Follow by Email

Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

26 Mayıs 2013 Pazar

Türk halkını ya güldüreceksin ya ağlatacaksın


Barbaros Şansal bu hafta, senarist-yazar Selim Çiprut ile konuştu. Kitap okumayı sevmeyen yazar, yakında hayatını anlattığı kitabını filme çekecek ve yeni kitabı da piyasaya çıkacak. İşte Selim Çiprut’tan iyi film ve dizi senaryosu yazmanın tüyoları…
BARBAROS ŞANSAL- barbarossansal57@hotmail.com
Selim Çiprut, 1972’de İstanbul’da doğdu. Balatlı bir Musevi ailenin oğlu. Saint Joseph’teki eğitiminden sonra işletme okudu. Çocukken polis ya da itfaiyeci olmayı hayal ederdi. Ancak amatörce yazdığı küçük hikâyeler bir yapım şirketi tarafından ilgi görünce, senaristlik teklifi aldı. Cem Davran ve Pınar Altuğ’un oynadığı ‘Deli Dolu’ adlı diziyle başladı; üzerine Faruk Aksoy ile tanışınca ‘Ayakta Kal’ ve ‘Süpürrr’ adlı komedi filmlerini yazdı. İşte Demokrasi Parkı’nda, o gün buluştuğumuzda hem yakında film olacak kitabı ‘As Maça’yı, hem son kitabı ‘Cıva’yı konuşmaya başladık…

- ‘Cıva’da ne anlattın? 
Kurgusu çok değişik bir kitap, ‘As Maça’ kitabımı okuyanlar, “Aynı kişiden çıkmış olamaz” yorumunu yapıyor. ‘Cıva’, gerilim-polisiye tarzı ve zaman, devamlı değişiyor.

- ‘Cıva’, senin hayatından izler mi taşıyor?
Yok, canım… Öyle olsa seri katil diye tutuklanmam gerekirdi.

- Bu ülkede katiller dışarıda seni de o yüzden içeri atmazlar, korkma. Peki, gelelim ‘As Maça’ya; o da film oluyor. O senin hayatın mı peki? 
Evet, zaten karaktere kendi ismimi verdim. Rahmetli annemi de kattım. İçinde benden çok şey var. Hikâye dört yakın arkadaşın 1983’te başlayıp 2012’ye dek uzanan dostluğunu anlatıyor. İnsanları dini inançlarına ya da tuttuğu takımlara göre ayırdığımız günümüzde kaybolan dostluklar ön plana çıksın istedim. Türkiye’de yaşıyoruz, kardeşiz ve ‘bu topraklar hepimizin’ mesajı aslında.

- Artık çok fazla ötekileştirme durumu var. Sen kendini ayrı tutmayı nasıl başarıyorsun? 
Hiçbir zaman “Bunu yazarsam tepki alır mıyım?” diye düşünmedim asla bir ideoloji üzerinden de gitmedim

- İdeoloji kötü bir şey değil ki…
Ama Türkiye’de kötü anlaşılıyor.

- Apolitik mi durmak istiyorsun? 
“Ne İsa’ya ne Musa’ya” diye bir laf vardır. Ben ortada tarafsız durmayı yeğliyorum ama kitapta bir ana karakterin ‘Barmitzvah Töreni’ var ki çoğu kişi bunun ne olduğunu bilmez. Yahudilikte erkekliğe geçiştir. Mesela kitapta şöyle bir anım var: Erkek okulunda okuduğum için soyunma odalarında rahatça giyinirdik ama bir arkadaşım sürekli kalçalarıma bakardı. Çok uyuz olurdum. Bir gün “Neden bakıyorsun bir şey mi var?” diye sordum, o da bana “Annem Yahudi’lerin kuyrukları olur” demişti “Ama sende yok” dedi. 


- ‘Kürtlerin kuyrukları var’ denirdi… Hiç duymamıştım Yahudi versiyonunu. Sen ne cevap vermiştin? 
“Vardı ama vahşi olmayayım diye annem küçükken kesmiş” demiştim.
Birden bana da ne hurafelerle yaklaşıldığı anılarımda canlanıyor. Ilık lodos tatlı tatlı esiyor, yeni biçilmiş çimlerin kokusu adeta nefes kesiyor. Hem parkta yürüyor, hem yediğimiz eriklerin çekirdeklerini elimizde biriktirerek söyleşiye devam ediyoruz…

- Peki film nasıl olacak; dram, komedi, belgesel? 
Ben güleceğim şeyleri seviyorum ama Türkiye’de komedi diye yapılan dizilere gülemiyorum.

- İyi de sen metinlerinde “Haham başının karısı kek pişirdi” desen bunu anlar ve güler mi bu halk? 
Anlamaz tabii ki ama Amerika’daki sit-comlara bak, her yapımda bir Yahudi karakter vardır. Bizde cemaatler bile ayrışmış durumda.

- Bunlar etkiliyor mu seni yazarken? Yani baskı, oto sansür, dini baskılar… 
O konulara zaten pek fazla girmem ben. Üstelik Türkçe çok esnek bir dil; belki de bir kelime bile bu durumdan dolayı başka anlamlar yüklenmiş olarak okunabiliyor. Türkiye’de RTÜK denen bir kurum var ve ona göre gidilmesi zorunlu.

- Ya şartlar böyle olmasaydı; ne yazıp filme dönüştürmek isterdin?
‘Will&Grace’ çok hoşuma gidiyor, o tarzda bir şey yazmak isterdim. Eşcinsel çiftlerin kendi aralarındaki diyalogları çok ilginç ve ironik oluyor. Üstelik dostlukları heteroseksüellerden çok daha sağlam. Bir homoseksüel arkadaşımdan borç almıştım, tarihinde götürdüm verdim. Kabul etmek istemedi, ısrar edince tek tek yırtmaya çalıştı ve “Biz dostuz, sana borç olarak vermedim ki” demişti. Onların dünyaları çok renkli ve eğlenceli. Yerli dizilere bakınca, öyle karakterlere rastlayamıyoruz.

- Huysuz Virjin’in bile yasaklara boğulduğu bir ülkedeyiz. Üstelik öyle karakter canlandırmaları olsa bile ancak sokakta fuhuş yapan ya da çok kadınsı ve zeki olmayan tipler olarak sunuluyor.
Aynen yetenek diye çıkıp eşcinsel taklidi yapılmasına izin veriliyor ama…

- Diyelim ki bütün bunlar gerçekleşti ve dünya sinemasına gideceksin. Cannes’a mı, Moskova’ya mı, Londra’ya mı, nereye gitmesini ve beğenilmesini isterdin?
Hollywood tabii ki... En büyük hayallerimden biri bu zaten.

- Ama orada şartlar çok ağır... Peki, bizde televizyon ve sinema endüstrileşti mi? 
Burada risk şu; kolay kolay yapımcıya ulaşamazsın, tabuları ve yandaşları var. Ha oldu da hikâyeyi beğendi, en az 8 bölüm senaryo sorar ki 760 sayfa yazı demek, sonra ne olacağı da meçhul. Belki yapar, belki yapmaz. Yani emeğe ve fikre saygı ve karşılığını ödeme disiplini hâlâ yok.

- Sen ne okursun; hangi klasikten güzel dizi olur sence? 
Gizlim saklım yok, kitap okumayı da pek sevmem. Yıllarca Fransız edebiyatının her hafta ayrı bir işkencesini çektim zaten. Son okuduğum Madame Bovary’ydi. Al dizi yap, patlasın. Türk halkı onu sever.

- Türk halkı Lincoln’ü de seviyor… 
Orası öyle ama Türkiye’deki kurallar belli. Zina, kayınvalide, evdeki hizmetli ve ihanet, istiyorsan futbol bile çek bu dörtlüyle. Bak dizilere, çoğu Doğu’da geçiyor ve 15 dakikada anlaşılabilecek işler 90 dakikada sunuluyor. Bir şeyi ne kadar yasaklarsan o kadar ilgi görür. Kendi yapamadıklarını ya da gizli yaptıklarını izlemeyi sever Doğulu toplumlar.

- Ayşe Kulin’in eserleri… 
Çok iyi bir yazar, her kitabı dizi oluyor ama 6 bölüm sonra kalkıyor. Benim en büyük korkularımdan biri bu; ya dizi olur da eserim kalkarsa.

- Neden? 
Yarın öbür gün bir başka proje olsa “Aman bunun her yapımı patladı” derler, önümü kapatmak istemem. Kaldı ki ben edebiyatçı değilim. Bak, kitap bile okumam dedim. Radyo-televizyon mezunu birçok genç var ve yıllardır ellerinde senaryo Cihangir’de geziyorlar. Ben şanslıydım, ilgi gördüm. ‘As Maça’ aslında ‘Fenatik’ isimli bir senaryomdu, aldım geliştirdim. Hikâyenin son 50 sayfasında var.

