasıl insanlar olduklarını anlamaya çalışırım. Bu yüzden hazır yeri gelmişken ve sohbet koyulaşırken Muammer'i biraz daha tanımaya karar veriyorum.

- Buradan çıkıp evine gidiyorsun. Evde de banyoya girmeden kapıyı 30 saniye arayla üç kez tıklatıyor musun?
Evde kim var, kim yok bildiğimden ben direkt girerim.

- Peki, evinizde senin kapın vurulur mu içeriye girilirken?Bak işte o şart. Odama girilemez.

- Ne var odanda öyle gizli?Annemlerden gizli bir şey yok. Belki müsait değilim, biriyle konuşuyor olabilirim. Odamda özgürüm.

- Mesleğinde hedefin var mı?Valla gözüm yukarılarda. Bir bellboy olabilirim. Misafirlerle daha yakın olmayı seviyorum. Servis ve hizmette daha öne çıkmak istiyorum.

- Otelde imkanlar nasıl?Çoğu yerde, çalıştığınız zaman maaşınızı alamazsınız ve sigortasız, ortada kalırsınız. Burada her şey vaktinde ödenir. Yemesi, içmesi hepsi çok güzel. Hele de patronumuz, tam bir ağabeydir. 

- Ya diğer arkadaşların? Senden iyi ya da kötü diye tanımlar mısın? Yani Ayşe'nin odası kontrol ister, Fatma istemez gibi? Her yerde vardır ama burada Mahmut Uzel var. O bir oda yaptıysa, kimsenin bakmasına gerek yoktur. İşimde örnek aldığım insandır.
Yaptığı işi şevk ve tutkuyla yapmasıdır insanı var eden durum. Arabayı beraber iterken bile elime aldığım fırçaya itiraz edip, 'Barbaros Bey, yapmayın! Amirlerimiz kızar bana' diyecek kadar da erdemli Muammer. 

- Peki, mesleğin bu olmasaydı ne yapmak isterdin? Hem konfeksiyon hem de triko makinelerinde ustalığım var. Onda devam ederdim.

- Bana rakip mi olurdun? Ne mümkün Barbaros Bey!
- Madem tekstil biliyorsun ve kostümle çalışıyorsun, giyilen kostümler konusunda defo veya rahatsızlık olduğunda rapor ediyor musun işletmeye? Ya da madem hem servisi hem de işi bilen biri olarak koleksiyon yapmayı düşünmez misin?Kıyafetlerimiz de güzel ve rahat zaten ama bir eksiklik ya da imalat hatası görürsem, elbette işim aşım olduğu için hemen bildiririm amirlerime. Burada yüzlerce insan ekmek yiyor ve ekmek kolay kazanılmıyor. Neden işletmemiz boşa para haracasın ki? Onlar yatırımlarını personellerine yapan insanlar. Zaten sökülme, yırtılma olursa kendim tamir ederim, terzihane yoğunsa.

- Evlilik var mı peki?Daha yaşımız çok genç.

- Kaç çocuk istiyorsun?Çocuk istemiyorum.

- Duymasın Başbakanımız.Annem, torun ister elbet ama ileride. Hele bir kendimizi kurtaralım. Beş kardeşiz, üç kız, iki erkek. Eve ekmek götürüyorum. Kazandığım bana da evime de yetiyor ama ev kurmak için tasarruf yapıp hazırlıklı olmalı.

- Son bir soru... Liseyi bitirdin mi? Ortaokulu bitirdim, okuyup beyin cerrahı olmak isterdim. 

- Niye? Beyinsiz mi bu ülke?Kahkahalar nihayet patlıyor. Havva Hanım ise sese gelmiş ve hayretler içinde bize bakıyor ve ben son sözlerime giriyorum.

- Ama sen de odaların doktorusun. Her gün hasta oluyor üstelik bu odalar ve sen onları yeniden sağlıklı hale getiriyorsun.Hayalimdi... Okusaydım, olurdum ama dışarıdan liseyi mutlaka bitireceğim. 

