Bu sayfada yer alan tüm yazı, resim ve buna benzer içeriğin tüm hakları Barbaros Sansal'a aittir. Izinsiz kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

8 Mayıs 2012 Salı

14 Şubat 2012 Salı

BAKMA GÖR

Duyma anla...
Sabahın bir vakti elimde gazete, bu nasıl aileye takiye?

Lüks ve rahat bir koltukta baba modeli…

Elinde çarşaf çarşaf gazete, kim bilir neyin neferi?

Suriye sınırından çakma gökdelenli,

Bir de meydanda oturmuş kravatsız gömlekli.

Etrafında iş dünyası koşarken,

Önünde yaşlı, umutsuz bir bacı sersefil ve esefli.

Hüzünleri bilin!!!

Birdenbire etraf ekranda değişiverdi.

Düğün halayı, elde kırmızı mendil eğlenmeli.

Lira altınlar göğüsleri çil çil süslemeli.

Bugün eğlenceyi görmeniz lazım dendi

Oysa, değişen sadece ekrandaki hikâyeydi.

Mutlulukları görün!!!

Derken aniden kargaşalar dolu savaş çıkıverdi.

Toz duman yaralı adeta Ortadoğu misali.

Rahat koltuk, elde gazete bunu keriz bile yer mi?

Yoksa koltuktan savaş idare edenler lider mi?

İşte burada yeni bir sahne daha ekrana gelmekteydi.

Savaşları bilin!!!

Küçücük bir kız çocuğu gülümsedi.

Erkek çocuk nedense o zihniyete katmerli,

Zaten ana bacı yok ortada, yeter değil mi?

Koşup baba kucağına atlayıp, omzundaki kiri silkeleyiverdi.

Yemek masasına doğru ağır çekim ilerlendi…

Ailenize sunun!!!

Sokaklara naylon afişle ahlak satılsaydı, çekirdek aile tam kadro yaşardı… Şafak, alacakaranlık kılığını almazdı…

Oturduğun koltuktan, elindeki kağıttan anlamazsın hayatı.

Hele de gerçekse kağıdı, ithal mürekkebi Amerika’ndan pantone olmuşsa bakkal pazarı…

Okuyup yazma tablet tablet,

2 draje alınca geçmez her illet.

Şırıngadan gelirmiş inayet.

Merhem olur mu yaraya fitilden ibaret.

Şurup olsa bile içilmez bu yalancı meret.

Bakma gör,

Duyma anla.

Yeme lezzet al.

Dokunma sev.

Koklama, nefret yoksa görsel işitsel bir gerçek sanacaksın, o içinde filizlenirken asıl adı nefret.

KORUMAK DEĞİL

Korunmak önemli
İnsanlar doğarken adlarını, ailelerini, cinsiyetlerini hatta dil ve dinlerini seçemiyor ve ömür boyu bunu değiştirmek için mücadele etmeleri gerekiyor.

Üstelik kültür de devreye girince kültür mantarı husule gelip üstüne basılıverilebiliyor...

Her birey, evlat yetiştirirken dilini, dinini, kültürünü gelecek nesillere bildiği şekilde aktarıp, belki de ölümsüzlük denen saçmalığa bilmeden hizmet ederken aslında nasıl da affedilmez yanlışlar yapabiliyor...

Örnekleyelim:
Türkiye Cumhuriyeti, doğarken vatandaşlarına iki ayrı renkte nüfus kağıdı vererek ayrımı başlatan tek ülke... Homofobi ve transfobinin at koşturduğu ülkelerin de önlerinde bir yerde. Ancak cinsiyet değiştirmenin de anayasal bir hak olduğu bir ülke. Yani seç -beğen -al pazarı bir şekilde... Bu yüzden 12 yaşındaki kız çocuğu satılırken senet sepet ile, bir de bakarız ki devletin ve medyanın bulamadığı aile Müge Anlı mahkemesinde...

Yine Türkiye ideolojik ve ahlaki değerleri kanunlar ile korumaya çalışan bir başka ülke (genel ahlak kimin ahlakı o da ayrı bir mesele). Bebek parkında, sırtında Allah dövmesi var diye öldürülen barmeniyle, ya da Atatürk’e hakaretin başbakana hakaretten daha az ceza aldığı mahkemeleriyle...

Ayetle felaketin, ihanetle sefaletin, cehaletle hıyanetin gaflet ve dalalet içinde yoğrulduğu bir bilmece...

Oysaki zina, çoktan çıktı suç olmaktan bile:
Gidince Nüfus Müdürlüğüne, bir dilekçe ile din hanesi de siliniveriyor sessizce...

Kimi kolejde, kimi imam hatipte ve ardından başlayan üniversite ve meslek yüksek okulu rezilliği ile...
Eğitmiyor öğütüyor artık adeta Bologna yasaları eliyle.

Kültürde ise ayrı bir işkence:
16 devlet kurmuş Türklerde bir tek Selçuklu ve Osmanlı gündemde. O da çakma polyester entarili dizi ve de soğan kubbeli kapıları binalardan büyük lobili çakma mimarisi ile...

Bir yanda Recep İvedikle bir yanda gelecek kaygısı ivedilikle...

Eski manken jigololar verdi bile kendini dine...

Kimi don sütyen, kimi pardösü eşarp ekranları süslüyor.
Nerede bu coğrafyanın asıl kadınları?
Tarladaki yemenisi şalvarı?
Fabrikadaki levyesi ve tornavidası?

Otur 3 çocuk doğur, gelsin üstüne de 3 karı...

Benden söylemesi,
Bu işin sonu olur akıl keşmekeşi.
İşin olmaz ise taze aşın olmaz,
Biat ve inayete cinayet sorulmaz...
Eşin sana yar olmazsa bil ki leş olur
Anlamazsın yarının bile lağım olur ama kokmaz!

SÖZÜN BİTTİĞİ YERDE

İpe serilmez ki un...
Bir yazı...
Bu kez, gemi ağzıma almadan geldi aslı...

Onun bir ceketi var.
Sadece ona mahsus.
O'nun bedeninde,
Modeli ona özel.

Kumaşı ağlayarak girilen,
Kah zorlanılan kah usanılan, azda mutlanılan.
Hayat atölyesinin,
Yaşam tezgahında dokunmuş
Büyük bir emekle.

Atkı, çözgü ipleri insanlıktan,
Yeryüzünden tutam tutam derlediği bilgiyle,
Menevişli rengini, kumaşa kendi vermiş.
Dört bir yanına da zeka pırıltıları serpiştirmiş.
Ustaların Ustası bir usta tarafından
Sevgi makasıyla tek biçilmiş.
Telası tevazudan muhteva
Mevlana'dan, Yunus'tan hisselerle
İnce ince kumaşa işlenmiş.
Astarı hoşgörüden,
Bütün eksikleri ve fazlalıkları gizlenmiş.

Sol tarafa, tam punto cebin üzerine,
Çok güzel bir resim işlenmiş.

Aplikasyon değil, kumaş dokusundan.
Kısrak başı bir harita.
Delici mavi bakışlı bir silüet,
Ve bir ay yıldız dalga dalga .

Yan cepler, düz ipliğe dosdoğru yerleştirilmiş.
Biri anlayıştan,
Biri merhametten.
Çok kullanılmış olsalar da,
Hiçbiri esnememiş.

Hülasa ceket ihtimamla, saygıyla,
Yedi renk iplik ve sanatla
Günbegün elde dikilmiş.
İki ilik, iki de düğme eklenmiş.
Cesaret ütüsüyle de bir güzel ütülenmiş.
Deli fişek duruşu ondan.

Kırışmıyor, kirlenmiyor, ıslanmıyor,
Üşütmüyor ve terletmiyor.
Kurşun ve bıçak geçirmiyor.
Kumaş, yüzde 100 insanlık olunca,
Bütün hamleler sonuçsuz kalıyor.
Onu kötülüklerden koruyor.
Ara sıra birkaç çamur parçası atılsa da,
Silkelenince hepsi düşüyor.

O da ceketini hiç çıkarmıyor.
Biliyor ki; Ona çok yakışıyor.
Çok kişi, "Aynısı bende de var" diyor.

Ama,
Aslı onda!

Ona mahsus,
Onun bedeninde.
Kumaşı, modeli ona özel.
Çok yakışıyor.
O da onu;
Onurla, sabırla, asaletle, başarıyla taşıyor!

FATMA YILMAZ - SAMSUN
SÖZÜN BİTTİĞİ YERDE, İPE SERİLMEZ Kİ UN...

NEYİ SAVUNUYORUZ?

Çok özür dilerim kendimden
Eleştirmeyi unutup gittikçe yermeyi yeğleyen bir topluma dönüşüyoruz.
Yaşanmışlık, bilgi birikimi ve öngürüleri unutup kendimize dev aynasında bakıyoruz.
Oysa ayna karşısında yaşlanan ya da rezil olan tek canlı değil mi o insan?

Vargı ve sangılarımız, algı ve yargılarımızdan uzaklaşınca yangılara dönüşüyor...
Ancak, zaman elde duramayan bir kavram olduğundan sadece yaşamı kaybettirerek akıp gidiveriyor... Üstelik nice değerleri çöp kıvamına getirdiğimizi bile anlayamadan...

Neden mi?
Malumunuz ben bir aktivistim.
Bir liberal, bir radikal, bir de marjinalim üstelik.
Kimilerine göre manyak, kimine göre ahlaksız, kimine göre ise itici. Bazısına göre saçmalayan, bazısına göre çok bilmiş, bazısına göre ise işe yaramaz bir yalaka...
Hatta bazen rol yapan, bazen de tribüne oyanayan bir şaklaban...

Varsın desinler.
Varsın özelimi günah sayıp emeğimi küçümseyenleri benimsesinler. Oysa, İnci surlarda can verirken kimse yoktu yanımızda. Kimse yoktu, evden kaçan genç çocuğu ailesine geri teslim ederken ben o gün istasyonda. Kimseyi ilgilendirmesin kime ne kadar koştuğum. Bilmesinler ormanlarda canlıları beslemeye çoştuğum...

Kime ne verilen burslardan, kurtarılan canlardan ya da sahip çıkılası yaşamlara el uzatmamdan...
Birkaç montajlı ve yanlı magazin programı, belki de birkaç geçmişi malum, ama geleceği ketum orta malı referans olsun bazılarına. Kırsın kalemleri mahkemeler kin kusarak.

Nasılsa ar namus kalmazmış damarda.
Eğer sağduyu yoksa vicdanlarda...

O yüzden özür dilerim kendimden,
Devamında:
Seray'dan, Buse'den
ve Belgin’den...
Devletten, Askerden, Polisten, Örgütten,
Adaletten...

Yanlarında Nihat Erim, Deniz Gezmiş,

Affet beni Nazım Hikmet, Uğur Mumcu,

Bağışlayın lütfen Sn. Fetullah, hatta Sn. Ayetullah...

Görmezden geliverin yanlışımı lütfen
Sn. Erdoğan, Sn. Arınç ve Sn. Üzmez.
Bilirkişisiniz bilirsiniz bir tek Allah cc düşmez.

Belki unutursunuz Sn. Papaz, Sn. İmam ve Sn. Haham...