- Peki, filmdeki karakterler kafandaki karakterlere uyacak mı? 
Şu an hepsi kafama uyuyor, umarım çekime girdikten sonra daha da güzel olacak. Türk sinemasında yapılmayan bir işi yapacağız. Seyirci iki şeye gider, bir güldüreceksin, Şafak Sezer, Ata Demirer gibi; iki ağlatacaksın Mahsun Kırmızıgül gibi.

19 Mayıs 2013 Pazar

Alkışlamaya gitti, şimdi dekor örüyor


Barbaros Şansal, Artı 1 adlı yeni televizyon kanalında yayınlanan ‘Barbaros Şansal’la Kadın Erkek’ programında kast oyuncusu, örgü ören kadın, Nezahat Gökduman’la kulis sohbeti yapıyor. Bakın o kuliste neler konuşuluyor...
BARBAROS ŞANSAL - barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf : Uygar TAYLAN
O gün kanala gelmiş makyaj odasına geçmiş tam yayına girmek üzereydim. Misafirler yavaş yavaş stüdyoya geçerken, ben hâlâ onun şişe ilmek atışını izlemekteydim. Onu belki tanıyorsunuz ama her gün ekranlarda çeşit çeşit programlarda görüyorsunuz.
Nezahat Gökduman. Biri kız, biri erkek, iki yetişkin evlat sahibi. Canlı yayın öncesi bir yandan makyaj süngeri yüzümü boyarken, o çoktan örgüsünde yeni renge geçmiş kuliste yan koltuğuma yerleşivermiş anlatıyordu…
n Nereden geldin, nereye gidiyorsun?
En güzel yerden geliyorum. Balığın ve zeytinyağının bol olduğu yerden, Çanakkale’den.

- Nereden aklına geldi kast oyuncusu olmak? 
Oğlum hem okul kazanmıştı hem de iş bulmuştu İstanbul’da. Bir de evli kızım var ama oğlum yalnız ve bekâr olduğu için bana ihtiyacı olduğunu düşündüm, bu şehre yerleştim.

- Koca adam, güvenmiyor musun oğluna? 
Yok öyle değil. Babası öldüğünde daha 3,5 yaşındaydı. Biraz bağlıdır da bana. Bir yabancıdan yardım almaktansa “Gider, bakarım oğluma” dedim. Sonra her gün televizyon karşısında canım sıkılmaya başladı. Balkanlar Derneği adında bir dernek vardı oturduğumuz semtte, oraya gitmeye başladım. Ama zaman içinde kadınların faaliyeti azalıp, erkek ağırlıklı kalınca yine eve döndüm. Bir gün televizyon seyrederken, “Buradan izleyeceğime ben de orada oturur izleyebilir miyim?” diye düşündüm. Ardından bir şirket ilanı gördüm bu işleri yapan. O gün bugündür hem hayatımı programlara konuk olarak katılarak kazanıyorum, hem renkli bir dünyanın içinde yaşıyorum.

- Birçok programa gittin. Buraya da tesadüfen geldin. Ne düşündün ilk geldiğinde? “Bu deli adam da ne iş” demedin mi kendi kendine?  
Valla ilk gün dikkatle izledim sizi ama baktım ki samimi ve özgürsünüz. Hele de siz “Al şişi, örgüyü” deyince 3 haftadır her gün yayındayız işte... Aslında bizler konuşmacı değil, izleyici kastıyız. “Alkışla” derler, alkışlarız. Siz söz hakkı verdiniz ben de kaptırdım kendimi gidiyorum. Üstelik çok da eğleniyorum.

- Benden çok, örgünüz konuşuluyor şu an. Memleketin başına çorap mı örüyorsunuz her gün canlı yayında? 
Yok canım örenler örüyor zaten, bize kalmaz o iş. Ben her işi severim de evde oturmayı sevmem. Ama bu örgü başka örgü.

- Evet örgün yere değdikçe gözlerin hemen oraya takılıyor. Kirlenmesin, kötü görünmesin diye… 
Normal değil mi? Neticede emek var. İlk başladığımda bir karış kadardı. Örgü büyüdükçe dertler büyüdü, sıkıntılar büyüdü. Her söz bir ilmeğine büründü. Uzadıkça kimi zaman erkek tarafına gidiyor, kimi zaman sizin elinizde pervane oluyor. Uzadıkça stüdyo dekoruna dönüşeceği söyleniyor.         2 şişle kadrolu olup, koca kanalın dekorunu yapmak da ayrı bir heyecan tabii. Sıkıntılarım da kayboluyor gidiyor.

- Her gün 2 saat canlı yayında örgü örüyorsun. Genelde konuşmuyorsun ama bazen dayanamayıp mikrofonu da kapıyorsun.
Bakıyorum kadın da, erkek de konuşuyor. Aralarında haklı da oluyor haksız da… Hepsini dile getirmek de gerekiyor. Herkese temsil hakkı verilmeli… Başka emekler de sergilenmeli mesela; kanaviçe, yemek, resim… Her şeye yer var stüdyoda… Boş geçmemeli insanların zamanı.

- Canlı yayında bazıları tutamıyor kendini. Oysa sen dinliyor, dinliyor sonra taşı gediğine koyuyorsun. Nasıl beceriyorsun bunu? 
Yaşını başını almış biri olarak da tecrübe ve söz hakkımı nezaketle kullanmak istiyorum. Biz toplam 7 kardeşiz ama en sabırlısı ve detaycısı benimdir.

- En sabırsızı kim? 
Benim bir küçük olan kız kardeşim. Ama o canlı yayınlar için tehlikelidir. Sağı solu belli olmaz, zordur idaresi ‘dan’ diye çakar lafı adama.

- Birçok kanalda programa gidiyorsun ve uzun zamandır bu işi yapıyorsun. İş seçer misin?  
Kalitesine göre seçerim tabii.

- Bugüne kadar gittiğin bütün programlar içinde kimler senin için değerli, kimler önemsiz oldu? 
Geçen sene hep Seda Sayan’a gitmiştim ama bu sene elim değmedi. Ama çağırsa giderim çok iyi kadındır. Kastlara nazik davranır ve mert kadındır. Bir de Melek Baykal’a gidiyorum sizden başka, o da çok iyi kadındır ama oralarda bize kolay kolay fikir sorulmaz. Alkış tezahürat o kadar…

- Üç misli para verseler, “Gel, hapishane şovuna gir” deseler, ne dersin? 
Yok girmem.

- “Benim sabıkam yok ki” diyorsun değil mi? 
Zaten yeterince sabıkalı var ortada… Bizler de düşmeyelim o şekilde ekranlara. Ayrıca kendi ülkemde tutuklu gibi hissediyorum yeterince…
Pembe ipi bitince baktım yeşil renge geçiyor. İşini ciddiye almış olmalı ki az bir gelirle elde ettiği imkânları bizden tedarik yerine, gururla kendi karşılıyor. Yemyeşil gözleri umut ve yaşam sevinci dolu, eli alışmış dörtnala örüyor yolluğu…

- Birçok insanın kamera korkusu varken sen son derece rahatsın. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Başıma çok sıkıntılar geldi zamanında hepsini atlattık. Borcumuzu da ödüyoruz. Kendi halimizde bir aileyiz işte. Kızım ve damadım kırtasiye işi yapıyordu. Kötü gitti işler… Her yer AVM doldu, zincir mağaza oldu. Kapattılar sonunda yanıma geldiler. Oğlumu evlendirmek üzereyim. Şimdi tüm aile ona çalışıyoruz.
“Oğlunun söz, düğün organizasyonunu programda yapalım, benden olsun” dediğimde sevgiyle gülümsüyor gözleri. Ne çay, ne su… İkram kabul etmiyor. Örgü 4-5 sıra daha boy atmış. Rejiden gelen uyarı üzerine yavaşça toparlanıyoruz.
3-5 dakika sonra canlı yayına gireceğiz; konumuz medya ve cinsiyet… Teşekkürle ayrılıp stüdyoya geçtikten sonra özenle koltuğuna yerleşiyor, uzamış örgüsünü itinayla stüdyoya seriyor. Tanıtım melodisi girip stüdyodan alkış işareti gelince, 19 konuk alkış tutarken o bir yandan örüyor bir yandan da gönülden tezahürat veriyor...