- Diyelim ki okudun. Dışarıdan tıp fakültesini bitirdin ve yıllar sonra beyin cerrahı olarak bir kongreye gittin. Kat hizmetlisi o sabah kapıyı üç kez tıklattı... Önce yatağımdan kalkar, kendimi düzenlerim. Sonra kapıyı açarım ve 'Buyurun' derim. Cevap belli, 'Oda temizliği' diyecek. Benim de cevabım belli. 'Gerek yok, ben yıllarca o işi yaptım, oda benim...'
Odaların hepsi şimdilik Muammer'in. Bir küçük odada tertemiz yüreğiyle koca koca odaları hak ediyor eminim. Saygı ve sevgiyle vedalaşıp asansöre yürürken, o da arabasını diğer bir odaya itiyor. Bu pazar, bu yazıyı okuduğunda belki de şimdi gülümsüyor... Havalimanına vardığımda bir başka görevli elindeki püskül paspasla  geçerken göz göze geliyoruz. Sanki az önce yaptığım röportajı bilircesine gülümseyip 'Güvenli uçuşlar Barbaros Bey' diyor ve günler beni bakalım haftaya kime götürüyor?

http://www.aksam.com.tr/okusaydim-cerrah-olmak-isterdim--145400h.html

16 Ekim 2012 Salı

BU KAPKARA EVRENDE

Yepyeni bir kaleidoscope! Kararan mavi gezegen ve antrasit rengine dönüşen bulutların altındaki asit yağmurlarının tayflarından bir kez daha yaratıcılık ışık hızıyla podyumlara sağanak sunuyor.. Teknolojinin getirdiği sayısal formlar, desenlerde 3 boyutlu halüsinasyonu daha da hızlandırıyor. Siyah taşların ışığından yansıyan pırlanta beyazı, mecburen bir kez daha sorgulanıyor. Chanel değişimin öncüsü. Geleneksel kuplarının, reformist kanununda kargo cepleri, tüm teknolojiyi barındırmaya hazır. Renk dürbünü ile yarışan skalanın gamı, nükleer mikroskop altında, elementleri fotoğraflarcasına geometriye bir kez daha baş kaldırırken, evrende yalnızlaşan kadın bu kez istilacı edasıyla 21'nci yüzyılın aşk savaşında boy gösteriyor! Prada İtalyan zemin motiflerini, plastik bir düzenleme ile vücuda taşıyarak, mimari etkiyle taktik yaratmakta. Donmuş gezegenlerin, buz dağlarının ihtişamlı kontrastı, kırmızı fuşya ve koray tonlarının büyük patlamalarına şimdiden gebe. Meteor yağmurunda kuyruklu yıldızlar da sisleriyle esin vermekte, depresyonun kristalize halindeki ametist kristalleri ise bir kez daha sahnede. Detaya inildiğinde, kumaşın sanki metal levha ustalarınca kesilişi ve kolaj tekniğiyle birleşmesi, geçmişten gelen bir metamorfozik evrede. Kenzo Marc Jakobs, Miu Miu, Louis Vitton ve Fendi, Givenchy ile sö birliği etmişçesine bir konsorsuyumu temsil ediyor. Dikleşen savaşçı omuzlar, çoktan vatkalardan kurtularak reglan takma kollar ile eller boşta halinde yeni bir savaş açıyor. Gündönümü ya da alacakaranlık kırkparelerini dokulara fışkırtarak futursuzca sınıyor. Dimdik ya da yusyuvarlak yakalar derin dekolteleri çoktan mahkum etmiş… Hatta tasarımın felsefesi, petrol ve gece mavisinin sulfur oksit ve terrakota ile uzlaşmasına 1001 gece mavisi isyan etmekte. Kutup ışıkları ise amipsel kıvrımlar ile sınırları betimlemekte. Alexander Mc Gueen, kurumsal modanın yaratıcılık ile nasıl bir cenk tekniği uygulanabildiğinin ispatı. Deri ve kürkün yeni boyutları, koni ve silindirler ile alay edercesine vücuda nefes aldırırken, volan ve kloşlar ahenkle eklektik yörüngeyi oluşturuyor. Tüy ve tül saydamlığın kölesi ama örmeler, Victor Hugo'nun eski trajedisiyle adeta dalga geçiyor. Eldiven, çanta ve şapkada ise paleantolojik çağın dinazorumsu dokuları, gelecekte de var olması için yeniden zincire vurulmakta. Ve kainatın dondurucu soğuna kalkan olmuş kalın tüylü kürkler ile bilekleri saran botlar, askeri dsiplini ve hiyerarşik kıdemi hala sınamakta. Ve tartışılmaz Ralph Lauren. Sırılsıklam ve parlak bir saç ama tepeden inmeci vakur bakışlar! Sansür bantı çekmişcesine hematit camların ardında meraklı gözler. Ancak her şeye rağmen kadının vazgeçemediği flanel kadife jarse ve satenler… Zaman zaman goblen lezzetinde, krema tadında brokarlar... Ama ne olursa olsun hala karşı cinse karşı kaybedilemez bir kış savaşı var..