Sizler kocaman bir toplumsunuz, ben de tek başıma birey.

Beni belki zor anlarlar.
Cahilim pilavım yok ki adı olsun kuskus,
Mezem: Ömer Hayyam, Aşık Veysel, Köroğlu ya da Yunus...

Belki de hor görmek sağlar konsensus.

Ama en çok özür dilerim yine de kendimden.

Ancak, düşmeyecek fitilim de, ateşim de mücadele etmek için ve her kıvılcımla zincir bozacak daha bir kez ta derinden elimden...
Kovsanız da, sövseniz de hatta dövseniz de dövmesiniz kalbimde. Elimde meşale yine de yürüyeceğim tüm sınıf olabilmiş bireyler ve canlılar için en önde...

17 Ocak 2012 Salı

GÖLGELERİN BÖLGESİNDE

Can çekiştirenlere
Sileceklerin sağanak yağmuru engellemekte zorlandığı, ön camın

arkasında uzayıp giden bir garip yoldaydım…

Zar zor algılanan yol çizgileri, ufuk çizgisine doğru her ne

kadar kısalsa da, bana doğru bir o kadar hızla uzuyordu… Aracın

radyosundaki cızırtılar kulağımda ve alacakaranlığın gözlerimi

kamaştıran griliğine, mavilik kahpelik yaparak eşlik ediyordu…

Arka koltuktaki yayıntının edepsizliği de sebepsiz değil.

Konserve hatta poşetlenmiş mamalar, eski battaniyeler, tıbbi

malzemelerle dolu bir karmaşa… Öngörümün önünde, henüz hayali tam

oluşmamış ve de toplumun dışladığı insanların; sokaklarda hayat

ve ekmek arayan travesti ve transseksüellerin yaptırdığı Ankara

Gölbaşı Hayvan barınağı…

Ha ha ha...

Evet işte size eşit yaşam hakları…

Sadece gölgeler değil ki uzayıp giden. Kısalan ve kaybolan

hayatlarda göz önünde… Ha sokak kadınları ve adamları, ha sokak

hayvanları. Ne fark ederdi ki, bu ülkede… Nasılsa artık sosyete

pazarının yerini alamazdı can pazarı, bariz neticede…

Sırasıyla Düzce, Kaynaşlı ve gişeler...

Otomatik ödeme için gişeye yanaşıyorum. Kıyı kenarda kuyruk

sallayan birkaç köpek dikkatimi çekiyor. Hemen ardında ise,

görevlilerin artıklarının duvar dibindeki dağınık pisliği. Belli

ki oradan da beslenir düşmüş hayvanların künyesizliği…

Sonra hayatımda yer almış ve sonra kaybolmuş eski dostlarımın

koro halinde sesleri geliyor kulağıma. Bubi, Zoro, Tane, Fıstık,

Bambam, Yogi, Bobo…

Ve İstiklal’deki her gösteriye eşlik eden aktivist EYLEM,

Ve Ömer Avni parkındaki nüfusa liderlik eden koca kafalı kara

burun kırması OSMAN…

Ad verdim hepsine, Üçbacaklı Bonny’e bile…

Bitişikte; dörtçeker, 06 plakalı, lüks ve siyah camlı araçta

şanslı bir aşifte dikkatimi çekiyor. İffetsizliği plakasındaki

harfler ile zaten arzıendam ediyor ve arka camında sahte mutlu

bakışlarla marka bir kopek daha... Göz göze geliyoruz yan yana

yol alırken. Belki parfüm kokuyor ama gözü hâlâ otoyol kenarında

ardında kalmış arkadaşlarında ne yazık, üstelik hüzünlü ve

çapaklı gözleriyle bakarken…

Can almasak da can versek, canımızdan değil de cananımızdan mı

vazgeçsek ?

Sorular kafamı kurcalarken kararmış gecede barınağa varıyorum.

Evde kalmış, mutsuz, geçimsiz, aksi, dul ve yaşlı kadın misali

barınak görevlisinin vurdumduymaz tutumuna sert bir şekilde

karşılık veriyorum. Sabahtan önce ziyaretin ve yardım kabulünün

mümkün olmadığını söylüyor. İnadım inat kontağı kapatıp, arka

koltuktan bir battaniye çekip yeni günün doğmasını beklemek üzere

uykuya dalıyorum...

Gecenin karanlığını canhıraş çığlıklar ile yırtan sesler bir

müddet sonra ahenkli bir oratoryoya dönüşüyor...
Soğuk ve diğer hisler de yavaş yavaş kayboluyor.
Sonsuz bir karanlıkta ve sessizlikteyim…
Gölgelerin bölgesinde can çekişmekteydim…

Ağlayarak uyanmak istiyorum sabahına.
Gözlerim yoktu ki artık arabada ölü bulunmuştım nasılsa!!!

Unutmayın yakında 14 Şubat Sevgililer Günü var.
Ama dünyamızda en çok kürk o gün satılır ve doğa olur tüm

canlılara dar...

ÇOCUK OKUTANLAR OKUSUN

Sistemin zavallısı olmasın
Hatırlıyorum da, henüz 7 yaşından gün alamadığım için ilkokula yazılamamış ve 6 ay kadar ninemin yanında yamaklık yapmak zorunda kalmıştım.
Zamanı gelince Yeşilköy Halil Vedat Fıratlı pansiyonlu ilkokulunu imtihan ile kazanıp girdiğimde zaten 3 yıllık özel eğitim sınıfına alınmıştım...
Üstelik o yıllarda cumartesi günleri de öğlene kadar okul vardı...

Siyahın dışında mavi önlük giyilen ender okullardandı.
Derken birdenbire nasıl olduysa oldu zorunlu eğitim 5 yıla zorunlu bulundu.
En önemlisi ise eğitimin parasız oluşuydu.
Ecevit döneminde tek tük olan özel üniversiteler ise zaten kapatılıyordu.

1971 yılıydı...
Ailem, oradan oraya kolejlere girebilmem için beni sınav sınav koşturuyordu.
İngiliz, Alman, Fransız okullarının yanı sıra Galatasaray, İstanbul Erkek gibi yabancı dilde eğtim veren paralı okullar varlıklı aileler arasında oldukça revaç buluyordu...

Zaten yabancı okullar, bağlı oldukların kültürün ya da ülkelerin eğitim sitemini kullanıyordu. Alman Lisesinde Herr Anstock asıl müdür, Adnan Bey de ikinci müdür olarak görev yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu sisteme devletimiz müdahale etti, müdür mertebeleri değiştirildi. İlk iş saç ve sakal kesildi ve kıyafet zorunlu yapılıp Alman öğrenciye bile üniforma giydirildi.

Hazırlık sınıfı ile 4 yıl olan ortaokulun ardından 4 yıl da lise kısmı okunarak 8 yılda mezun olunuyordu. Ancak hem Türk hem de Alman milli eğitim sistemleri aynı anda zorunlu olarak okunduğu için 8 yılda aynı anda iki lise birden bitiyordu.

Alman müdür saça sakala kıyafete karışmaz işin aslına asla yafta vurmazdı. Türk müdür ise her ota maydanoz olur ancak öğrenci onu pek kale almazdı...

Zorunlu nedenler ile ayrılıp eğitimimi çeşitli kurumlarda devam ettirmek zorunda kaldığımda sistemi o küçücük yaşımda çok daha iyi kavramaya başlamıştım.
Türkeş, Demirel, Erbakanlar iktidar değiştirdikçe her yıl değişen ders kitaplarının satış kuyruklarında az mı sabahlamıştım?
Ortaokul bitirme imtihanımı Vefa Lisesinde başarmış ama bakalorya denen lise bitirme olgunluk imtihanı çoktan kaldırıldığından o zaman bu duyguyu yaşamamıştım...

Fenerbahçe Lisesinin Edebiyat bölümünü 2 yılda bitirmek üzere iken yeni yeni dershaneler ve özel eğitim veren devlet liseleri açılmaya başlamıştı. Üniversite imtihanı ise lise mezunlarının ancak yarısını kapasite ve yetenek olarak okullara alırdı. Ancak sosyal ve siyasal bir gençlik 6. Filo için yeni şahlanmıştı...

1980 geldi...
Bir anda her şey yeniden değiştirildi.
İmam Hatipler patır patır yeşerdi.
Kolejler, anaokulları tüm kentlerde boy verdi.

1990 geldi...
Vakıf Üniversiteleri ve dershaneler sokak arası ya da kent dışına adım başı yerleşti. Özel taşıma servisleri park yerlerini işgal etti... ve öğrenci artık en keriz müşteri haline gelmişti...

2000 geldi...
Zorunlu eğitim 11 yıla yükseldi.
Üniversitelere milyonlar yerleştirildi ve bacasız bir müteahhit sermayesi artık kredilere peşkeşti.
Ulusal eğitim kampanyaları da aniden sona erdrildi.
Nedeni ne olursa olsun ilişiği kesilen 600 bin kişi okullara yeniden kaydedildi. Sınıfta kalma ve okuldan uzaklaştırılma sessizce kaldırılıvermişti. Lakin 3-5 yıl öncesinin Mlli Eğitim Bakanlığı'nın temizlik malzemesi ihalesine göz atarsak müstahdemi olmayan okula neler alındığı sessizce es geçilmişti...

Ama bu süreçte zat-ı muhteremlerin değerli çocukları nasılsa en büyük dünya üniversitelerinde en kıyak burslar buluverdi.

2010 geldi
"Parasız eğitim" diyen 500 öğrenci hapiste, gösteri yaparken coplanarak bebeğini kaybeden gebe öğrenci ise hastanedeydi...
Şanslı azınlık ise baba parası ile lüks araçla Cumhurbaşkanlığına giderek komediyi trajediye çevirmekteydi.
Hardal gazı, biber gazı işportada değil sokaklarda spreylendi, okulların güvenliği ise özel güvenlik kurumlarına el altından servis edilmişti. Bahçe duvarı bile olmayan kampüslerde çakma Selçuklu mimarisi dev kapılar, trilyonlar çarçur edilerek yükseltilmekteydi...
Aynı anda Meslek Yüksek Okulu rezilliği de ortalığa serildi ve de Bologna yasaları savsatası ile katsayı adına eğitimin içi iyice boşaltılıp ne idüğü belirsiz bir hale getirildi.

Şimdi de 4x3 saçmalığı ile 12 yıla çıkarılması planlanırken 0-6 yaş grubuna da utanmadan el uzatılmak isteniyor.
Aile terbiyesi alamayacağından sistem onu doğar doğmaz köle yapmayı yeğliyor.

Gelin biz de hesap tutalım ki sonra hesap soralım...

0-6 yaş eder 6 yıl.
Koy üstüne 12 yıl, bir de üniversite ekle 4 yıl; bunun yükseği, master'ı, doktorası, 2 yıl etti mi size 24 yıl? Çarp şimdi dayatılan 3 çocukla. Etti mi toplam 72 yıl...
Bir de çarp taksitiyle, servisiyle, yurduyla, kimlik belgesiyle, kitabıyla, defteriyle ve ulaşımıyla, beslenmesiyle: Ay hesabı işte... Şimdi tüm bunları karşılamak için mesleğini. Tek çaren var, o da bul karayı al parayı ey ahmak kul...
Tahta kafalı olmak için akıllı tahtaya ihtiyaç duyulmaz...