14 Mayıs 2013 Salı

GAZOZ



Zihniyette cehalet mitoz


Onyüzmilyoncuk baloncuk yuttum,
Nasıl da uyutulmuşum?
Bayılırdım kalaylı şişe açacağının ahşap kasadaki cam gazoz şişeleri taradığında çıkan melodiye. Hep, arp sesi gibi dingin bir sanat iştahı açardı. Midemde değil beynimde yankılanırdı.
Köpürdükçe köpürür limonlusu biber gazı götürür mü götürür.
Mersin sandık limonu kalsa zaten limon tuzu idrar söktürür.
Gazoz şişelerinin yeşil, buzlu hatta şeffaf cam çeşitlerindeki ışıklar var gözlerimde. Ama sağ duğum, hala metal kapağın mantar yastığından da içte.
Elde gazoz, ne hoş. Şemsiye altında güneş bile oluyormuş loş.
Sinirimde sarin yoktu o zamanlar.
Sihirinde Zihni Sinir vardı.
Yanında GDO'lu popcorn değil.
Patlamış mısır devrimi var.
Oysa o zaman sinema koltukları bile atarlı.
Pıst diye açılırdı kapağı eğrilerek gazoz,
Sanki gün düğümü çoşkusunda horoz.
Bir de baktım ezik miğfer kırık tonoz,
Bom deye patlarmış işe donorsa patlamaz balyoz.
Hardal banmış hormonlu sosise gaz gaz.
Zaten salam sucuk bir hamburgere tam gaz.
Ajanında saklı mayonez, salçadan bozma ketçap ise,
Kan gölünden kerkenez.
Ajanı olmuş beyaz fosfor fosforlu Cevriye'nin peşinde.
Çantasında narin değil sarin kimbilir gömülü kimin arka bahçesinde?
Sağlıkçı bilmez dokunur.
Suç ne zaman sevap oldu, hem de cehennemin faizinde.
A4 kağıda c4 imza,
A3 boyutunda mütareke olur hiç sorma
Ne Akkale'de ne Uludere'de ne de Urfa'da hiç saklama.
Reyhanlı'da görüldü her şey apaçık ihanetle yaradana.
İster mümin ol ister kafir.
Tacında, ne yazar olsa safir.
Bir can da olsa bin canan.
Camından bakınca mahşerin,
Her zulum görmüş masum can.
Olacaktır yaşarken de zebanin.
Nine gebe dede fark etmez.
Ana bacı bebe laf etmez.
Haine hayat bal pekmez.
Kaygılarda zaman su olur, kum olur boğar.
Bunlara tükürsen de saygı duyar yel, asla esmez.
Özümde közüm.
Sözümde özüm.
Ah benim millet-i öküzüm,
Eser geçer her kul yapısı şer.
Beşer keser gün gelir diyetine el yetmez.
Ne gazoz kaldı ne hotoz,
Zihniyette cehalet mitoz.
Elde bir eski taht sandık.
Onun da kutularında dolmuş toz.

12 Mayıs 2013 Pazar

Çin lokantasında caz


Barbaros Şansal, bu hafta İstanbul’daki bir Çin restoranının sahibi, eski müzisyen Özen Kulaçoğlu ile konuştu. Müzikle başladıkları sohbet, Türkiye’de kadın olmaktan Beyoğlu’nda restoran sahibi olmaya uzandı…
BARBAROS ŞANSAL /  barbarossansal57@hotmail.com
Tam da kazıdan yeni kurtulmuş, sokağa girmiştim ki iki kırmızı ‘Çin feneri’ dikkatimi çekti, bir de soya kokusunun dayanılmaz cazibesi… Bu hoş kokular burnuma gelince kokunun geldiği lokantaya girmek elzemdi. Çin Çin adlı bu restoranın sahibesi, Özen Kulaçoğlu… Babası Rum kökenli Trabzonlu, annesi Ermeni kökenli bir Vanlı...Kendisi 12 yıl kadar, şahane hayatını yurtiçi ve yurtdışında sürdürmüş ve 4 yıl önce İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. Oysa zamanında Müslüm Gürses’le bile sahne almış bir solist. Sevgiyle selamlaşıp masaya oturduk. Patates ve soya filiziyle yapılan personel yemeği de masaya gelince sohbet daha egzotik bir hâl aldı…

- Sahnede başka isim kullanırdın; artık yine Özen’sin… 
17 yaşında sahneye çıktığımda sanki kötü bir şey yapıyormuşum gibi geliyordu bana. O yıllarda zaten herkes, sahnede farklı bir ad kullanırdı. Bu yüzden çalıştığım bir yer de kapatıldı hatta bir geceyi karakolda geçirdim... Anne tarafım imam hatipli olduğundan belki de kendimi ve ailemi koruma içgüdüsüydü.

- Hâlâ sahneye çıkan kadın etiketlenmiyor mu? 
Bu yüzden tüm birikimi bu işe yatırıp Çin Lokantası açtım.

HERKES YEMESİN
- Neden Çin Lokantası?  

Herkes yemesin diye.  

- Ama herkes birbirinin yediğini içtiğini taklit ederken sen niye böyle bir yol seçtin? 
Hem cinsiyetsiz, hem dinsiyetsiz, hem etnik kökensiz olsun diye. Yani burada aracı kurumlar olmasın dedim. Zaten Çinli aşçılar beni buldu... Zaman içinde oturdu her şey. Hem kadın, hem patron olarak Beyoğlu’nda çalışmak zor. Ataerkil, erkek bir toplumuz. Burada bir Alman, bir Çinli, iki Moğol, bir Alevi ama hepsi kadın olarak çalışıyor. Paket servis ekipleri genelde Doğu’dan gelenler… Ki evlerinde anneleri yedirip kız kardeşleri çorap giydiriyor. Birden karşısına kadın patron gelince şaşırıyor. Belki de bu yüzden İstiklal’in korunması gereken yüzlerinden biriyiz.

- Türkiye’de kadın olmak çok mu zor? 
Benim için değil. Çok iyi yerlerde de çalıştım, iki yıl bir ilaç şirketinin bayi toplantılarında, 5 yıldızlı otellerde sahne aldım. Ama İstanbul’a gelip cebimdeki parayı da eritmeden yaşamak için Esenler’de sanayi sitesinde bile çıktım sahneye. Her yerde Özen’im ben, benim nerede ve nasıl durduğum önemli.

- Peki, buranın farkı ne?
Emeğin çok fazla ama fiyatın düşük oluşu, gelen her müşterinin birçok dilde konuşma özgürlüğünü bulunması. Ama en önemlisi dışarıdan hazır aldığımız çok az şeyin bile özenle ve GDO’suz seçilmesi ve de noodle’ları bile kendimizin üretiyor olması.

- Ama dünyada genetiği değiştirilmemiş soya yok? 
Olur mu? Ahmet Nedim Nazlıcan var Adana’da. 30 yıllık ziraat yüksek mühendisi. Soya fasulyesine hayatını adamış ve Nazlıcan adını verdiği tohumdan üretiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nden de onaylı. Üstelik dışarıda GDO’lular 10 liraysa, onlarda 5 lira.

- Şimdi bu söyleşiyi okuyan herkes ondan alınca fiyat fırlar… 
Çok tatlı insanlar, hayatını buna adamış, herkesin ondan alması güzel olur. Mesela tuzu da Himalayalar’dan getirtiyoruz, Pakistanlı bir aile üretiyor.  Amacımız sadece para kazanmak değil; bir de duruş var.

BURADA OLMAZCILAR!
- Bir konuşmamızda bana “Türkler gelmesin diye Çin lokantası açtım” demiştin, neden? 

4 sene önce bu dükkânı tuttuğumda girilmeyen bir sokaktı. “Burada bu iş olmaz” diyenler bile oldu ama hep istediğim şeyi yaptım… Türkler’de Çin mutfağına karşı da bir önyargı var, kedi-köpek yeniyor zannediyorlar. Eskiden bahçemiz yoktu, kapı önünde ruhsatlı masalarımız vardı ama belediye kaldırdı. O zaman dışarıda sigara içilirdi. Gelen geçen “Böcek de satıyor musunuz?” diye sorardı. O kadar komikti ki “Fare bitti öğlen grubumuz vardı. Çekirge de taze bitti” gibi cevaplar verirdik. Bizde yok tabii ama 1 milyar Çinli yiyor.
Özen’in bir de misafiri geliyor, o da bir gazeteci-yazar hanım.  Çubuklarla yemeye çalışırken kılıç-kalkan ekibi mücadelesine benzettiğimiz tekniğe gülüşüyoruz.  Arada ihmal etmeden röportajın fotoğraflarını da alıyoruz, tekrar bahçeye döndüğümüzde masamızda yasemin çayı taslar eşliğinde yerini almış. Hummalı bir öğlen servisi hazırlığı başlamış…

- İnternet şifren var mı?
Var, salak.