2 Ekim 2012 Salı

MUTFAKTA YANGIN MI VAR

Hayata biraz ara versek... Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş ama pencerenin artık tutacağı bile yokmuş. Halk pazarının kalabalığına karıştığımda yıllar öncesinin semt pazarlarında olmadığımı anlamak, benim için o gün hiç de zor olmadı. Artık sırtında sepet küfeli hamallar yerine, etrafta tekerlekli çek çek çantalı dolananlar vardı. Sicim file kaybolmuş her yeri ince ve kötü naylon poşetler sarmıştı. Ahşap sırıklara bağlanmış brandaların yerini ise, tır örtüsü kılıklı plastik tenteler ve alüminyum profiler almıştı. Bakliyatın çuvallardaki rengarenk görüntüsü grileştikçe, vakumlu paketlerde gdo'lu ama ne idüğü belirsiz tahıllar serilmişti her yere. Yol ortası maydonuzcu ve sandık limoncu tezgahları kaybolurken, lotocu piyangocu ile millet ve yönümü bulmaya çalışırken, eski neşe ve debdebenin yerine sanki bir sessizlik sunulmuştu? Ne kalıp sabun vardı ne arap sabunu ne de civar bostanların dereotu ve rokaları, turplar bile kan kırmızı rengini pembeleştirmiş havuçlar tek tipleştirilmiş hatta dereotu bile sanırım ki kaderine terkedilmişti, taze nanenin ısırganın demetinde, seçmecenin kesmecenin sesi kaybolmuş tahsilat önlüğü bile yamasından zor kurtulmuş üstüne üstlük pos makinası bile kendine her yerde tezgah bulmuştu. Pazen, pike, basma, etamin ve tülbent top top kumaşlar yerine polyester seri sonu merdiven altından sokulmuş ama ikizlere takke diye bağıran adamlar da kaybolmuştu, ne düğmeci vardı ne de masuracı, sinek raketinin yerine bile kounmuştu kokusuz aerosol böcek ilacı... Peynir kokusunun yerine açık parfüm losyonu, yufkacının yerine ise her yer derin dondurucu reyonu... İlerledikçe içlere boşluğu hissettim içimde kaybolmuş geçmişten her seferinde, ekaliyet okulundan bir grup çocuk, eğitim gezisi niyetine birazda az buz emekli ve memur çoğunlukta gezinir gerisi zaten çakma sosyeteden hikaye. Biraz ileride, her markanın çakma çantası onun yanında rengarenk mutfak ve çamaşır kovaları, ne oyuncakçı var ne de yüncü, sanırım yerine gelmiş belki de üfürükçü. Üstü boyalı, uçan balonları aradı gözüm ve tahta sallanan, içi saman dolu at oyuncağındaydı oysa hep gözüm... Gün devirken boynunu birkaç kişi topluyordu, ezik, çürük, atılmış sebze-meyve topluluğunu, gazeteden kese kağıdı yok ama emaye ve çelik tencere tava çok, bu durumda tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş sanma, nihaleye koyacak aşın bile artık supermarket rafında... Penceren bile plastik boşuna fırın eldiveni ve tutacak arama… Bu haliyle bile güzel, onu da siliyorlar tarihten, zaten istenen her şey tüzele özel. Tencere dibin kara, seninki benden kara, akıl fikir olmuş para. Ne olurdu akıp giden ve zamanı bile rezil eden şu sahte hayata versek biraz ara…