Kıssadan hisse; nice kimya profesörü gördüm alaturka helada alafranga ayak izi bırakıyor. Sanırım bu sistem size o yavaş yavaş kenefin şeklini veriyor...

Tahta kafalı olmak için akıllı tahtaya ihtiyaç duyulmaz...

12 Ocak 2012 Perşembe

ÇOCUK OKUTANLAR OKUSUN

Sistemin zavallısı olmasın
Hatırlıyorum da, henüz 7 yaşından gün alamadığım için ilkokula yazılamamış ve 6 ay kadar ninemin yanında yamaklık yapmak zorunda kalmıştım.
Zamanı gelince Yeşilköy Halil Vedat Fıratlı pansiyonlu ilkokulunu imtihan ile kazanıp girdiğimde zaten 3 yıllık özel eğitim sınıfına alınmıştım...
Üstelik o yıllarda cumartesi günleri de öğlene kadar okul vardı...

Siyahın dışında mavi önlük giyilen ender okullardandı.
Derken birdenbire nasıl olduysa oldu zorunlu eğitim 5 yıla zorunlu bulundu.
En önemlisi ise eğitimin parasız oluşuydu.
Ecevit döneminde tek tük olan özel üniversiteler ise zaten kapatılıyordu.

1971 yılıydı...
Ailem, oradan oraya kolejlere girebilmem için beni sınav sınav koşturuyordu.
İngiliz, Alman, Fransız okullarının yanı sıra Galatasaray, İstanbul Erkek gibi yabancı dilde eğtim veren paralı okullar varlıklı aileler arasında oldukça revaç buluyordu...

Zaten yabancı okullar, bağlı oldukların kültürün ya da ülkelerin eğitim sitemini kullanıyordu. Alman Lisesinde Herr Anstock asıl müdür, Adnan Bey de ikinci müdür olarak görev yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu sisteme devletimiz müdahale etti, müdür mertebeleri değiştirildi. İlk iş saç ve sakal kesildi ve kıyafet zorunlu yapılıp Alman öğrenciye bile üniforma giydirildi.

Hazırlık sınıfı ile 4 yıl olan ortaokulun ardından 4 yıl da lise kısmı okunarak 8 yılda mezun olunuyordu. Ancak hem Türk hem de Alman milli eğitim sistemleri aynı anda zorunlu olarak okunduğu için 8 yılda aynı anda iki lise birden bitiyordu.

Alman müdür saça sakala kıyafete karışmaz işin aslına asla yafta vurmazdı. Türk müdür ise her ota maydanoz olur ancak öğrenci onu pek kale almazdı...

Zorunlu nedenler ile ayrılıp eğitimimi çeşitli kurumlarda devam ettirmek zorunda kaldığımda sistemi o küçücük yaşımda çok daha iyi kavramaya başlamıştım.
Türkeş, Demirel, Erbakanlar iktidar değiştirdikçe her yıl değişen ders kitaplarının satış kuyruklarında az mı sabahlamıştım?
Ortaokul bitirme imtihanımı Vefa Lisesinde başarmış ama bakalorya denen lise bitirme olgunluk imtihanı çoktan kaldırıldığından o zaman bu duyguyu yaşamamıştım...

Fenerbahçe Lisesinin Edebiyat bölümünü 2 yılda bitirmek üzere iken yeni yeni dershaneler ve özel eğitim veren devlet liseleri açılmaya başlamıştı. Üniversite imtihanı ise lise mezunlarının ancak yarısını kapasite ve yetenek olarak okullara alırdı. Ancak sosyal ve siyasal bir gençlik 6. Filo için yeni şahlanmıştı...

1980 geldi...
Bir anda her şey yeniden değiştirildi.
İmam Hatipler patır patır yeşerdi.
Kolejler, anaokulları tüm kentlerde boy verdi.

1990 geldi...
Vakıf Üniversiteleri ve dershaneler sokak arası ya da kent dışına adım başı yerleşti. Özel taşıma servisleri park yerlerini işgal etti... ve öğrenci artık en keriz müşteri haline gelmişti...

2000 geldi...
Zorunlu eğitim 11 yıla yükseldi.
Üniversitelere milyonlar yerleştirildi ve bacasız bir müteahhit sermayesi artık kredilere peşkeşti.
Ulusal eğitim kampanyaları da aniden sona erdrildi.
Nedeni ne olursa olsun ilişiği kesilen 600 bin kişi okullara yeniden kaydedildi. Sınıfta kalma ve okuldan uzaklaştırılma sessizce kaldırılıvermişti. Lakin 3-5 yıl öncesinin Mlli Eğitim Bakanlığı'nın temizlik malzemesi ihalesine göz atarsak müstahdemi olmayan okula neler alındığı sessizce es geçilmişti...

Ama bu süreçte zat-ı muhteremlerin değerli çocukları nasılsa en büyük dünya üniversitelerinde en kıyak burslar buluverdi.

2010 geldi
"Parasız eğitim" diyen 500 öğrenci hapiste, gösteri yaparken coplanarak bebeğini kaybeden gebe öğrenci ise hastanedeydi...
Şanslı azınlık ise baba parası ile lüks araçla Cumhurbaşkanlığına giderek komediyi trajediye çevirmekteydi.
Hardal gazı, biber gazı işportada değil sokaklarda spreylendi, okulların güvenliği ise özel güvenlik kurumlarına el altından servis edilmişti. Bahçe duvarı bile olmayan kampüslerde çakma Selçuklu mimarisi dev kapılar, trilyonlar çarçur edilerek yükseltilmekteydi...
Aynı anda Meslek Yüksek Okulu rezilliği de ortalığa serildi ve de Bologna yasaları savsatası ile katsayı adına eğitimin içi iyice boşaltılıp ne idüğü belirsiz bir hale getirildi.

Şimdi de 4x3 saçmalığı ile 12 yıla çıkarılması planlanırken 0-6 yaş grubuna da utanmadan el uzatılmak isteniyor.
Aile terbiyesi alamayacağından sistem onu doğar doğmaz köle yapmayı yeğliyor.

Gelin biz de hesap tutalım ki sonra hesap soralım...

0-6 yaş eder 6 yıl.
Koy üstüne 12 yıl, bir de üniversite ekle 4 yıl; bunun yükseği, master'ı, doktorası, 2 yıl etti mi size 24 yıl? Çarp şimdi dayatılan 3 çocukla. Etti mi toplam 72 yıl...
Bir de çarp taksitiyle, servisiyle, yurduyla, kimlik belgesiyle, kitabıyla, defteriyle ve ulaşımıyla, beslenmesiyle: Ay hesabı işte... Şimdi tüm bunları karşılamak için mesleğini. Tek çaren var, o da bul karayı al parayı ey ahmak kul...
Tahta kafalı olmak için akıllı tahtaya ihtiyaç duyulmaz...

Kıssadan hisse; nice kimya profesörü gördüm alaturka helada alafranga ayak izi bırakıyor. Sanırım bu sistem size o yavaş yavaş kenefin şeklini veriyor...

Tahta kafalı olmak için akıllı tahtaya ihtiyaç duyulmaz...

KATİBİN SETRESİ Mİ?

Yazıcının şerbetlisi mi?
Yine bir Marmara Denizi sabahı ve yine bir başka umuda yolculuktayız… Atı alan Üsküdar'ı geçmiş, biz hâlâ katibim şarkısındayız...

Henüz aydınlanan bir başka günün daha ışıklarında yavruağzı şafak, denizin üzerinde sessizce maviye dönüşüyor. Yolcu, üst salonda yavaş yavaş yerini almakta. Ben ise, çoktan koltuğuma oturmuş klavyemde yeni ufuklara şuursuzca göz atmaktayım. Bu kez Uludağ Üniversitesi'ndeki büyük etkinliğim için Bursa yollarındayım…

Komşu koltukların sahte suretli suratsız gazeteleri elimde olmadan dikkatimi çekiyor. Paydaşı, yoldaşı, yandaşı nasılsa vatandaşın yüzlerini mastürbatif ön ve arka kapakları ile el ele verip örtmüş, pis pis suratıma sırıtıyor. 500 dolarlık eski fahişe mankenin yeni yıl hayali televizyon programı yapmak olmuş, bilmemne müftüsü Noel babaya savaş açmış, zamazingo meclise dalmış gibisinden bir ton aspragas...

Dikkatimi toplamaya çalışırken diğer yanda adı değişmiş ama içi aynılaşmış TV kanalı en garip otosansür yayınına devam ediyor. Çünkü onlar, o marka araba satmadıklarından diğer marka için başörtülü sürücü imajı bozuyormuş palavrası ile kendine yine rant arıyor. Dokunsalı olmayan bir kez daha sorunsal yaratmaya dur demiyor. Ergenekon destanı ekranlarda ama Oğuz destanı es geçiliyor. "Burası acaba benim ülkem mi?" demekten kendimi alamıyorum. Çünkü burası adeta 3. Selim’in oğlunun sünnet düğününün filmi gibi. Hani şu 2010 Avrupa kültür başkenti için 12 milyon dolar ödenekle çekilen ve kimsenin farkına bile varmadığı çakma "kahpe bizans" misali...

Kent arkamızda uzaklaşırken tarihî yarımadayı leşe çeviren prefabrike kılıklı 3 gökdelenden gözlerimi kaçırmaya çalışırken Kadıköy yakasındaki ender yeşil alanlardan biri olan kamu malı meteoroloji arsasına peşkeş çekilmiş 4 gökdelenin iğrenç silüeti midemi bulandırıyor. Sanırım bana yine garip bir şeyler oluyor...

Düşünüyorum... Neden?
Yoksa boşa mı medet umulur duble yolu medeniyet, anıt mezar binayı ise ebediyet sanan cinayetten...

Oysa daha dün bir başka bakan daha, domuz eti yiyen...

Etnik kökeni farklı olan, eşcinsel ve de terörist diye tanımlayarak her tür vatandaşı yine hedef gösteriyor. Bir başkası zaten köhne beyninde başka kavramları hastalık olarak tanımlamaktan da utanmıyor. Sanırım öküzün trene baktığı gibi bakıp bakıp bakakalıyoruz.

Sevinebiliriz...

Çağdaşlık adı altında gericilik, inanç adı altında dinsizlik bir kez daha emperyalistler tarafından Anadolu ailesine servis ediliyor ama bir farkla: Alt güverte kapısındaki küçücük kızın kucağındaki yavru köpek sepetinde olduğu halde gözyaşları içinde yasak olduğu gerekçesi ile kafese konması, aksi takdirde arabaya kilitlenmesi gerektiği yönündeki tartışmaya kimse kulak asmadan... Ah şu memeliler sınıfından, homosapiens denen ve kendini insan olarak tanımlayan, evreni bilmeyen zavallı aciz hayvan...

Üzülebiliriz...
Hayvanlara tecavüzde ve çocuk pornosunda dünya 2.'si, eğitimde Uganda'nın gerisi, cari açık bilmem ki kimlerin eseri zaten emekli, işçi, memur, öğrenci, öğretmen köle edilesi ama çok yaşa padişahım lafının rezil-i rüsva abidesi eseri...