- O ne demek? 
‘Salak’ işte, egoları tatmin etme derdimiz olmadığından böyle yaptık. Hatta bir ara açık büfe yaptık; 17 liraya 20 çeşit taze ve kaliteli yemeği sınırsız koyduk ve asla tekrar kullanmadık. Ancak bazı müşteriler yemeyeceği yemeği bile tabaklarına doldurdu. Diğer Çin lokantalarının alıştırdığı, Türk damak zevkine uygun değildi belki de… Bize ve Çinli aşçımıza Çin mutfağını öğretmeye kalktılar. Mesela bir Türk müşteri şikâyet formuna, “Deniz mahsulleri çorbanız çok güzel ama balık kokuyor” diye yazmıştı. Başka ne kokabilirdi bilemedik. İçinde karides ve balık var zaten. Buradaki mutfak da açık; her şey görünüyor.

- Yabancı çalıştırmak zor mu? 
Devlete normal Türk işçinin 3 katı vergi ödüyorsun, üstelik bunun geri dönüşümü ve emekliliği bile yok. Sadece yabancı meselesi değil, başka sorunlar da çok.

- Ne tür sorunlar mesela ?
Mesela 1 Mayıs’ta göstericiye olan çukur, bize yok. Vergini gününde ödeyeceksin! Bak, dükkânda koca bir gaz fişeği var; kapıdan içeri düştü; o gün çalışamadık. Ayrıca bu cadde kazıldı ve aylarca savaş alanı gibi kaldı; işler durdu ama sigorta ve vergi beklemedi. Hak ve özgürlükler açısından sıkıntı var. Geçen hafta yurtdışından çok önemli biri geldi ve buraya yemeğe getirmek istediler ama güvenli değil gerekçesiyle getiremediler. Demek ki bilemediğimiz bir tehlikenin içinde yaşıyoruz.

- Türk, Fransız, Japon ve Çin mutfakları büyük kültürler değil mi? 
Haklısın ancak Beyoğlu’nun girişine bakınca tavuk döner, ıslak hamburger dizini görünüyor. Televizyon sayesinde herkes gurme olmuş üstelik. Evet, önemli kültürler, mutfaklar ama Japon ve Çin hep karışır. Ben bile karıştırmıştım başta… Duvarlara yapılan freskler Japon kültürüne aitmiş; 6 ay fark etmemiştik. Sonra değiştirdik.

- Peki, 4 senedir müzikten uzaksın, özlemiyor musun? 
Evet, özlüyorum aslında ama artık çalar gibi yapan üstelik asla çalmayan çok müzisyen var. Her işte olduğu gibi müzikte de erozyon yaşanıyor. Çin lokantası olsak da burada asla Çin müziği çalmadık, bir gün dinlersem intihar edebilirim. Müzisyen arkadaşlarımızla hafta sonları caz yapacağız. Hem eğleneceğiz, hem müşterimize armağan olacak.
60 kişilik dükkân yavaş yavaş yoğunlaşıyor. Bir yanda caz çalıyor, bir yanda mutfak harlanıyor. Zaman hızla geçince ve canlı yayın saatim yaklaşınca, yola koyulma zamanı da geliyor. Hemen kilisenin arkasındaki kuyruğa girip üçüncü minibüse atlıyorum, yanımdaki yolcunun sohbetini dinleyerek hâlâ çözülmemiş şehir trafiğinde hayata karışıyorum. 

7 Mayıs 2013 Salı

LİĞME LİGME HAYATLAR



Keser döner, sap döner


Liğme liğme hayatım var ilmeğine,
İğne iplik senin neyine,
Batır çuvaldızı kendine,
Bak karaborsa toplu iğne.
Liğme liğme sokaklar,
Belediyeler hep kaldırım yapar,
Oysa indirim var imara.
Bir artı bir ancak sana kanar.
İlmek ilmek hayatlar,
Beyaz ekmek yasak,
Seni ancak ayran paklar,
Mesele bayram değil,
Hayran hayran iktidarlara kananlar.
Düğüm düğüm bela Ortadoğu'da.
Oysa cepte fuhuş hoparlörde zina gırla.
Emekçi ekmeği unutmuş
Taş kömürü bile linyit değil sobasında.
Kesik kesik hayatlar,
Ekranlarda hep reklamlar var,
Çocuk parkı plastik oyuncak,
Oysa peyzajda rantın ibadeti var.
Kopuk kopuk toplumlar,
Milletler karanlıkta bombalanırlar,
Bir yanda medresede takke,
Oysa ağlama duvarında tamirat var.
Büklüm büklüm,
Üstelik süklüm püklüm tabiat,
baksana etrafına herkes biat,
ama çoktan öldü adı cihan şerefli at.
Yırtık yırtık mecra,
Hepsinde var satılmış medya,
Bir de koy yanına Amerika.
Sana bol faiz ve borç gelecek dar.
Dökük dükük gelecek.
Zembili züreyfa elbet beyaz giyecek.
selasında zulüm var,
Namazı bile kılınmadan gidecek.
Çarpık çurpuk olmuş düzen,
Aslında yoktu bizi üzen,
Bir yanda yiyip içen,
Diğer yanda zehir içen.
Yorgun bozgun geçmişler,
Aydınlık geleceğe and içmişler,
3 fidanı ezmişler
Ama ayrık otu bile sökülür bilmemişler.
Pırıl pırıl gelcek,
Merkez elbet el ele verecek,
Bir de yarını var,
Keser dönüp sap kesecek.
Zırıl zırıl rezillik,
Tavacı, kaburgacı, kanatçı arasında rezillik.
Olmaz bize bezginlik,
Ve elini içimde var engin bir sezginlik.

5 Mayıs 2013 Pazar

Eğlence mekânları eskort kadın çalıştırıyor


Barbaros Şansal bu hafta kulüp işletmecisi Kalust Şalcıoğlu ile konuştu. Deprem konusunda master’lı inşaat mühendisi genç işadamı, gece hayatında deprem etkisi yaratacak açıklamalarda bulundu…
BARBAROS ŞANSAL-barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: UYGAR TAYLAN

Kalust Şalcıoğlu, 1978’de İstanbul’da doğan, Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu bir inşaat mühendisi. Ancak hayatı boyunca yapmadığı iş kalmamış. Boğaziçi Üniversitesi’nde deprem üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra bir yıl kadar da Nurseli İdiz’in babasıProfesör Nafiz Çamlıbel’in yanında çalışmış.
Türkiye’de ‘Tempur yatak’ kavramını başlatırken, ticareti Google’dan okuyarak öğrendiğini söyleyen engin bir zekâ. Bir müddet de Nijerya’da yaşamış ve çalışmış. Bugün ünlü Richie partilerinin başkomutanı Kalust Şalcıoğlu’yla sohbete dalıyoruz.

- Nedir bu meşhur Richie partileri?
Her şey bir gazetedeki, “Öz hakiki Richie Rich; kim, kimden daha Rich?” haberiyle başladı. Mert Vidinli ve Çağla Gürsoy adındaki iki genç böyle partiler yapıyormuş. Fakat Türk Ticaret Kanunu’na göre marka hakkını almıştım. Bir telefon geldi partilerin yapıldığı otelden, “İsmimizi kullanıyorsunuz” dediler. Hatta ortaklık bile teklif ettiler, anlaşamadık. Hak bende kaldı. Sosyal medyada ses getirmeye başladı.

- Neler oluyor partilerde, kim geliyor? 
9 ay önce Google’da Kalust Şalcıoğlu yazıldığında sonuç çıkmıyordu, bugün durum farklı. Marka yönetimiyle oldu. Yaptığımız her şey içten. Bir ağabeyim, “Hiçbir erkeğin kanı aynı anda hem belden aşağı, hem yukarısını yönetmeye yetmez” demişti. Ben de başka bir açıdan bakarak, bu kavramdan referansla kendime uygun yöntemlerle işe başladım. Örneğin kapıya birtakım gazeteciler gelir ve “Bana enayi misin? Neden gizli kamera çekimi yaptırıp magazine düşürmüyorsun konukları?” diye sorar. Üçüncü dünya ülkelerinde eğlence ve cinsellik bir arada yürümesine rağmen, bizde böyle bir anlayış yok. Gece çıkan, gerçekten eğlenmek isteyen kitle gelir. Kesin çizgilerimiz de vardır, meselâ masaya oturan müşteri kuruyemişin içinden bir tane bile alsa, kalktığında derhal çöpe dökülür. ABD’deki eğlence yerlerinde yapılan bir araştırma, tuzlu fıstık üzerinde tam 67 adet idrar artığı olabileceğini gösterdi.