1 Ekim 2012 Pazartesi

20 saat çalışıyorum diye paspal ve mutsuz dolaşamam

Barbaros Şansal bu hafta, Türkiye'nin en önemli televizyonlarında haber merkezlerinde çalışmış televizyoncu Hande Ertekin Tümen ile konuştu. TV8 İç ve Dış Yapımlar Müdürü olarak temmuzda işe başlayan; yarın startı verilecek yeni yayın dönemine 18 program hazırlayarak rekor bir tempoyla çalışan Tümen, bu koşuşturmanın içinde bakımlı ve pozitif olmanın sırlarını anlattı. Yangın yeri gibi bir karmaşanın ortasında tam da yeni yayın dönemine girmek üzere olan bir kanalın koridorlarındayız. Yıllarını televizyon dünyasına vermiş Hande Ertekin Tümen'i zar zor yakalıyorum. Üstünü bile değiştirmesine izin vermeden fotoğraflayıp hemen bol kaynamış köpüklü kantin kahvesi söyleyip odasına dalıyorum. - Sen haber merkezi kaynaklı kadınsın, nereden düştün buraya? Böyle mi başlıyor röportaj? - Yani, ne yapıyorsunuz burada? Birçok artist, şarkıcı, modacı, odacı, herkesi doldurdun buraya; bir paniktir gidiyor. Gidiyoruz geliyoruz, uykusuz falan, gece gündüz çalışıyoruz, ne oluyor burada? Burada ne oluyor ablacığım? Üstelik, İç ve Dış Programlar Direktörü olarak geldin. Herkesin gözü TV8'in üzerinde şu an. Nasıl oluştu bütün programlar, bu kadar ismi, bu kadar yeni programı, bu kadar iç ve dış yapımı bir araya getirmen, sana 'Tatile gitme, gel işe alındın' dedikleri gibi senin de bana 'Ajandanı temizleyebilirsin, bu işin ihtimali yok' deyip ertesi gün 'Çabuk 70 kadın getir bana!' demen... Şubat 1999'da TV8 kurulduğu tarihten bu yana, kendi bünyesinde 'Farklı Kanal' ve 'İyi Televizyon' olma adına ilerleyen ve bunu yaparken de reytinglerden hep ödün veren bir kanal olmuş. Temmuz ayında MNG Yayın Grup Başkanı Abiş Hopikoğlu, evde tatil valizimi hazırlamış, yola çıkmak üzereyken arayıp dedi ki; 'Hande Hanım, Trophy Türk diye bir proje var, onun için bu gece yarısı Kenya'ya uçmamız gerekiyor...' BU SENE 18 PROGRAM VAR - Ya sarıhumma aşısı? 'Gelebilir misiniz?' dedi, 'İşe başlayacaksınız bugün.' Dedim ki 'Hay hay, tabii ki, sizi kırmam, geliyorum.' Bu kanaldaki maceram iki ay önce böyle başladı. Üç gün sonra Kenya'da bu projeyi yapabileceğimize ikna olup döndük ve yeni yayın dönemini oluşturmaya başladık. İki aydır çok hummalı bir şekilde, izleyicimize layık olabilme adına çalışmaya başladım. - Neler geldi yeni program? Her şey! Bu sene 18 program var; hiçbir televizyon kanalında olmadığı kadar çok. - Ve bunlar 6 ayda hazırlanamazken, sen 15 günde 18 programı yayına sokarak bir rekora imza attın. Neler var? Mesela izleyici güne, magazinin, sanat dünyasının kara kutusu Sacit Aslan ve köşe yazarı Pelin Çini ile başlayacak. Ondan sonra Seda Sayan izleyicisine merhaba diyecek. Aynı formatta programını yapacak, bildiğimiz, alışık olduğumuz, herkesin özlediği, sevdiği... Seda Hanım'dan benim de, eminim ki, televizyonculuk anlamında öğreneceğim çok şey olacak. - Hepimizin var. Çok renkli. Seda Sayan'dan sonra, 'Böyle Bir Şey Var Mı?' ile Cengiz Semercioğlu karşınızda olacak. Ve onun arkasından kim geliyor? - Bilmem. O, ben miyim? Barbaros Şansal, Deniz Pulaş ve Seda Ertan... İki saat boyunca ikonumuzu arayacağız. Çok renkli, diğer kanalların dışında, diğer kanallardaki aşağılamaya, insanları küçük düşürmeye, moda adına insanları rencide etmeye asla imkan vermeyeceğimiz bir program olacak. - Arkamızdan? Kenya Kamp Günlüğü. - Süper. Helin Avşar ve Taner Güngör'ün beraber sundukları, Trophy Türk yarışmasının kamp hayatını anlatan bir program. HABER KUŞAĞINDA DEVRİM - Haber kuşağında da büyük bir devrim yaptın. Haber merkezi her televizyon kanalının prestijidir. - Tabii ki. Ana haberin saatini de değiştirdik. 