150 kilometrelik füze menzili yetmez, 2500 kilometre olmalı medeniyet denen tenzilatın bedeli...
3. Selim’in oğlu yeniden 12 milyon dolara sünnet olmuştu ya... "Canı da acımıştır mutlaka"yı da düşünmeli...

Bence katibe değil onun setresi uzun yazıcıya soralım, içimiz çamur olmuş, dışımızı bari temiz tutalım...

ALFABE OLURSA YASAK

Mertebe olur savsak
Anadolu Üniversitesi Öğrenci Merkezi salon 2009'dayız.
Akşam alacasının düştüğü soğuk bir kışın Aralık ayının sonundayız.
Eskişehir’in ayazı, keskin bir rüzgârla fingirdeşmekte...
Yavaş yavaş dinleyiciler ana fuayeden muhteşem binaya ısınmak için koşarak girmekte. Salona yöneliyorum... Devamını keşke anlatmak zorunda kalmasaydım diyorum...

Belki bilmeyenler vardır. Yıllardır cebimden ödeyerek, uykusuz kalarak, terleyerek, yorularak ancak erinmeden şevk ile Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde adım adım yurdumu gezerek, en keriz ve en yağlı müşteri durumuna sokulmuş öğrencilerimizi eğitmek için seferber olmuş durumdayım. İçi boşaltılmış, yozlaştırılmış ve "bologna yasaları" denen savsata ile görüş açısı daraltılmış sisteme Don Kişot yanımda olmadan Sanço Panço gibi dalmaktayım...

İşte o gün de girdiğim salonda gördüğüm ve diğer salonlardakine benzer aynı manzara beni hiç şaşırtmıyor. Koca sahnenin iki yanından sarkan beyaz projeksiyon perdeleri ve arasında birbirine bağlanmış üç beş mikrofonlu masa ve de üzerlerinde mikrofonlar... Üstelik, bitişik nizamda bir de kürsü... Yani bir başakakan ve 3-5 boşa bakanlık bir dizin. Bir power point sunumu için ancak izin...

Derhâl masaları kenara çekerek kendime konuşacak alan yaratma çabasına giriyorum. TRT Okul TV, 2 kamera ile bu sunumu kaydedecek ve TV'den yayınlayacak. Çünkü kültür dersi olarak, çağdaş öğrenci topluluğunun bu etkinliği, eğitim amaçlı yayınlanacak... Konumuz ise "Modanın Alfabesi".

Lambiri (ahşap) kaplı duvarda Gazi’nin bir rölyef portresi var. Koca alan O’nun harf devriminin yansıması olmak için mükemmel bir zemin oluşturmuş. Vakit kaybetmeden Z'den başlayarak A harfine doğru kağıtları minik şeffaf yapıştırıcı özel bant ile tutturmaya başlıyorum. Derhâl ilk uyarı geliyor "Rektörün emri var, asla o duvara bir şey yapıştıramazsınız." Sanki mobilya tutkalı sürdük? "Bu işler için özel üretilmiş bir malzeme ve harflerin ne suçu var?" desek de izin yok. Öğrencilerim apar topar 3-5 beyaz tahta temin ediyor ama ne standardı var ne de yeterli.

Boşverin demekten başka çare yok. Bu durumda çarnaçar tek tek alırız o harfleri ve tek tek yeniden anlam yükleriz. Madem tersten okunan Arapça sevdası var, biz de Z'den başlar, "Zebani" der, A'ya gelince "ATATÜRK" ile bitiririz...

O zaman da 2 saatlik paylaşımda kayıt alan 2 kamera ancak yayınlayabileceği belki 15 dakikayı bulur... Çünkü apolitik, aseksüel, asosyal bırakılarak ulema ve ümmet yapılmaya çalışılan gençlik bu şekilde mi uyutulur..?

"Modanın Alfabesi" galasını böyle yaptı.

Çünkü ALFABE olursa yasak, mertebe olacaktır daima SAVSAK..

CANCANLI YAYINDAYIZ AMA...

Kankan dansında mıyız?
Malumunuz gün geçmiyor ki, ekranlarda arz-ı endam etmeyeyim.
RTÜK’ün kaldırdığı Top’lu İğne, ardından Ç’engelli İğne ve de kovulduğum "Bu gün ne giysem?" de var elde...
Bu durumda Allah hakkı üç eder deseler de...

Her gün bir kanal ya da dergi, bazen internet sitesi, bazen de bir gazete arayıp duruyor röportaj diye.
Aslında hepsi aynı hikâye...

İşte geçenlerde de bunlardan birinde, bir başka sabah kuşağında canlı yayındaydım, "Keser döner sap girer" deyiverince de geciktirici tuşuna bastırtmaktaydım.
Bip, bip aslında yok ki bende tip.
Lazımsa eğer birilerine ip, o zaman ibişin altında da vardır bir cip...

Anlaşılmaz olan ekranların şaşkınlığı.
Bu durumda konuşulur mu ben Yamağın taşkınlığı?

"Büyücü" demek yasak, "sihir" de.
"Falcı" demek yasak, "medyum" de. Sonra da otur keto ile memişi izle...

Ne söylememiz konusunda birileri jakoben şekilde karar veriyor.
Oysa bakın, atı alan Üsküdar'ı Makyavel bir ritimde geçiyor...

1980 sonrası TRT'de "devrim, çağdaş" gibi kelimelerin yasaklanması bize bugün ne kadar komik geliyorsa kimbilir bugünküler de yarın o kadar komik olabilecek.
Unutulmayan sözler ise yaşayarak o günde geçecek...

"Kovulduk ey halkım unutma bizi" demeden, dereye paça sıvayıp girmeden, köprüdeki ayıya dayı demeden bir yere gelmek zor değil. Yeter ki başınıza konmasın utanç ile öne eğil...

"Barbaros Şansal’ın Türkçe’nin esnek yapısından faydalanarak eşcinselliği meşru bir olaymış gibi yansıtmaya çalıştığı kanaatine varıldığından dolayı" çakma avukat ile devletin yaptığı uyarı teblikatı ise beklemez artık mehil.
Çünkü kalmadı melekette iş-i ehil...

Gelelim sadede.
En az 2 yıl veda ettim banttan yayın diyenlere.

Ancak bundan sonra sadece canlı yayındayız, nasılsa zührevi hastalıklar hastanesinin adını artık cacan olarak hatırlamaktayız.

Soğuk ve kara savaş rüzgârları esmek üzere.
Yeni yıl kara çarşaf altından çember sakal gezdirmekte.

Ancak babaannemin ben küçükken "sakızınla uyuma pipine yapışır, çişini yapamazsın" diye beni kandırdığı günler artık işin aslını şu lafa getirmekte: "Haram yeme, k**ına yapışır."
Sonra dışkılayamazsan halkın mezarını kazar arınır.

Eee kazı kazan, kazan kazan!
Nasreddin'i unutan acaba hangi abazan?

13 Aralık 2011 Salı

VEREVDEN YIRTILAN HAYATTA

Zor overlok tutuyor

Biri varmış biri yokmuş
Kimi varmış ama işi çokmuş
Aslı astarı tokmuş ancak sonu ...muş...

Valla böyle başlamak geldi içimden. İçinden tramvay geçen şarkı şekliylen.
Nasılsa içimizden geçirdiklerimizi söylemediklerimizden...

Yollar yolları, aylar ayları kovalıyor
Bir yandan kolları da sıvayarak bol teğel alınıyor.
Oysa verevden yırttığımız hayatımızda zor overlok tutuyor...

Ne alaka demeyin
Kel alaka elbette...

Konu eğitim ise hem de...
Gelelim meseleye

Ocak ayında yeni bir kitap ile buluşacaksınız. Adı "Moda Okulunda Öğrendiğim 101 Şey’’; yazanlar Alfredo Cabrera ve Matêw Frederick. Çeviren ise bendeniz Terzi Yamağı. Optimist Yayınları'ndan, üstelik işin mutfağından...

"Moda sanatı yaşama biçimlerine çevirme çabasıdır." Sir Francis Bacon

Rastgele bir hipotez: "Ayakkabılarınız kim olduğunuzu, saçınız veya şapkanız da kendinizi kim olarak algılatmak istediğinizi gösterir."

"Kıyafetler insanı insan yapar. Çıplak kişilerin toplum üzerinde çok az etkisi vardır ya da hiç etkisi yoktur." Mark Twain

Ve kavramsal tasarım Hiroşima'da başlamıştır. Bugün kavram tasarımı olarak bilinen olgunun izleri II. Dünya Savaşı sırasında ABD tarafından Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombasına kadar dayanır.

Üç Japon tasarımcı – Rei Kawakubo,Issey Miyake ve Yohji Yamamoto - 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında yetişip avangard akımın öncüsü oldular.

Birlikte moda üzerindeki Batı hegemonyasını sonlandırmak ve güzelliğe hâkim kavramları değiştirmek için bir yol çizdiler.

"Sıradan, fevkaladeliğin azalması gibi anlaşılabilir; ancak fevkaladelik, sıradanlığın büyütülmesi gibi anlaşılamaz." Edgar Wind

"(Coco) Chanel pek zevkli değil ama her şeyi iyi. (Elsa) Schiaparelli çok zevkli ama her şeyi kötü." Cristobal Balenciaga

"Biraz kötü tat, kırmızıbiberin hoş bir sıçraması gibidir. Hepimizin kötü bir tadın sıçramasına ihtiyacı vardır. Bu candan, içten, sağlıklı ve fizikseldir. Karşı olduğum ise tatsızlıktır.’’ Diana Vreeland

Sadece bazı başlıklar YÖK’e, MEB’e ve Bologna yasalarına kapak olsun diye
Aslında kerizlerler tüm öğrenciyi benim ülkemde
Ben de bir iş yaptım, 2 yıla yayılmış saçma eğitimin ana kitabını Türkçe'ye kaydırdım...

Kıssadan hisse, aptal diplomalarına gerek yok bence
Nasılsa içerik 1 günde okunuyor güzelce
O zaman ne gerek kalır ki yüksek okul düzmecesine...

7 Aralık 2011 Çarşamba

GAZİ VE MAZİ

Havada bir rüya tasviri
Bir kez daha masamı kapatıp, koltuk arkalığımı dik duruma getirdim ve emniyet kemerimi bağladım. Kalkış için apron üzerindeki 21'nci sırada kuyruğa girdiğimiz uzun bekleyişi yaşamamak için, gözlerimi dinlendirip sözlerimi dillendirmek üzere kapatmıştım.

Gökyüzünde parçalı bulutlu ve bol güneşli bir lodos öğleninde, henüz yol almaya başlamıştık... Atatürk Havalimanı penceremden baktığımda ardımda küçülmeye başlarken, hasta yatağındaki dünya üzerinde yer alan yurdumu bir kez daha bıraktığım yerde bulamayacağımı anlamamıştım.

Zaman nasıl da hızla akıp geçmiş ve akla hayale sığmayacak birçok olay gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.

Amerika kendi içinde eyaletlere bölünürken, Avrupa’da savaş rüzgârları bir kez daha Orta Doğu'yu sömürmek üzere şaha kalkmıştı.