- Peki konukların, müşteri profili nasıl?
3-4 yıldır gece hayatına küsmüş; belli bir rafine çizgide olanlar ağırlıkta. Çünkü bizim partilerde kimse kimseyi rahatsız etmez. Travesti de gelir, eşcinsel de. Ayrım yapmayız. Kimsenin özgürlüğü başka birinin özgürlüğüne dokunmadığı sürece mesele yok. Yeter ki temiz, bakımlı olsun kokmasın.

- Ünlülerden gelen var mı?
Çok.

- Mesela kim?
Söylemem.


ŞEHRAZAT’A TAPARIM
- Neden; mankenler falan mı?

Ben mankenleri, oyuncu ve şarkıcıları ünlü olarak görmüyorum zaten. Bana kültür ve nezaket katan insanları takip ederim. Mesela Şehrazat Söylemezoğlu’na adeta taparım.

- Alkol var, para var. Kadınlar, erkekler hatta eşcinsel ve travestiler bile var. Nasıl kavga çıkmıyor bu partilerde? 
Tek bir güvenlik görevlimiz var kapıda. O da hep Twitter başında zaten. Bazen karakoldan bile gelip soruyorlar; “Neden olay çıkmıyor bu kulüpte?” diye. Amerika’yı baştan keşfetmenin gereği yok. Personeli dikkatli seçiyorum. İçki markalarından servis şekillerine hatta duruşuna dek her yönüyle eğitiyoruz arkadaşlarımızı. Hepsine, kadın müşterilere karşı, “Hepimiz geyiz” dedirtiyorum. Ama müşteri geyse “Hepimiz heteroseksüeliz” diyorlar. Misafirimizle aramızdaki mesafeyi koruruz böylece. Sektörde olamayan bir dürüstlüğü ilke edindik.

- Bunun devamı ne olacak? 
İnsanlar hep bu işlerin parayla yapıldığını zannediyor, aslında öyle değil.

- Bizde her şey zor. Çözüm yoksa kolay çözüm bulabilen biri misin?
Dünyada ne iş yaparsanız yapın aslında her şey satış ve pazarlama. Sahip olduğunuz bilgi, görgü, servis ya da üretimi doğru pazarlamaz ve satamazsanız her şey boş. İnsanlar kişisel markalarıyla bütünleştirerek bunu sağlıyor. Yani bir işi ya ilk siz yapacaksınız ya da en iyi siz yapacaksınız. Seneye belki yazlık bir yerle devam edebiliriz ama artık bana gelen insanlar yatırımcı ve para koymama gerek yok. Türkiye’de büyük organizasyon yapılamıyor. ‘Sensation White’ diye bir şey yaptılar, sonuçlarını gördük zaten.

DAMSIZ ALMIYORUM
- Hiç sorma sahibesini de Amsterdam’dan tanıdığımdan, özel davetliydim ama ne berbatlıklar gördüm. 10 dakikada terk ettim orayı. Tam bir rezillikti. Neden olamıyor?

Sonunda diyeceksiniz ki “Damsız almıyorum”. Bize iki erkek, bir kadın gelenin bile şansı zor.

- Ama Batı’da tek kadın da almazlar.
Tabii. Yunanistan’da çok kadının tacizine uğradım. Kusursuz bir cinsel ilişkide kadının aldığı zevk, erkeğin 6,3 katı. Bizim gibi kadının cinsel mit olduğu yerlerde şöyle bir durum var: Ben bir kadını alacağım, dışarı çıkaracağım, para harcayacağım, sonra yatağa gideceğiz ve tüm performans bende olacak. Aslında kadının erkeğe ihtiyacı var, erkeğin kadına değil. Erotik mağazalarda en çok vibratör satılır. Cinsellik benim partilerim için etken değil ama hayatın içinde. Hele de İstanbul’da. Birçok yerde; 5 yıldızlı otellerde bile eskortlar çalıştırılabiliyor. Bazı mekânlar ücretsiz kadın sağlıyor. O kadınların olduğu yerlerde erkekler de içeri alınıyor ve bir kalabalık sağlanıyor. Sonra, dışarıdan müşteri kabul ediliyor. İşte sorun burada başlıyor. Oradaki tek erkek, her kadını yalnız; her tek kadın da her erkeği yalnız zannedince gereksiz temaslar oluşabiliyor.

- Peki, kadınlar mı daha çok sarhoş oluyor, erkekler mi?
Kadınlar tabii ki.

- Aralarındaki fark ne?
Kadınlar daha zor. Kendilerini toplamaları zor oluyor ve diğer kadınlar yardımcı olmuyor, tüm sorumluluk erkeklere kalıyor.

- Bir tarafta Bebek’teki kadın, diğer tarafta Beşiktaş’ta 1 Mayıs’ta olan kadın. 
Bebek’teki kadın Beşiktaş’takinden habersiz. Dünyası daha renkli görünüyor ama aslında koyu. İşsiz, sabah spor, sonra alışveriş derken; restoran, gece kulübü diye yaşayan kadınlar... O kadınlar geçmişlerini terk edemeyecek. Kadınlar erkeklerin geleceklerini, erkekler kadınların geçmişlerini satın alır…
Yan masada yemekte olan, ünlü sosyetik beyin bizi nasıl dikkatle dinlediğinin farkına vardığımızda lâfı hemen toparlıyoruz. Hesabı ödeyip canlı yayına ulaşmak üzerine bir kez daha kentin trafiğine dalıyorum.

30 Nisan 2013 Salı

CANLI HAYVAN KARGOSU!



Eşit yaşam hakkına ne oldu?


Angutların hayaları alınmış angusları nasıl yolculuk eder bilmem, ama evcil hayvan sahipleri bu konuda artık çok dertliler.
Gün geçmiyor ki belediyelerin zehirlediği toplu katliamlar önümüze serilmesin.
Gün geçmiyor ki hayvanlara tecavüz haberleri kesilmesin.
Mesela toplu taşımada serbest olmasına rağmen, metro bile keyfe keder almaz evcil hayvanlarmızı. Taksiler de de böyledir, vapurlarda da.
Bir çocuklu aileyi otobüsten indirdiklerini bile biliriz, gece yarısı şehirler arası yollarda.

Gözleri görmeyen vatandaşın yardımcı köpeğinin bile sokulmadığını Taksim'de gözümle gördüğümü unutmam mümkün değil, bu olay hatta olay geçen hafta.
Yıllar önce haberlerde Amerika'dan eğitiminden dönen bir genç kız görmüştüm.
THY bagaj bandından kafeste gelen donmuş ölü dostu başında can hıraş çığlıklar ile yanıyordu.
Yine bu hafta Bodrum'dan istanbul'a verilmek üzere kargoya konan küçücük bir terrier ölü olarak çıktı ve sosyal paylaşımdan şirket, özür dileyen ve araştırılacağını söyleyen metinler yazıverdi. Oldu bitti bir can daha gitti.
Aslında kabin içinde nedense 1'den fazla kedi de taşımak yasaktır ve mutlaka kafesinde olmalıdır. Kuş zaten yasaktır. Ancak köpek meselesinde böyle bir kısıtlama da yoktur. Sadece 5 kiloyu geçmemesi ve kafeste olması yeterlidir.
Ve her taşınan canlı hayvan mutlaka bilete tabidir ve para tahsil edilir.
Aşı kağıdı ise zaten elzemdir.
Şartlar yerine geldiğinde hemen bilet kesilir ve para tahsil edilir. Üstelik uçak kapısında tüm belgeler incelenir ama sigorta ve garanti nedense verilmez!
Üstelik THY yeni ortak şirketi TGS ile bunu sağlar. Böylece sorumluluk ortadan kalkar.
Ölümlerin çoğu, canlı hayvan olduğunun manifestoda yer almamasından dolayı, bilgi eksikliği nedeni ile kargo ısı ayarları olmayışından kaynaklanır.
ANCAK;
Her canlı eşit yaşam hakkına sahiptir.
Yeryüzünde yaşayanlar onlara saygı göstermedikçe, gökten rahmet yerine ancak şer bekleyebilirler.
Doğanın bio çeşitlilik açısından en zengin ciğerleri olan bataklık ve sulak alanların kurutulduğu, rant uğruna sahillerin doldurulduğu, kuş cennetlerinin zehir ve pislik dolduruluduğu, ddt ile tüm haşarenin silindiği, hayvan yasası ile neredeyse elektirğe dönsün diye hepsinin toplanarak yakılmasının gündeme geldiği, denizlerin trollendiği, genetik mutasyonlu tavukların yetiştirildiği hatta otlak ve meraların bile talan edildiği günlerdeyiz.
Aslında homosapiens denen memeli bir hayvan olduğumuzu unuttuğumuz ve tüm canlılara eziyet ettiğimiz yerdeyiz, bu nedenle
cenneti cehenneme çeviren zihniyetin esiriyiz...