18:30'da yepyeni bir haber kuşağıyla geliyoruz. Onun dışında haber programlarımız var... - Programların tümüne baktığımızda müthiş bir renk ve görüş çeşitliliği var. Bu her kanalda olan bir şey değil. Kanallar gerek ticari, gerek siyasi, gerek sosyal nedenlerle bir görüş çizgisini belirleyip onun dışında hiç kimseye kapılarını açmayan bir yapıda. Ama siz birdenbire radikal bir karala aykırı sayılabilecek birçok ismi aynı çatıda topladınız. İşin içinde bir nebze olduğum için senin halini gördüğümde üzülüyorum aslında. Bir de senin kocan da (Gazeteci Kubilay Tümen) haberde ve rakip bir kanalda. Bu eve yansıyor mu? Asla yansımıyor çünkü o çok anlayışlı biri bu konuda. Birbirimizin işine karışmıyoruz ama şöyle bir şey var; ben bu kanalda çalışmaya başlamış olmaktan son derece mutluyum. Evet, ekran yüzlerimiz çok renkli, bu da medya grup başkanımızın vizyonunun son derece açık ve geniş olmasıyla alakalı. İlk geldiğimde, diğer kanallarda 16 yılını doldurmuş bir insan olarak dedim ki 'Görüşmeleri yapmaya başlayacağım, onaylarını sizden alacağım ama bizim yasaklı kimsemiz var mıdır? Ekranımızda görmek istemediğimiz, veto koyduğumuz...' Bana dedi ki 'Hayır, biz hiç kimseyle küs değiliz, bizim ekranımız kimseye kapalı değil.' - Olmamalı da zaten. Bunca senede ilk kez böyle bir kanal görüyorum. Onun dışında ilk defa bir televizyon kanalında çalışan kimsenin kötü niyetli olmadığını ve herkesin elini taşın altına soktuğunu gördüm. - Beni en çok etkileyen o oldu. Kamp çalışmalarımızda, buradaki çalışmalarda herkes, elinde mendil nezle olan insan bile, gece gündüz demeden çalışıyor. Can hıraş, 24 saat burada çalışan, çok hummalı ve yaklaşık yirmi günde 18 programı yayına sokmaya hazırlayan müthiş bir ekip var. Mesela tanıtım müdürümüz var; Savaş Günce. - Bilmez miyim? Yedi buçuk saat yürüttü beni Nişantaşı'nda. Tüm programların dekorlarını, formatlarını, her şeyini bizzat yapıyor. - Fotoğrafları bile bizzat çekiyor. Çok müthiş bir ekibi var, aynı şekilde teknik ekibimiz öyle, çok özverili çalışıyorlar; ne istesek yapmaya çalışıyorlar. - Peki, hem annesin, hem iş kadınısın, hem kocanla rakip bir işte çalışıyorsun. Hem çok eğlenceli sosyal bir kadınsın, sınıf farklarını yaşatmıyorsun insanlara, onlarla yemekhanedesin, eğlencedesin... Mesela kaşın sürekli taralı, kılı oynamıyor, bir kadın olarak bu kadar bakımlı olmayı nasıl beceriyorsun? Fosforlu yeşil atlet giydiğinde, beyazlı fosforlu küpe takmayı, ona uygun pabucu bulmayı nasıl beceriyorsun? İnsanın kendine saygı duyması gerekiyor her şeyden önce, kendinizi ne kadar seviyorsanız o kadar pozitif olursunuz. Kendimi ne kadar seversem eşime, çocuğuma, işteki, özel hayatımdaki arkadaşlarıma o kadar pozitif olurum. Bir şeyleri stres yapmanın, bağırmanın, çağırmanın bir manası yok. Ya da iş çok yoğun diye, yirmi saat çalışıyorum diye paspal bir şekilde üstümde yırtık pantolon, yırtık bir atlet, saçım tepede topuz buraya