Suriye güneydoğuya girmiş, komşudan gelen yüz binlerce kürt kökenli mülteci ortalığa çadırsız serildiğinden, yağma ve tecavüzler alıp başını gitmişti.

Kuzey Afrika’dan sert baskı ile gelen şeriat, bir yanda Irak diğer yanda da İran’ı yanına alıp, fendomental bir uslüpla Anadolu topraklarına yine göz dikmişti.

Ekümenlikler topluma vergi koymuş, tekkeler ise mahallelerde kontrolü ele geçirmişti. Kurumlar kurumuş, ülkenin kaynakları ve taşımazları yanlış stratejiler ile adeta emperyalizme peşkeş çekildiğinden, sosyal patlamalar kaçınılmaz olmuştu.

Çekirdek aile parçalanmış, sokaklar bile fuhûş yuvası sunumuydu.

Aynen babaannemin gençliğindeki gibi vapura binen bir gayrimüslim, küçük kız çocuğunu kolundan tuttuğu gibi koltuktan kaldırıp, "Kalk oradan vraysi, ben oturacağyim" bile diyebilmişti.

Kıtlık baş göstermiş, sadece zenginler servetine servet kattıklarından, özel güvenlikli yerlerde lüks ve ihtişam dolu yaşamlarına devam edebilmekteydi. Medya, yalakalığın sonucunu görmüş, aynen Tunus'ta olduğu gibi göstericiler tarafından tutuşturulmuştu. Milyonlarca üniversitelinin sonu ise gerçekten mahzun olmuş, adları mazlum konmuştu.

Devlet başı hasta yatağında can verirken, nefret ve takdir birbiri ile el ele tutuşmuştu...

Hakkı Tarık Us yönetimideki Vakit bile yılar önce, Gazi yazacağına Mazi yazmış, sanki bu olanları önceden duyurmuştu . O zamanki vakit artık nakit, gerisi ise zaten basit duruyordu...

Sonunda koskoca ülkeye bir Anıtkabir yetmiş.

Ama başka yerlere vatan millet el ele yeniden bir sürü anıtmezar kazılıp durulmuştu.

"Bulunduğumuz yükseklikteki hava şartları nedeni ile şimdi lütfen yerlerinize dönünüz ve kemerlerinizi bağlayınız..." anonsu ve de basınç farklılığından oluşan sarsıntı ile uyandım.

Güler yüzlü ve yakasında Atatürk rozetli kabin memuresinin uzattığı bir fincan çayın kokusu ile rahatlamıştım. Birazdan bulutlar aralanacak, Amsterdam beni "Bir kez daha" kucaklayacaktı.

Ne kadar şanslıydım ki, gördüklerim 11 bin metredeki bir rüyadan ibaret olacaktı.

Gazi mazi olsa da, semada gördüklerim, bir tasvirden ibaret kalacaktı.

Umarım...

1 Aralık 2011 Perşembe

İŞTE REALITY SHOW..

Tezgah çoktan unutuldu!
Evet, Mesut Yar bu kez de haklı çıktı.
Bakalım Yüksel Aytuğ ne yazacak?
Burhân Ayeri nasıl susacak?
İdil Çeliker değindi.
Bilal Özcan da dayatacak!!
Ve elbette diğerleri de …

Çünkü ben reality show dedim,
Onlar muppet show da ısrar etti.
RTÜK değil, sonunda iç yapımlar bana isyan ettirdi..
Makarnaya kömüre endeksli bu coğrafyada, adeta bazı kavramlar tenasül şekline girdi..

Ne ivana Sert ile kavgam oldu,
Ne de Hâkan beyle .
Ne makyajcıda bir sorun vardı ne de tüm rejide..

"Bugün ne giysem" rüzgarı esti geçti, şimdi bir garip dinginlik kaldı kendimce .

Sözü uzatmayıp bir yarışmacıdan aldığım elektronik postayı yayınlayacağım ..
Böylece bu konuyu sonsuza dek kapatacağım.

Çünkü ayinesidir işi er kişinin, lafa bakılmaz.
Zaten ağzındaki lafı ardından salana yamak aldırılmaz ..

Merhaba☺
Bendeniz, "Bugün Ne Giysem"de çantasından kırmızı ayakkabı çıkan kız,
Beren.
Öncelikle iyi olduğunuzu umuyorum.
Bana sorarsanız, şu an çok sinirliyim.
Daha doğrusu kırgınım. Dokunsalar ağlayacak gibiyim, zira dün programı izledim.
Ve sabahtan beri arkadaşlarımdan gelen telefonlarla uğraşıyorum.Dün alakalı alakasız herkes bizi izlemiş ve şu an hepsi size kin kusuyor. Sebebi, sizin bu konuda yaptığınız yorumlar elbet.

Ben ise telefonlar gelene kadar gayet eğlenirken, telefonlar gelmeye başladıktan sonra internetten günün kayıtlarını bulup tekrar objektif bir gözle izledim ve ne kadar salak yerine konduğumu gördüm ..

Bu şakayı organize eden, program koordinatörlerinden bir tanesiydi.
Bende koordinatörü çok sevdiğim ve eğlenmek istediğim için şakaya ortak oldum . Bunu belirttiğim yer ise (Bu şaka benim fikrim değildi), montajda kesilmiş ve sizin söylediğiniz, benim üzerime alınmadığım ağır sözlerin hepsi direk bana gelmiş. İnsanlar sağda solda benim hakkımda, "18 yaşındaki şımarık kızcağıza" söylenenlere üzülürken, size de kin kusmaya devam ediyor. Bende sinirimden kuduruyorum. Size değil tabii,
Bunu bu şekle sokanlara …
Siz, zaten bana format icabı olduğunu söyleyip "Kusura bakma gibi birşey söylemiştiniz..Ve ben çekimlerden sonra tıpkı çekimlerden once olduğu gibi – sizin ne kadar sempatik ve beyefendi olduğunuzdan bahsetmiştim. Fakat programın son hali aklıma geldikçe, ağlamanın köşesinden dönüyorum..Ne yapacağımı da bilmiyorum . Sizinle paylaşayım dedim …

Yorum artık sizin..

Ama o pabucu, o çantanın içine koyan zihniyetin içinede etmesini bilirim.

Sonuçta ne mi oldu?
Pabucları ellerine verilip, o tezgah benim için çoktan unutuldu.
Ama 2 çift çok pahalı pabucu, bana İtalya'dan getirttirip giyen o malum adam, sanırım ahlak ve erdemi utanmadan unuttu.
Ve bir çiftinin parası hala ödenmediği halde..

24 Kasım 2011 Perşembe

DEMODE DEMOKRASİ KILICI

Yamukrasi meselesi
DEMOKRasi:
Demode Demokrates’in Demokrasi kılıcı, kınını kaybettirilip uçkuru gevşek islami dona sünnet şeklinde sokulduğundan beri, zaten karışık olan kafası sanırım bu yüzden epeyce köreliverdi..

Su kuyusu lağım çukuru derken her lider, bir bir devrilip sancakları yeniden dikilerek gönderlere çekildi.. Öyle ki tüm demokrasi sınırları yeniden çizilir gibi . Oysa işin aslı, belki de yamukrasi meselesiydi..


DEMOKrat
demokrasi ana, artık kim bilir kimin adalet sarayının, hângi kollarında zifafa geliverdi? Zaten konu saraysa, simitçiden ve sünnetçiden sonra, bir de adliye adıyla konuverdi ortaya..

Hadi hayırlı olsun bakalım haremdeki şaklaban şakşukaya ..
Bir gazete başlığında gördüğüm 2011 model demokrat yazısı ise beni benden almaya yetti, gerek de kalmadı anlamaya.
Yahû hani nerdeymiş Netenyahû?
Elbise mi bu, modeli olsun?
Gerçi altlarındaki son model arabalar, onları davet davet avantadan gezdire dursun;
KAMU ARACI VE LOJMANI BAKIMINDAN DÜNYA ZENGİNİ YURDUMDA, -10 DERECEDE NAYLON ÇADIRLA ENKAZ ALTINDA BIRAKILAN HAYATLARA BAKIP DA DERS ALINMIYORSA, doğacak sistemin adını teknotratlar koysun…

TEKNOKRAT
Devesiz dervişin fikri önce beni, sonra komşuyu ezermiş.
Tekniği laf olanın ebesindeymiş serzeniş.
Bir de karat karat pırlanta verilseymiş.
Sözün bittiği yerde meğerse bürokrat gerekliymiş.

BÜROKRAT
Hipokratsız, hîpopotamsız, arsız sistemin kurbanları..
Kaldımı artık bozkırda hür kımız veren atları,

Yuları vermiş kendi eliyle boş gezenin gezenti kalfasının eline, nasılsa şerefli at cihan, artık hâber logosu bile oldu diye ..

ANLADINIZ MI BİLMEM?
BEN ANLAMADIM DA DESEM
SONUÇTA ŞU VAR Kİ, BİRAZ AHKAM KESEM
ANASI OLUR İSE DEMOKRAT
BABASIDIR TEKNOKRAT
BU DURUMDA AİLEDEN VELEDİ ZİNA ÇIKAR ADI KONUR BÜROKRAT ...
HAL BÖYLE OLUNCA DA BU YAZIYI BİLE OKUMA ÇÖPE AT ...

SUÇLU KURBAN GERÇEĞİ

Masum şeffaf don muydu?
Bir kez daha koltuk arkalığımı dik duruma getirip kemerimi bağladıktan sonra Sabiha Gökçen’den Zürih’e doğru bulutları geçerek gökyüzüne tırmanmaktayız. Bu kez bambaşka bir bayrama hazırlanmaktayız. Tabii ki konu kurban olunca, dünyaya rezil olduğumuz, 26 kişinin tecavüz ettiği, hatta yüce adalete göre 13 yaşındaki yetişkin ve cinsel rızalı N.Ç. yerine bakalım yine daha nice rezillikleri atlamaktayız... Ne üresinlere ne de Üzmezler’e pek bakmayız. Nasıl olsa hepimiz kuş beyinli ve balık hafızalıyız. Yoksa zaten biz, dünya toplumlarındaki en çakma vicdanlı ama satılık ahlaklı değil miyiz?

Bayramlık ağzımla mı yazmalıyım yoksa ahmaklık mı sunmalıyım kararsızım. Kendimi asıp yazımın sonunda dehşet verici o ibretlik tecavüzü bir kez daha hatırlatmalıyım. Çünkü mantığın durduğu; adaletin guguk, hukukun ise buruk olduğu bir zaman kanalizasyonundan geçiyoruz...

Yurdumuz maalesef ki hayvanlara tecavüzde dünyada en ön sıralarda ve bu fiilin yüzde yetmişi büyük şehirlerde bulunmakta. Sadece at, eşek, inek, kedi, köpek değil kirpi, ördek, tavuk bile kurbanlar arasında yer almakta. Sebebi ise belki de eğitim-uygulamada Uganda’dan bile geri olduğumuzdan kaynaklanmakta.