28 Nisan 2013 Pazar

PR’cının ‘kara listesi’ kabarık


Barbaros Şansal bu hafta, tecrübeli halkla ilişkiler yani PR uzmanı Ayşe Azizoğlu ile konuştu. Azizoğlu, davetlerde başkasının yerine oturanlardan, davetiyesiz içeri sızanlardan ve mesleğini ‘zengin erkek’ bulmak için tercih eden genç kızlardan şikâyetçi!
BARBAROS ŞANSAL
barbarossansal57@hotmail.com
Fotoğraf: UYGAR TAYLAN
Ayşe Azizoğlu, 1949’da Ankara’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğar. Ayşe Abla İlkokulu’ndan sonra Ankara Koleji’ni iftiharla tamamlar. Daha sonra babası Reşat Azizoğlu’nun da desteğiyle basın yayın okuluna devam eder. Hayat ve Ses mecmualarında röportajlar yaparak iş hayatına başlar. Ay’a giden ilk astronotlarla röportaj yapınca tüm dikkatleri üzerinde toplar. Sağlık Bakanı olan amcası Yusuf Azizoğlu’nun da yardımıyla yaptığı Meclis röportajları kariyerini perçinler. Mete Akyol ile Milliyet Ankara Bürosu’nda çalışır. Akyol ile Türkiye’nin ilk radyo ve televizyon ilavesini çıkarırlar. 70’lerde evlenir; kariyer de yapar çocuk da. Evliliğin kendine göre olmadığını anlayınca boşanarak, İstanbul’a yerleşir. Yıl 1974; Azizoğlu, Abdi İpekçi’nin yanında İstanbul’da çalışmaktadır. İpekçi, onu, ‘iyi bir halkla ilişkiler uzmanı olabileceğini’ belirterek Koç Holding’e yönlendirir. Alaaddin Aslen ile 3 yıl çalıştıktan sonra Retro ve Rota reklam firmalarında iyice uzmanlaşır. Daha sonra kendi şirketini kurarak kurumsal ve etkinlik iletişiminde hatırı sayılır bir yer edinir.
Böylesi bir başarı hikâyesi atlanamazdı; aradım; ofisinde buluştuk. İkimiz de rejimde olduğumuzdan bitki çaylarımızı demleyip sizin için sohbete koyuluverdik. 
- Türkiye’nin elit insanlarının içinde yaşıyor ve onların etkinliklerini düzenliyorsun. Bu insanların altına en lüks aracı yollasan davete gitmezler nasıl oluyor da adeta koşarak gelmelerini sağlıyorsun? 
Zor bir iş aslında ama davet ettiğim insanlar aynı zamanda dostlarım. Bu insanların hepsiyle zaten aynı hayatı yaşıyoruz. Birbirimizin bayram, doğum günü, düğün, cenaze gibi önemli günlerini de ihmal etmeyiz. Sadece bu şekilde görüştüklerim 250 kişi kadar. Bu hem ailemin konumu, hem şahsımla ilgili sanırım.
EN İYİ YER, BAKAN YANI
- Diyelim ki bir davet hazırladın ama bu ‘ağır toplar’ın nereye oturacağı da çok önemli… Bu dengeyi kurmayı nasıl başarıyorsun? 
Risk her zaman var tabii ki. Ama benim için her davetli önemlidir. Bu yüzden eskiden geceleri uyku tutmazdı. Hatta bir zamanlar ilaç bile kullandım. Perişan olunca doktorum beni bitki çaylarına yönlendirdi. Bu sefer de markette ne papatya kaldı, ne ıhlamur. Kimi zaman LCV (Lütfen Cevap Verin) yaptırmadan gelen de olur, davetsiz gelen de. Yemeklerde o kadar önemli değil, neticede masanın her yeri güzel ama tiyatro düzeni olunca, işin rengi değişir. Varsa ‘bakan yanı’, en iyi yerdir.
- Beni de bir kere oraya oturtmuştun… 
Evet, o gece sen de geç kalmıştın! Üstelik senin yerine son dakika Sema Çelebi oturmuştu ve çok sinirlenmiştim. Dostlarımı protokole almaya özen gösteririm. Mart ayında, Cemal Reşit Rey’deki Kültür Bakanı Çelik himayelerinde yapılan gecede yaşamıştık o olayı. Artık şöyle bir çözüm bulduk; o kaosu önlemek için, koltuk başlarına güvenlik koyduruyoruz ki başkası oturmasın. Maalesef böyle olayları burada çok yaşıyoruz ama yurtdışında olmuyor öyle şeyler.
İKİ GAZETECİ TANIMAKLA OLMAZ
- Moda meslekler var şimdi; halkla ilişkiler de çok revaçta...  
Sorma herkes ama herkes bu işi yapar oldu. 2 liraya yapan var; bu sefer firmalar, “Sen neden 3 lirasın?” diyor. Ben de “Ona gidin o zaman” diyorum. İstanbul’daki hemen hemen bütün büyük firmaların patronları ya arkadaşım ya da şirketleriyle çalışıyorum. Hatta bazıları gelip, “Ayşe, biz şu şirketle çalıştık ama sonuç alamadık. Ne olur al şu işi kotar” diyorlar. Birkaç kez denedim ama kotarılmıyor. Sorunlu başlamış iş, sorunlu oluyor; o yüzden onlara ‘hayır’ımız hazır. Karşı taraftan bir bedel alıyorsam ona da kazandırmak zorundayım. Halkla ilişkiler düğün dernek demek değil ki. Kurumsallaşmak çok önemli. İki gazeteci tanımakla bu iş yapılmaz. Türkiye’de saygı duyduğum 4-5 büyük firma var ve toplasan 20 kişi lideriz. Ama bazı firmalar var ki, hem çalıştıklarından gizli başka firmalarla görüşüp sözde parlak fikirlerini bizlere empoze eder ya da bizim bilgimiz dışında kendilerince başka yöntemler de uygulamaya kalkarlar ki bu en olumsuz sonuçların doğmasına sebep olur. Sonra hatalarını bize yüklemeye çalışırlar.