gelmenin bir manası yok. Siz kendinize ne kadar bakarsanız, ne kadar pozitif olursanız, ekibinizdekiler de o kadar pozitif olur. Televizyonculuk çok zor bir iş ama siz ne kadar enerji dolu olursanız insanlar da o kadar işlerine sarılır. - Sen yıllarca büyük 'anchormen'lerin ekibindeydin. Reha Muhtar var, Uğur Dündar var, Ali Kırca var... Hep ciddi, sosyal, siyasal ya da güncel haberlerin aktığı bir kavşak noktasında yetiştin. Orada adrenalin yüksek, günde otuz haber, reytingler yüksek, şimdi birdenbire gam çok genişledi ve her tür insanla muhatap oluyorsun; şarkıcısı, türkücüsü, modacısı, sanatçısı, otomobilcisi, bunlarla bir ortak noktayı nasıl buluyorsun bir kadın olarak? İnsan olmakla alakası var galiba bunun da, yani insanları sevmekle alakası var. Haberci olması, sanatçı olması, şarkıcı olması hiç fark etmiyor. Hepsinin beklentileri, talepleri farklı olacaktır ve hepsi sana geliyor. İnsan ilişkilerini bilmekle, psikolojiyi biraz anlamakla ve insanları sevmekle alakalı. × Peki, pazartesi günü yeni yayın dönemini seyredebilecek misin, yoksa buralarda yine bas bas bağırarak, kötü anlamda değil kahkaha atarak, gülerek eğlenerek koşuşturacak mısın, yoksa yine Abiş Bey'le toplantıda mı olacaksın? Hepsi benim çocuğum gibi programların, o kadar heyecanlıyım ki, sana anlatamam. Bugün Trophy Türk'ün bantlarını teslim aldık. Kenya'daki ekipten geldi ve ağlayarak aradım onları. Dedim ki; 'Hepinize helal olsun, oradaki 75 kişiyi tek tek alnından öpüyorum.' Emeğin ilk karşılığını görmek de beni acayip duygulandırdı. Pazartesi programlar başladığında neler yaşayacağımı inan ben bile tahmin edemiyorum. Muhtemelen hep rejide olacağım. AMAÇ, EN BÜYÜK OLMAK - Peki yıl sonu hedefin ne? Büyüklerin arasına girmek. - Zaten büyüğüz. En büyüklerin arasına girmek. - O göreceli bir kavram. Bazen insanlar büyüdükçe küçülüyor, üstleri temizlendikçe içleri kirleniyor. Ama muhakkak bir hedefin olmalı. Hayatını ve aileni çok iyi tanımıyorum ama haziranda, bu yayın dönemi bittiğinde, yazın yeni programlarla yeni bir yayın dönemine girerken ne yapmak istersin, şalteri kapatıp bir yere gitmek ister misin? Trophy Türk ekibi Kenya'ya 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda gitti ve ben de, 'Türk televizyonculuk tarihi adına 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda zafer niteliğinde bir proje için 75 kişi Kenya'ya gidiyoruz' dedim. Bundan sonra da burada yapacağım her projede zafer kazanmayı hedefliyoruz. Ve yapacağımız her işle ertesi gün gerek gazetelerde, gerek internet medyasında, gerek magazin programlarında ismimizden söz ettireceğiz. Hedefimiz bu. 30 Ağustos'ta Trophy Türk başladı, 1 Ekim'de Seda Sayan ve biz, 29 Ekim'de Okan Bayülgen başlıyor. 29 Ekim, 30 Ağustos... Bizi ulusalcı olmakla suçlamasınlar? Biz bu ülkenin insanıyız, bu ülkede herkese kucağımız açık, Yavuz Bingöl var, ben varım, Seda Sayan var, herkes var, her görüş var ama biz Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkıyoruz diyebilir miyiz kanal olarak? Soruma cevabı kısaydı... 'Biz renkli bir televizyonuz ve Türkiye...' dedi, artık sözün bittiği yerdeydik. Stüdyo ve çekim ekibi beni bekliyordu. Aceleyle makyaj odasına oradan da ekranlardan kendimi anlatmaya yürüyerek makam odasından ayrıldım... İyi yayınlar Türkiye!