Geçtiğimiz yıl, sevgili Tuna Arman ve Tuna Bayık önderliğinde 5199 sayılı kabahatler kanununda yer alan, hayvanlara uygulunan şiddet ve tecavüzü bir nebze olsun engellemek ve daha ağır ceza olması gerektiğini kamuoyu oluşturarak devlete anlatmak için megafon elde, tam 50 gün Galatasaray’da imza toplamıştık. 250.000 imza hâlâ Kanunlar Daire Başkanlığı’nda turşu oladursun, bir başka Kurban Bayramı’na daha ne yazık ki yine dehşet görüntüleri içinde ulaşmaktan geri kalmadık.

Anadolu Yakası’nda beş bine satılan büyükbaşı Avrupa Yakası’nda sekiz bine satıp, bir de köprüleri hayvan geçişine kapatıp, angusla angut zihniyet arasında yapılan ranta savaş açmayı atlasak da, üstüne üstlük caddeleri ve parkları kan gölüne bulasak da, hatta bu görüntüleri 30 perakende haber adına ana haberlerde baba baba halka dayasak da, unutulmaz olan o hikâye size bir başka gerçeği hatırlatır sanıyoruz...

Daha birkaç ay geçmemişti ki çöp kutusunda hukuka göre çocuk olan, garip oğlanın dâhiyane becerisi kesik başın ardından yine İstanbul Etiler’de ölü bir Kamerun papağanı bulundu. Zavallı kanatlının o durumu gerçekten içimize acı doldurmuştu. Veteriner kliniğinde yapılan otopsi sonucu ise gerçeği suratımıza hukukun bir başka hain tokatı gibi vurmuştu...


Anlaması ve inanması imkânsız olansa papağanın tecavüz sonucu ölmesi ve sokağa atılmış olduğuydu. Daha da vahşi olanı ise kadavranın içinde bulunan spermlerin birden fazla erkeğe ait oluşuydu...

Evet biliyorum şu an kanınız dondu.
Ama suçlu kurban gerçeği,
Ucu kaçmış yobaz uçkur değil de,
Sadece sapkın hayallerdeki masum şeffaf don muydu?

3 GÜN 3 GECE CUMHURİYET

İnadına bağımsızlık...
İstanbul karmaşa içindeki bulut topluluğunun altında yavaş yavaş gözden kaybolmakta...

Az önce Atatürk Havalimanı'ndan İzmir'e doğru havalanmışız.

Kadrolu, tayinli bir sürü memur siyasetçi, müteahhit bürokratı da iyi ki ardımızda bırakmışız. Tam önümüzdeki koltukta bir anne bir de bebesi yer almakta... Ardımızda ise bir dede, bir nine ile hüzünlü gözlerle el ele oturmakta.

Bu medeniyet ise gökyüzüne tırmanırken bazen inanılmaz bir haz yaratmakta...

Oysa daha o gün öğlen, tam saatinde elimde Türk bayrağı ve İlknur Güntürkün Kalıpçı'nın "Her Yönüyle İnsan Atatürk" kitabıyla Saba Tümer'in canlı yayınına katılarak bu bayramı resmen kutlamaya başlamıştım. Elbette ki haftalar öncesinden yaşadığım binaya da inadına 40m² bir al bayrak astırmıştım.

İrtifa aldıkça aklım kararlı bir vaziyette nesirimin akışına doğru hızla çözülüyor... Bir yandan, olumsuz haberler yeryüzüne, yani tabiat ananın şefkatine kaldıkça yüce evrene daha yakın olduğumdan mıdır bilinmez, biraz umursamaz tavırla yazımı yazmaya devam ediyorum ve siz de okumaya devam edin diyorum...

Şart mıydı bilinmez ama o gece, 29 Ekim'de İzmir'de olacağım.

88 yılda ne savaşlar, afetler, ihtilaller olmuş; hatta Ata ölmüş ama kutlanmış bağımsızlığın sebepsiz yere ertelenmesinin ağrısıyla öylesine takılmaktayım...

Oysa diğer ya da kentsel rantsal bakan düğünleri 5 yıldızlı otellerde sürerken nasıl da parçalanmak istenen bir aile olduğumuzu göremeyen halklara feci şaşırmaktayım...

Hasan Tahsinleri, 9 Eylülleri ile güzel İzmir, o gece bana Gündoğdu'da, Cumhuriyet Meydanı'nda kucak açacak; ertesi sabaha dek belki bağrına basıp belki de kimbilir cüzdanımı bir sübyana çarptıracak. Ama olsun, inadına bağımsızlık, inadına hür vicdan, inadına adil yargılanma bayrağı benimle nasılsa yarın da Ankara'da dalgalanacak...

Dalga geçmiyorum, 3 gün 3 gece, 3 kentte Cumhuriyeti bir kez daha kutluyorum.

Ama her ota maydanoz kabuğu olmuşlara bakıp biraz fazla hızlanıyorum...
Şehide matem ama depreme elzem bir kıdem diye Van uğruna konser ne?..
Işıkçı, popçu, rokçu, biletçi rant peşinde, ayı bile kış uykusunda çoktan ininde
Van için rock konser ama konserve bulursan ıslak çadırdakine de sen ver...

Bir yanda Acun medya diğer yanda dansöz Leyla, jüride ise bakışlar hep Hülya,
Gazetede reklam olmuş çoktan sayfa sayfa tenzilatlı mefta
Öbür yanda düğün dernek gırla
Zaten magazini asla sorma.

Koy mercimeği fırına ailen üresin
Nasılsa bir gün gelir sen de tabutunla yürürsün
O yüzden takke düşer kel görünür
Ama derdin takiye ise aile dediğin koca ülke bölünerek sürünür.

Uçak bir kez daha pist başı yapacak
Atatürk havalimanına yoğun trafiği yarıp inmek için daha çok tur atacak.
İmtiyazlı önden inip VIP'e yanaşacak hemen cipine atlayacak
Bu ifadeleri toparlayan ben ise adını çip yapıp kandıracak

Deli yamak dur de bre üşütmüşsün
Göğsün tunç siper olmazsa dürülüp bükülürsün
Gün gelir anlaşılırsan gülümsetir de gülünürsün
Ne olursa olsun sen de bu Cumhuriyetin bir başka renkteki gülüsün...

YANIYORUZ DEĞİL Mİ?

Dün adeta bugün gibi!
Dün adeta bu gün gibi

Oysa yarınlar dut yemiş bülbül gibi..



Öylesine yazmak geldi içimden.

Sonunun nereye gideceğini bile düşünmeden.

Çalakalem abandım klavyeye,

Küçük harfleri bile göremeden ..



Yanıyoruz değil mi;

Kimi zaman şehit,

Kimi zaman deprem,

Kimi zaman kazan patlaması,

Kimi zamanda ise bugün ne yesem?



Ekmek değil mi aslanın ağzında?

Hâlbuki kanalizasyona belki de düşürüldü aslında.

Bir yandan kadına şiddet,

Diğer yanda hayvana tecavüz,

Bir de çocuk istismarı;

Bu durumda kabahat mi çöken ahlaka demek öküz ?



Yollarda trafik terörü,

Kamuda karmaşa

Desenize bugün artık her şey tel maşa,

Alışın verişin gerisini boşverin

Neticede yarına kalmayacak ne yas ne de tasa ..



Eğitimde kah hesaplaşma kah saçmalama,

Kim bakar Karkamış barajına..

Kötü haber tellalı mı ki kara karga;

Bak Libya’da da şeriat başladı

Adı demokrasi olsa da ..



Dans et, kutu aç, yeteneğini göster.

Tenzilata gerek yok, seri sonu nasılsa sana yeter.

Mutfakta yangın belki de ateşi keser.

Ama bir gerçek var ise o da ederi kadar bedel ..



Güvenlik had safhada.

OGS KGS mobese de var nasılsa.

Biri bizi gözetliyor var ya ortada.

Ancak tek çare aile içi.

Oda kaldı televizyonda kontörle koca aramaya ..



Bilmem klavyem daha neye yarar.

Biri yerken diğeri kim bilir neyi kapar.

En özeli bile korkudan kaçar.

Öylesine yazınca duygular şaha kalkar.



Bırak noktalamayı.

Sana mı kaldı bulmak ortayı.

Dam üstünde ise saksağanın apartmanı.

Vur beline cehaletin kazmasını.

Yeter ki biri okusun yazılanı.



Düş kurma, enkaz altında kalırsın,

Sen ancak afyonlanmaya hazırsın.

Bir de eline davul tokmak alasın.

Bak o zaman kim çalsın kim oynasın?



Canım saçmalamak istedi.

Nasılsa hayat artık çekirdek ve leblebi.

Keşke şekerlisi hala gelseydi.

Dün adeta bu gün gibi.

Oysa yarınlar dut yemiş bülbül gibi..

OH NE ALA NE ÂLÂ!

Nasıl iştir bu muamma?
Radikal gelebilir ama bence Ali Bulaç kendi açısından çok haklı. Neden mi?

Zaplar arasında gezerken o gün gözüme, bir haber masasında, gözlerinin içi camgöz gibi parlayan ama gözaltları kararmış bir adam takıldı...

Bu bakışlar son yıllarda malum medyada oldukça aşikârdı.

Ağdalı bir Bülent Ersoy uslübu ile konuşan zat-ı muhterem bir yandan cihat diyor bir yandan da elindeki moda dergisinin reklamını yapıyordu. Yanında ise oldukça seksi leopar baş örtüsü ve bol makyajı ile bir kadın daha vardı. Çingene pembesi daracık tayyör ceketinin içinden bile tüm vücudundan şehvet fışkıran, bir de moda yazarı olduğunu söyleyen işte o kadındı.

Kadının kadın üzerinden kul hakkı kapması ne kadar da acıydı...

Vatana millete hayırlı olsun!

Onların tabiri ile ılıman ortamda ihtiyaç duyulan bir de İslami moda degimiz olmuştu. Meydanlara dökülüp hakkını söke söke arayan mümin kadınlar için artık bir yolu bulunmuştu. Özellikle üniversiteli kızlarımıza başucu bir eser sunulmuştu. AMA yıllarca başı örtülü olduğu için okuyamayan kuma olmuş ya da köle olmuş kadınlarımız bir solukta unutulmuştu.

Ancak tatavacı, işkembecilerin camekânlarındaki pişmiş kelleleri andıran sırıtışla aslında o anda masa altında ellerini ovuşturuyordu.

Sürekli kapağı göstermeye çalışan zat, kapaktaki Queen yazan İngiliz Evangelist modacının adını bile bilmiyordu. Yanındaki kızcağız ise kem küm ile lafı zor doğrultuyordu.

Neymiş efendim, raflardaki moda dergileri kadınların muayyen günlerini bile kapaklara taşıyormuş. Hanımefendiler onları gözyaşları içinde arayarak hidayeti soruyormuş. Nasıl götürsünmüş kadınlar o dergileri evlerine? Ya kız çocukları bunları görünce psikolojileri ne olurmuş..?

Ana kızını nasıl eğitecek? Çıplak geldik, çıplak gideceğiz, aklımızı senin ithal kağıtlı siyonizmin mi örtecek?

Destur
Çüş...
Düşün kadınlarımızın yakasından.
Başı açık, örtülü, dönmüş, gülmüş; size ne onların anlayışından!

Burada da bitmiyor aymazlık ve bağnazlık.
O arada videolar geçiyor moda çekimlerinden.
Sırp- Hırvat mankenler belli ki Aksaray-Fatih otellerinden...
Rüzgâr üfüren bir de vantilatör. Her moda dergisindeki gibi tecavüzü hatırlatan loş depolar mı dekoratör?