- Elbiseyi diktirip, 10 kilo alıp, “Bu bana dar geldi” demek gibi mi? 
Aynen bu sana da çok oluyordur. Ya paranı ödememeye kalkar bahane bulur ya da her yerini yama yapar.
Durmadan çekmeceden çıkan çikolatalara isyan edip, “Artık yeter” diyorum. “Ye bunlar bitter, kilo yapmaz” diyor. Ama tatsız bitki çayını da elinden düşürmüyor. Leopar koltuk ve gazete kupürleri her yerde yaşanmışlığın ve başarının izlerini taşıyor. Sarı iç açan duvarlarda büyük aileden gelen nice anılar asılmış. Hatta mor bir binlik de bereket sembolü olarak duvarda. Haftalık bir derginin son sayısını elime verip, “Bak hani yasaklıydın, oraya da yazdılar adını. En son geldiğin davetten. İşte bu halkla ilişkilerin belgesi” diyor ve aklıma hemen ‘kara liste’ denen kavram geliyor. 
‘KARA LİSTE’ KABARIK
- ‘Kara liste’ yapıyor musun? Şayet yapıyorsan, hangi kriterlere göre?
Yapıyorum. Parayı er geç öder, onu sorun yapmam ama arkamdan iş çevirenler, fikir çalanlar o listeye girer. Eskiden görüştüğüm şirketlere inanıyordum; liste ve eylem planı veriyordum. Bir bakıyordum ki benim projemi gitmiş bilmem kime vermiş. Artık kendime göre taktikler geliştirdim; işimi koruyorum.
- Peki, davetliler için ‘kara liste’ var mı? 
Var. Davetlide kara liste daha çok oluyor tabii ki. Geçen gün Füsun Hattat’ı gördüm. Çok da sevdiğim dostlarımdandırlar. “Ayşe Abla, bugünlerde senden davetiye gelmiyor” dedi. Ben de “Göndermiyorum şekerim” dedim. “Niçin?” diye sorunca, “Ben boş yere kurye parası veriyorum. Lütfedip ‘katılamıyorum’ diye cevap bile vermiyorsun” dedim. Ama yine de davetiyesini yolluyorum. Bende dostlara kara liste olmaz. Bazen de listedeki birtakım insanların yanlış oldukları zamanla tespit edilebiliniyor. Gerek ahlaki, gerek ticari kriterlerinde sabıka varsa onlar direkt kara listede zaten.
- Peki ya davetli olmayanlar, ‘otel faresi’ denenler? Nasıl tespit ediyorsun? 
Çok başıma geldi. Biriyle karakolluk bile oldum. Nişantaşı’nda bir mücevher mağazası tanıtımıydı. İçeride süfli bir kadın yiyor, içiyor; kimse de tanımıyor. Hemen güvenliği çağırıp dışarı davet etmesini söyledim ama dinlemedi. Gittim, davetiyesini sordum; kadın avaz avaz bağırmaya başladı. İnat etti, gitmedi. Ben de polis çağırmak zorunda kaldım. Davet devam etti, ben karakola ifadeye gittim. Toplantı tiyatro düzenindeyse isim yazan kâğıtları kaldırıp oturmaya kalkanlar var. Senin defilende de benim başıma geldi aynısı. Ama çok edepsizse… Rezillik çıkmasın diye sineye çekiyoruz. Senin geç geldiğin gece önce Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik’i karşıladık; sonra kapıda durmaya devam ettim. Çünkü Güler Yiğit gibi bazı önemli misafirlerin güvenlik kartları yoktu. Üç kadın geldiler. Hal ve tavırlarından şüphelendim davetiye sordurttum. Aman ne küfürler ettiler! Allah’tan protokol korumaları vardı da olay büyümeden engellendi.
- Tüm bunlardan sonra bu mesleği gençlere tavsiye eder misin? 
Etmiyorum. Erkekler daha azimli, ümidim var. Ama kadınlar bir garip. Onlar bu sektörü, giyinip süslenecekleri, birçok erkek tanıyacakları ve davetlerde, flaşlar altında renkli bir hayat yaşayacakları bir yer olarak görüyorlar. Bu işin bu şartlarda yapılması çok zor. 30 yıl öncesine nazaran kurumsal kimliğin ve iletişimin değeri anlaşıldı. Ama geç kalındı. Eleman yetişmedi. 17 milyonluk İstanbul’da tüm yük o bahsettiğim 20 kişinin üzerinde. Bu yüzden artık yabancı yatırımcılar, kendi firmalarını kullanır oldu. Amma velâkin gerçekten bu mesleği yapacak olanlara lafım; sinir sistemleri el veriyorsa buyursunlar, yapsınlar. Ama özellikle kadınlar “Çocuk da yaparım kariyer de” diyorlarsa ya üç çocuk yapıp evde otursunlar ya da bakabileceği kadar çocuk yapıp iş hayatında var olsunlar. Çünkü bu iş, hayatınızdan fedakârlık yapmanızı gerektiriyor.
Biraz dedikodu yapıp sosyeteyi çekiştiriyoruz. O dişçisindeki randevuya yetişmek için hazırlanırken, aceleyle fincanları kaldırıyoruz. Nişantaşı’ndaki apartmandan sokağa çıktığımda güneşli ve güzel bir hava karşılıyor bizi; yanağıma bir öpücük konduruyor. Ama Ayşe’nin kondurduğu son öpücüğün lezzetiyle asla boy ölçüşemiyor…

23 Nisan 2013 Salı

ASIN ÖMER HAYYAM'I



İyi okuyun yazıyı...


Asın Ömer Hayyamı,
"Vurun Kahpe"ye filmini ana haberlere yayın,
Hatta Nasreddin Hoca'ya müebbet,
Bölücüye de evci olsun diye muhabbet yazın.
Vurun prangaya Ziya Gökalp'i,
İsterseniz Kara Fatma'ya kelepçe de takın.
Olmazsa Mevlana'ya Yılmaz Erdoğan,
Köroğlu'na Kadir İnanır banın.
Yıkın ucube heykellerini Aksoy'un,
Muammer Aksoy'un da mezarını yıkın.
Kimine rant kimine tank satın,
Oldu olacak içine tükürüp baleyi de kaldırın.
Atın Fazıl Say'ı hapise,
NÇ davasında adalet sarayının tacını da takın,
zaman aşımı olsun Roche ilaca,
Hatta tiyatroda bol bol torpilli sakız patlatın.
Beyaz oynasın opera reklamında.
Emek, sermayenin enkazında kalsın.
"Yetmez ama evet" diyenlere değil,
Bunu erdem gibi yöneltenlere lafım.
Yazın ağırlaştırılmış 30 yıl daha.
İkna mangalarınızı da artık mandalara salın.
5 yıldızlı otellere "barış" diye bağırırken,
Ankara 5 yıldızlarında düğün dernek hep yaşayın
Kaldırın Türkçeyi falan,
Ombdusmandan feyz alın.
Akil, sakil arası iken ekonomiye derviş.
Adil bakir ve nadire mutlaka yarınlarda muhtaç kalın.
Ne gerek var bayrağa.
Yerine rengarenk paçavralar asın.
Olmadı ise meclis lokantası 1 liraya 550 vekile
tavacı, kaburgacı, kebapçı arasında,
En iyi masadan bir de rezervasyon yapın.
Kurutun bataklıkları,
Meraları ormanları talan edin doğrayın,
Ne dağ kalsın ne ırmak,
Kuş göç yollarında da haavaalanı kazın.
Ağlatın çaresiz kanserlileri ekranlarda,
Hatta randevuyu ölüm oruçları için alın,
Eğitim, sağlık ve güvenlik satılmış
Siz hala haram banka faizi ile yaşayın.
Tıkın içeri sendikaları,
Mühürleyin, meslek odalarını da basın.
Meslek örgütleri de kalmasın.
Yerine iktisadi sivil toplum şirketleri hazılayın.
Yazın şimdi bana idamı,
Siz sadece ipekli haçlı kravatı takın.
Cübbeyle takke arasında sıkışmışken,
Kefen bezi olmuş polyester, bari rulo halinde diploma satın.
İyi okuyun son mısrayı,
Altında değil artık dev aynası, aymaz suratınızda iyi bakın.
Cesedim toprakta çürümeyecek demem asla.
Gün gelirde vebalimi boynunuzda hissederseniz,
Çürümüş zihninizde korkularınıza ölümsüzlük bassın da yaşamaya başlayın...

2 Nisan 2013 Salı

BİR TAKSİCİ BABA



Ve onun isyanı...


Bir taksici baba, gecenin geç saati tek başına arabasında,
Hemen caddenin yanında bekleyen sarı renkli taksi plakasında.
Ön koltuğa atıyorum kendimi Bağdat Caddesi'nden Taksim yönüne gitmek üzere, göz ucuyla baktığımda bitkin bey neredeyse tükenmek üzere...
Önce zigzag çizerek bir zibidi spor 4 çeker geçiyor yanımızdan,
Sonra homurtularıyla asfalta yapışmış bir de janjanlı kaşla göz arasından...
İster istemez laf lafı açıyor,
Pandoranın kutusu cehennemin kapısını vuruyor.
59 doğumlu ve bitkin,
Aynı yaşlarda olmamıza rağmen kendinden geçkin,
"Akıllı adam genç kalıyor beyefendi sizin gibi" diyor bana.
Bir size bakın bir de benim kör talihime mutlaka...
O arada akaryakıt istasyonuna giriyor,
70 lira benzin alınca 1 lira eksikse benzinci ona "Anahtar yok" diyor.
Her gece 115 lira patrona vermezse de, bırak bu işi yoksa sana araba yok deniyor.
Niğdeli aslında ama gözleri manasızlıkla dolu ve kilitlenmiş dikkatle yollara.
Konya Selçuk Üniversitesi
Matematik bölümünde kızı, hem de okurmuş adeta güzeller güzeli...
Ama bir sorun var belli ki; çünkü
175 lira yurt ve kitap ücreti ile 330 lira sabaha kadar bulunması gerekli.
Durakta da yok ki para.
"Olsa benim cebimdeki kadar olurdu" diyor onlarda da.
"50 lira çıkmıyor kimseden beyefendi" diyor.
Vites değiştirip köprüye doğru yönleniyor.
Henüz bırakmış bir yolcu.
17'lik genç Maslak'taki barda almış soluğu.
Yanında bir de genç kız mini etekli ama epey açıkta omuzu.
İki cep de döviz balya balya
Farkına varırlarsa gırtlağı kesilecekmiş kapkaççılarla mutlaka.
İlk kez bu kadar parayı görmüş bir arada hayatında.
Kanımı mı satayım 50 liraya?
Bu ülkede,
1 milyon hırsız kaymağı,
5 milyon yalancı şahid yoğurdu,
20 milyon ise suyunu içip duruyor.
50 milyon ise tencere kazır karnı açtır doymuyor.
Haklıdır yukardakiler 50 lira evlatlarına lazım değil ki bilsinler,
Onların çocuklarında özel araç, fabrika, gemi
Ama bu halk İran'a Suriye'ye Irak'a benzemez aniden alır azıya gemi...
Ben de vururum açsam diyor.
Yarısı gider yarısı kalır diye sanki hesaplıyor.
Varıyoruz Taksim'e kafam karışık.
Cüzdanımda sadece var 45 lira, zaten tutarı 35 liraya alıştık.
Olduğu gibi uzatıyorum elimdekini
Gözlerimin içinde gözleri.
Yanlış anladınız beyefendi
Sizden sadaka istmedim ki...
Gerekise uyumam çalışırım tüm gece,
Sabah 11'e dek havaleye vakit var neticede.
Okumadık bu oldu bak.
Onlar okuyup adam olup bu vatanı kurtaracak.
Keşke okumakla adam olunsaydı.
Her şey bir yana halkım böylesine soyulmasaydı..