Ama fotografçı da sanki sonradan yarım yamalak başını örtmüş bir triportör.
Her ne kadar açılar değişse de mankenlerde "Şöyle böyle yap" diye pozlar verdiren bir de genç erkek yan köşede…

Oh ne ÂLÂ!!! Kadının adı bile sende yokken nasıl oldun ulema?

Evet Mümin Türk kadını dünyaya bu dergi ile İslam Modası'nı sunacakmış!!!
Her tür Hıristiyan anlayışı, desen, kumaş, model zaten olağanmış...
Hazreti Muhammed (SAV) gibi sedir döşekte mi yaşasaymış bu çağda insanlar?
Her kadın cemiyete girip üst düzey yönetici ve holding patronu bile olmalıymış.

Deh derler valla!
İslam Modası'na göz atmak için Arap Yarımadası sokaklarına, Kuzey Afrika'ya bir göz atsana...

Meşrutiyet-Cumhuriyet ilanı bu olsa güler geçerler.
Adamın aklıyla değil ahlakıyla da sonra dalga geçerler.
Size radikal gelebilir ama Ali Bulaç bence bu konuda tamamen haklı:
Bunların beşer değil karanlığı eşer ancak cahil aklı...

O derginin matbaa mürekkebi ithal.
Onlara göre zaten Gutenberg İslam karşıtı ihtilâl.
Bırakın sürünsün istikrar
Bu topraklarda kadınının hakkıdır istiklal!

Her yerinden haram fışkırmış, makyaj malzemesi, iç çamaşırı, banka faizi reklamları almış dergi mi şimdi helal?

BU ORGAZM BAŞKA ORGAZM...

Onda yok ki hiçbir gam!
Geçen haftanın polemiği sırtı bıçaklı ve organları dışarıda, ölmekte olan bir çıplak kadın resmiydi.
Ama hafızalara kazınacak etkisi en dehşet vericisiydi.
Kimimiz (ben dahil) esefle kınayıp üzerimize düşeni yapıp sarıldık telefonlara ve basın konseyi güya hemen el koyuverdi bu duruma.
Birkaç gün geçti henüz aslında.
Ama olağanüstü durağan toplantılarından da bir yaptırım çıkmadı hâlâ...

Özür bir yana, hemen ardından yazarbaşından bir de arkasında duruş geldi bu kapağın.
Oysa kimse bilmiyordu aslında katilin yüz ifadesinde saklı olanın.
Çünkü tasviri yoktu suçluluğu kanıtlanana dek suçsuz olanın; yani o cani adamıın.

Nasılsa kendi isteği ile çıkmıştı 2 çocuk annesi sığınma evinden.
Hangimiz biliyoruz ki kadın ne çekmişti orada da devletin elinden?

Bakan hanım bile zor sıyrıldı tükenmez kalemi elinde, hemen açıklama derdinden
“Yayınlar konusunda çocuklarımız açısından daha duyarlı olalım lütfen’’
Bırakın palavrayı lütfen, hem de yalanı düşünmeden.
O çocuklar ki tek bir resimle dehşete düşer sanırsınız; ama aslında hayatlarında bu gibi olayların hepsi zaten yaşadıkları film şeridinden.

Hem de tekmili birden 24 saat üzerinden...

Alelen ve kaktırarak bir kez daha sakız ve cigara dolu rafların bakkal kapılarında pazarlandı Türk ya da Kürt kadını...
3. sınıf hamur kağıttan da terfi ettirilmiş zaman kağıdından geçer miydi kara yazı?
Oysa ölüm pornosu kitabı bile yazarı hariç çevirmeni ve yayıncısıyla ahlak için yargılandı...
Konserve vatansa koy sepete
Çünkü yok bunun reklam arası
Varsa yoksa ya yapış yapış apış arası ya da goldür bacak arası.
Günde 30 perakende haber değil artık basın için ekmek parası

Ama vatan satanlar koyar özgürlüğü hep naylon poşete var ise birileri ile arası.

Aynı gün sol alt köşede, bir başka kördüğüm daha vardı.

Ağabey 3 kurşunla vurmuştu kardeşini hastane odasında.

Nasıl da daha yeni alışmıştık Adliye Sarayı’ndaki döner bıçaklı ama özel güvenlik alt yazılı yaralı dolu kavgaya koridorlarında.

Son sözü "Ayyy abiii" olmuştu, bunu da yazmıştı purosunun ebadı kendi kadar olan baş yazar nasıl da.
Ailesi de istememişti eşcinsel diye
Nasılsa çoktu bile o Gaziantep’te kimsesizler mezarlığı paçavraya dönen, hatalı ailelerin hayatını kararttığı gençlere.

16 ay sonra gelen bir başka özgürlük de girdi kısa süre gündeme.
O da film festivali sahnelerinde
8 milimetre tadında artık her perdede hikâye
Oysa 500 üniversiteli evladımız hâlâ hapiste...

Bedava eğitim, sağlık ve güvenlik ise çoktan hak getire
Adam oldu mu hayasızlar ceplerinde altın kalem var diye?

Korkarım ki bu olaylar daha da artacak
Çekirdek aile yapısını çekirdek çıtlatarak çatlatanlar ektikleri rüzgârı fırtına olarak biçince kaçacak delik de arayacaklar.

Nadasa da kalmaz ise bu taşlı tarla
Daha çok moron moron bakacağız o artık dometes kese kağıdı bile olamayan gazete kağıtlarına…
Bu yüzden bu orgazm başka orgazm
Organizmasında yok ki hiçbir gam...

VELEDİNE SAHİP ÇIK!

Tahtaya vurmak yetmez...
Hep sorgularım…
Ne zaman bir yolculuğa çıksam, herhangi bir davete gitsem ya da ne zaman kalabalıklara girsem hep ama hep aynı kavramı sorgularım.
Çünkü sorgulamam için soru sormama gerek yoktur.
Durum nasılsa hep apaçık ortadadır.
Bu yüzden kültürler ve coğrafyalar arası yolculuklarımda da hep gözümün önündedir işte o veletler.

Onlarsız bir dünya da asla düşünemem.
Kocaman meraklı gözleri ve koca kafaları ile yarınların umududur o veletler.
Çocuk cıvıltılarının olmadığı bir yer ise bana hep lüzumsuz ve şevhetli ötüklerin uçuştuğu saçma sapan tweetleri anımsatır…
İşte sadece hep bu yüzden gözlemlerim onları.
Afrika, Amerika, Asya, Türkiye hiç mi hiç fark etmez.
Çünkü onları onlar yapan ya da küçük canavarlara dönüştüren hep aileleridir.
O yüzden bu haftaki yazımda size serzenişimi 3’e 5’e bakarak değil, niteliğe bakıp niceliği bir kenara koyarak okumalısınız.

ARABİSTAN:
Rol model babadır Arap Yarımadası’nda.
Dini kuralların kadını aşağıladığı gelenekselleşmiş yasakları asla benimseyip kabul de etmem aslında.
Hani o göbeği önde, eli tespihli, altın saatli ve garip sakallı terlikli heriflerin ardında kümes hayvanları gibi yürüyen kara çarşaflı peçeliler içinde kimin kim olduğu belli olmayan korku konvoyu hep üzer beni…
Ama çocukları bir başkadır Araplar’ın.
Hoş, delikanlılık ve genç kızlık çağına gelince aşırı paradan artık çığrından çıkıyorlar ama aslına bakınca terbiye sınırı kalkmaz pek aradan…

Ellerinde bir oyuncak ya olur ya olmaz…
Kuralları baba koyar, şefkati ise anne sollar.
Ancak babanın bir bakışı bile yeter çocukların davranışlarını belirlemeye.
Ne ceza görürsünüz ne de ödül o toplumda eleştirip yermeye.

KUZEY AVRUPA:
Doğduğu andan itibaren yetişkin kabul edilir orada her kimlik.
Anne ve babanın sosyal ve kültürel standardı hemen aktarılmaya başlanır veletlere.
Umumi bir restoranda bebek taburesindeki bir miniği izlersiniz.
Daha konuşamadan çatal bıçak ile karnını doyururken görünce hayran kalırsınız mutlaka.
Tuvalet kültüründen oyun kültürüne bir başkadır yüzyılların sentezi ile gelişen çocuklar Avrupa’da...

AFRİKA:
Bazen açlıktan kırılmış bazen salyası akmış, hatta sineklerin mesken tuttuğu durumlara maruz kalmış da olsa ayrıcalıklı zengin sınıfın beyaz kurdeleli saçlısı dahil anne yine belirleyicidir o toplumda:
Kaldı ki Afrika’da kadının sözü geçer. Erkeğin değil aslında.
Koşuşup oynarken bile o veletler, ritmik Afrika vurguları tonundadır bilin ki hâlâ o çocuksu naif oyuncaklı ahenkler...

ASYA:
Çinli’si, Japon’u, Tibetli’si hepsi izler birbirini...
Önce kültür gelir orada çocuklarda.
En fakir yerlerde bile temelinde geleneksel aile içi eğitimle başlar koşup ip atlamaya...
Moğolistan’dan ulaşırsanız Türkmenistan’a, göreceksiniz ki ana caddede 2 çocuk tiyatrosu! AKM’nin iki misli, hem de karşı karşıya...
Büyüklere veletlerin saygısı ise asla yadsınamaz o toplumlarda…
Elbette büyüklerin de sağduyusu koşar açılmış şefkat dilenen çocukların kollarına...

PEKİ YA BİZ?
İlk önce pipili bir resim ile başlanır hayata.
Görmemişin oğlu olur pipisini tutar, resmini basar yıllıklara...
Ter ter tepinir hep bizim veletler.
Car car ağlar bir balon görünce de.
Öylesine canhıraş tepinir ki ölüyor zanneder başkaları görünce.
Sonra ya kafaya ya surata şaaak diye bir tokat iner artık cana tak edince.
İstenen kimi zaman sakızdır kimi zaman ise anlaşılmaz bir istek nasılsa.

Ya da düşerse velet, önce etrafına bir bakar hep bizde.
Eğer varsa ah vah diye koşuşturan bir nine, aman Yarabbi! Basar yaygarayı, diğer mahalleden de herkes duysun diye…

Yemek yedirmek ise tam bir işkence.
Çingene çalar, Kürt oynar mama sandalyesi önünde.
Derken biraz yaş kemale erince de “Benim babam polis, senin babanı atar tarikattan bak işime gelmezse…”
Koşan, bağıran, arsızlık yapan diğer çocuklara şiddet uygulayan, rafları talana sokan, kir pas içinde kokan, hatta hayvanlara eziyet edip büyüklere saygı göstermeden kafasına göre takılan veletler vardır işte bu coğrafyada...
Sonu ne mi olur?
İşte günümüz apaçık ortada.
Hem sosyal işlere hem medyaya hem de meclisinin haline bir baksanıza... İnsan 7’sinde ne ise 70’inde de o oluyor aslında.
Sadece öyle olunmuyor, bazen de öğretim ile eğitim karıştırılıp; terbiye, yarım limona 2 yumurta sarısı zannediliyor bu topraklarda.
O yüzden,
VELEDİNE SAHİP ÇIK TÜRKİYE!
Yoksa sorun daha da büyürse tahtaya parmak vurmak işe yaramayacak asla!