26 Mart 2013 Salı

KİRLİ GÖRÜŞ



Yeni dünya düzeni


Sabahın altı sularındayız,
Orta Avrupa'nın doğu zengini, Almanca konuşulan ükesinin büyük şehrinin havaalanındayız. Güneş henüz, tarihte geri püskürtülmüş Türk siperlerinin ardından yükselmekte, hava eksi 5 dereceyi göstermekte, çok yoğun güvenlik önlemlerinden geçip bekleme salonuna ulaşıyoruz, 10-15 yolcu sessizce uçağa biniş çağrısını bekliyoruz...
Birden bire bir gürültü, bir uğultu ve bir hareketlilik geliyor dış bankodan,
Çok geçmeden üçlü beşli gruplar kavga dövüş geçiyor elektronik manyetik kapıdan.
Ama o da ne?
Havlu ehrama girmiş, altlarında lüks spor ayakkabılar ama Amerikan traşı saçlar içinde delikanlılar. Aralarında bir de deri paltolu, altı entarili orta yaşlı bir adam var. 
Hemen yanımıza ilişiyorlar ve zikir fikir arası bir muhabbete koyuluyorlar.
Ardı arkası kesilmiyor gelen güruhun.
Adeta erkek ordusu dolduruyor, sanki devir serveti finun ...
Derken siyah abayalı, çarşaflı kadınlar görünüyor peşi sıra.
Ama üstlerinde filizi yeşil bir de şal örtü kılığında,
Çin malı polyester reklamlı lacivert yeşil çanta da cabası.
Hele de aralarında ağzı emzikli, takkeli ve başörtülü çocuklar da cabası.
Sonradan anlıyoruz organize umre seyahati olduğunu,
Kalkış saati geldiği halde karmaşadan pek bulamıyoruz uçağa biniş yolumuzu.
Çar naçar geçiliyor kapıdan, 15-20 yolcuyuz belli ki farklı kalan her açıdan.
Yanıma yanaşan, 20 yıl sonra memlekete kesin dönüş yapan orta yaşlı bir kadın fısıldıyor kulağıma, "Evladım, şu hale bunların hepsi Türk burada doğmuş büyümüş, hatta oysa bak burası zengin Orta Avrupa.
Ayak üstü anlatıyor 400 bin Türk yaşadığını, ama hapisteki gençlerin toplam oranının hep türklerde yüksek kaldığını. İstatiskik; adam yaralama cinayet terör hırsızlık biraz da tecavüz ve ve vergiden yalan beyan aşırmalık...
Sessizce yerleşiyoruz kör sabahın nezninde yerimize,
Uçağa binen güruhda saygı hak getire.
Herkes kafasına göre bir yerlere oturuken densizce sırıtıyor gelen yolculara, kendine yer bul ahkamı sallıyor suratında ablak bir kahkahayla. Kabin memuruna hey abla baksana, bayan yanı yokmu allah aşkına?
Acil çıkış gerisine baktığımda anlıyorum milletimin halini.
Dünyaya hükmettiğini sanan aç tavuk buğday ambarında misali.
Bölünmüşlük ilkellik hatta rezillik her yerde, hiç üzülme bugünleri görmekde varmış kaderde.
Hız alıp havalanıyoruz nihayet, yarım saat rotar olmuyor ki sebebi cinayet.
Tam arkamda 3 genç, yarım Almanca yarım Türkçe damaklı.
İki sözün birinde keşke İstanbul'a insek, layla da güzel karılar var saklı.
Koltuğa tekme, şarkı söyleme ve ilahe okuma değil ki yasaklı.
Kahvaltı servisine yoksa domuz eti mi var sorusu da katılmalı.
Ufak bir trübülansda cüz cüz ayetler okunuyor.
Düz uçuşta argo, seks, dalga geçme gırla gidiyor.
Neyse ki iniyoruz İstanbul'a.
Yolcular ayrışıyor kalabalık koridorda.
Bir yanda rengarenk insanlar yan yana.
Diğer yanda kadın arkada erkekler önde lastik terlikle transit yolunda kirli sakallı adamlarla.
Kimimiz hayatın aydın yüzüne.
Kimimiz karanlığın temah eden paralı büyüsüne.
Adı olmuş kirli görüş baylar bayanlar üzülmeyin yeni dünya düzenine.

19 Mart 2013 Salı

HENÜZ 13 YAŞINDAYDI



Sigortasız çocuk işçi


Henüz 13 yaşındaydı, 
Adını bile bilmediğimiz o, Adana’da yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı, 
Lüks araçlardaydı oysa Antep’te, Kayseri’de Rize’de hatta Konya’daki imtiyazlı yaşıtları.
Ankara’da ise belediye, dünyada ilk sokakta çalışan çocuklar için karate judo kursu bile açmıştı...
Bir de başkan sosyal paylaşımdan resimli ötük yapmıştı. 
O Çukurova'nın bahtsız bir hikayesinin sadece kahpece yansımasıydı...
Sabahları okula gider, öğleden sonra çıraklık ederdi, görmemişti daha hayatı. 
Pozantı cezaevinde ise tecavüze uğrardı belki de başkalarının çocukları.
Derken birden sarsıldı internetin sayfaları.
Haftada 100 liraya sigortasız çocuk işçi.
Başını kendi elleriyle çalıştırdığı dev prese kaptırmıştı...
Sıradan bir başka haber oldu o, o gece televizyonlarda. 
Sabah çoktan magazin kavgası devam ediyordu oysa ana kanallarda.
Kıvanç’a yumurta geldi, Yoncimik ne giydi, Ömür Gedik nasıl bacak sergiledi...
Başı sıkışmış prese ölmüştü oracıkta, kimsenin tanımadığı bir başka vatan ferdi.
Çocuk pornosunda dünya ikincisi. 
Çocuk gelinlerde dünya ikincisi. 
Hayvana tecavüzde dünya ikincisi, 
Kadına şiddette ise yüzde bin 400 artışla dünya birincisi. 
Ordu komutanları Silivri’de, Hadımköy’de Hasdal’da Maltepe’de kilitli. 
1000 gazeteci tutuklu ve F tipli. 
Oysa veliahd prens o gün gemiciğini ikiledi 
Gelin görümce ise çakar ışıklı özel araçla güvenlik şeridinden kendilerine kuaför getirtti. 
800 lira büyük para. 
Çingene çalıp, Kürt oynamakta. 
Halka takla attıranlar sırıta sırıta dolanmakta.
Atanamayan öğretmenler, 
Kopya skandalları, 
Tutuklu hasta yakınları,
2B yasaları, 
Hatta medya yasakları,
Sanki kanıksatılmakta, 
Yiyin beyler ve zevceleri yiyin.
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin. 
O kadar yiyin ki, makadınız tıkansın da hepsini ağzınızda geveleyin. 
Bu ülkeyi kurtarırsa kadınlar kurtaracak.
Süt bankası haram, akraba evliliğe devam diyenler, 
Sizlere hala haram kan ve haram sperm satacak. 
Enflasyon düştü faiz fırladı. 
Bankalara kıyaklar şahlandı. 
Mutfakta değil ki yangın. 
Aslında yemek programları yaygın. 
Ara bul koca kanal kanal. 
Ne giysen de neye yarar, 
Futbolda çoktan bile tüp patladı. 
Yetenek bile gemi azıya aldı. 
Saldırsınlar şimdi de yeşile dereye tepeye ve denize. 
Satılığa çıkıyor yakında ecdat mezarlıkları bile... 
Ağızlarda sakız olmuş Sezen Aksu'dan Ünzile. 
Bir de bunlara inanırsan gelirsin bak gafile... 
Sakın böyle gelmiş böyle gitmez deme. 
Gün gelir, veballerin mezarları bile çiğnenir hem de ezile ezile...
Henüz 13 yaşındaydı, başını prese sıkıştırıp oracıkta can verdiğinde.