YENİDEN EKRAN YAMAĞI

Muppet Show bitti
Buyrun buradan yakın
Muppet Show bitti yakından bakın
Şimdi bambaşka ama akça pakça bir Reality Show başlıyor...
.

Bu kez örtünmeyi değil giyinmeyi konuşacağız...
.

Hoppaaaaaa☺

Buyrun bakalım Terzi Yamağının yeni macerasına…
Aslında devir teslim gibi acil oldu ama oralara şimdi girmeyelim.
Her işte bir hayır vardır diyelim ve sıvayalım kollarımızı tatlı yayın hayatına bir kez daha yaftasızlıkla.

Neden mi?

Kimi ebeveynlerin;

“Kızım başını ört!”
“Kızım evde eteğini mi unuttun?”
“Oğlum bu ne pis sakal!”
“Kes şu papaz gibi saçlarını!”
“Evladım aç şu saçlarını!”
“Yavrum o ne biçim ayakkabı?”
“Çok güzelsin bu ne makyaj?”
“Ne bu böyle rahibe gibi giyinmişsin?”

gibi yaptırımlar ile bazı genç evlatlarımıza göre terör estirdiği
ancak demode sandığımız ninelerin ve dedelerin nedense sonunda hep haklı çıktığı kavramları bu haftadan itibaren ironik bir şekilde gülerek ve eğlenerek ama hem de öğrenerek yeniden hatırlayacağız…

Ülkemizde yerli yersiz herkesin ahkam kestiği şu moda konusunu hem sosyolojik hem de tarihsel açıdan da kullanacağız. Ancak gecekondudaki dolma saran ve çocuk bakan kadının da anlayacağı bir uslûpla...

Belki de modern olunurken nasıl rezil olunduğunu moda ve tekstilin aslında ne olduğuna, buluş ve yaratıcılığın fonksiyonun ve ekonominin nasıl önüne geçtiğine göndermeler yaparak günümüzü kavramaya çalışacağız...

Ancak tüm bunları yapmaya çalışırken aslında o hayatların nasıl da değiştiğini kültürel erozyonu ve bilgi eksikliğini bir kez daha yeniden aralamaya çalışııp kimseyi kırmadan ve aşağılamadan sizlere o ekranlardan her gün yepyeni hayatları ve en yeni modaları yansıtmaya çabalayacağız...

Evet,
Muppet Show bitti
Şimdi gerçek bir Reality Show başlıyor ..

Malumunuz bu ara tüm ekranlar, yemeye, gezmeye, giyinmeye, süslenmeye, sağlığa, namusa, yeteneğe, diziye, magazine ve yarışmaya endeksleniyor.

Ama rol model biraz daha değişiyor ve stratejinin güzelliği nasıl cilaladığı bir eğlenceli, esnek format ile sizlere yayın yoluyla tarafımızdan rengârenk ulaştırılmaya çalışılıyor...

Hatırlarsanız teğel yaptığım ilk porgramım “Top’lu İğne” adlı yapıt vardı. (Şubat-Mayıs 2006, Habertürk)
Sonra taktım mı kilitlerim dediğim Ç’engelli iğne’m (Mart-Mayıs 2008) ve şimdi de dikişle geçen 40 yılın ardından dike dike,
“Bugün ne giysem” ile Show TV’de! Bilmem ki ne giysem ya da ne giydirsem

Asla telkin ve ricada bulunmuyorum ama denk gelir de izlerseniz bir kez daha buna hem kulak hem de göz atıverin diliyoruz. Çünkü nasıl aile kurarken uğruna soyunmak için giyineceklerimizi hayal ederek gelinlik ve zifaflık hazırladıksa, bugün eskiyen çeğizimize yeni adaylar olacak gençliğe bambaşka bir ayna tutarak değişime gülüp gelişime el veriyoruz...

Hepimize kolay gele!

Show TV’ye teşekkürlerimle...

Bu arada:
Özellikle hep başkaları yüzünden dolduruşa gelip gereksiz hırpaladığım ama çok sevdiğim Sevgili Caner Erdem’e, beni işaret eden Sn. Haluk Şirin’e, sevgili Demet’e, eski dostum Uğurkan Erez’e ve bana bu süreçte hoşgörü ile katlanacak olan güzel İvana Sert’e ve eğlenceli Hakan’a; hatta makyajcıdan şoföre, set işçisinden rejiye, ama en önce bu yayında olmama izin veren değerli ustam Sn. YILDIRIM MAYRUK beyefendiye teşekkürler…

Dikkat ekranlara Yamak bir kez daha çıkıyor.
Artık dikiş de tutmazsa overlock sırada bekliyor...

Yeniden Ekran Yamağı
Barbaros Şansal

EKONOMİK MODEL AİLE EĞİTİMİ

Hadi maaile sevinelim...
Belki de bu yazıda bana bazıları kızacak ama ne yapayım gördüklerimi söylemezsem rahat eder miyim ?

Madem bu yıl da eğitim yılı başladı biz de kaldığımız yerden devam edelim . Bakalım bu yıl hangi aile denen evrensel kavramda, eğitim ne kadar yeterli, bir kez daha görelim.

Ege’nin incisi İzmir’deki Balçova semtindeyiz.

Bahçesinde nice kızları gelin ettiğim Termal Oteli artık bir vakıf üniversitesine dönüşmüş. Lüks kantinler, kütüphaneler, kitapçılar ile tam bir numune aslında yapısal olarak. Birkaç yıldır sık sık beni konuk eden kurum gerçekten de yeniliklere oldukça açık bir duruş. Modern yapı Güzel Sanatlar Fakültesi ve belki de yurdumuzun en konforlu yurtları ile tam bir çağdaş örnek. Ancak nitelik ve nicelik arasındaki ince çizgiyi de bir kez daha incelemek gerekecek.

Tabii ki her kurum da her kambur donanıma dönüşebilecek. Yoksa her şeyi alkışlamak bizi hiç bir yere götürmeyecek. Aynen zamanında tedbir almayınca daha sonra kurumsal aile yapımızdaki çatlakların yıkıntılara dönüşmesini engelleyemediğimiz gibi...

Moda Tasarımı ve Mimarlık gibi çok başarılı bölümleri yanında mükemmel sosyal tesisleri ve de her yıl epey ses getiren yıl sonu şenlikleri ve sergileri ile ironik bir çelişkiye de yol açmıyor değil hani İzmir Ekonomi Üniversitesi?

Hoş, son derece umutlu burslu öğrenciler ile hareket eden varlıklı aile çocukları olmalarına rağmen hadli ve gösterişten uzak yaşamları ile sadece öğrenmeye, keşfetmeye odaklanmış bir büyük aile daha işte genelinde…

Peki ya diğerleri? İşte sorunumuz burada sanırım. Aile kurumunun içinden neleri erezyona uğrattığımızın bir HAZİN sonucu...

Çakma marka çantalarını pazardan edinmekte bir sorun yok elbette. Ancak o kaynak saçların Zümrüdüanka kuşu kılığındaki lepiska şeklinde dağılışına bir de bol paçalı pantolonlar ve peluş kolsuz yelekli bedenler karışınca adeta bir başka gezegene gidiveriyorsunuz... Tırnaklarının cilalarını kuruturken derse geç kalan kızların platformlu pabuçları parke taşlı avluda postallara nasıl da nazire yapıyor.

Dımtıs dımtıs bas sesleri ile otoparklarda lüks arabalar cirit atıyor. Kirli sakallı yırtık kotlu gençlerin parfümleri baş döndürüyor.

Ancak her şeye rağmen ailelerin çocuklarını yolladıkları eğitim kurumları ister devlet ister özel ister vakıf olsun, sanırım yeniden gözden geçirilmesi için vakit geliyor.

Nasıl ki ergenlik çağındaki çocuklarımızın özel hayatları gözlem altında tutulmak zorunda ise aynı nedenle gençliğinde eğitim sürecindeki standartlarını sıkı bir düzen ile ve onları rahatsız etmeden kontrolden geçirmek zamanı geldi de geçiyor.

Çünkü artık bu ülkede öğrenci ekonomisi ailelere umut, gençlere ise somut bir gelecek sunmakta oldukça güçlük çekiyor .

ESER KARADENİZ RÜZGÂRLARI

Bir başkadır Samsun aşkları
Samsun Esnaf ve Sanatkarlar Odası (KAGİD) Kadın girişimcilerin daveti ile Samsun Olgunlaşma’da okuyan öğrencilerimiz ve aileleri ile bir söyleşide buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Samsun Çarşamba Havalimanı’nda, ellerinde çiçekleri ile çoluk çocuk gelmiş o sıcak karşılama komitesi aileler ile hemen kaynaşıyoruz...

Akşamın alacakaranlığında ışıldayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Bandırma vapurunu geçip konaklayacağımız otele ulaşıyoruz ve ertesi günün yoğunluğunu planlayıp uykuya dalıyoruz.

Sabahın ilk ışıklarına eşlik eden Atakum Dalgaları beni yatağımdan kaldırıveriyor. Sert rüzgârın sahille kucaklaştığı kıyı şeridinde köpekleri ile yürüyen bir de bayan olduğunu görüyorum. O mutlu tablo tüm olumlu duyguları bir anda vücuduma yüklüyor. Kısa bir kahvaltının ardından 19 Mayıs Üniversitesinde okuyan bir fotoğrafçı arkadaş ile çekim yapmak üzere sahile çıkıyoruz. Sert rüzgâr saçlarımı savuruken ben de bir kez daha Samsun aşklarını düşlüyorum...

Etkinlik için merkeze doğru yol alırken tanıtım afişlerimin bilinmeyen nedenler ve bilinmeyen kişilerce söküldüğünü öğreniyor ve şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

Kenti, adeta yırtarcasına ikiye bölmüş ve denize küstürmüş korkunç tramvay yolu bir anda nasıl büyük hatalar yapılabildiğinin etiketi olarak gözümüze çarpıyor...

Salon çoktan hıncahınç dolmuş. İl Özel İdare’nin yıkılmasına karar almaya çalıştığı binaya çöken stres gözümüzden kaçmıyor. Yörenin ailelerinin yıllardır bölgeye nice evlat yetiştirmiş olması ise kuruma ayrı bir medeni ve aydın koku katmış. Öğrenciler tertemiz üniformaları ve heyecanlı gözleri ile inanılmaz bir enerji yayıyorlar. Söyleşi akıp gidiyor... Soru cevap bölümüne geçtiğimizde salonun ortalarında bebeğini emziren örtülü bir kadının farkına varıyorum. Diğer bir köşede Ordulu başka bir genç, hemen beride Kirazlı’dan bir baba, berisinde bir şalvarlı nine... İşte ailelerin evlatlarının eğitimine katıldığı bir başka olumlu günü daha derin derin içime çekiyorum. Samsun aşklarını bir kez daha hissediyorum...


Gün ertesi oluyor... Tüm yurttan gelmiş nice okul, Ata heykeli ve Bandırma vapurunu akın akın ziyaret ediyor. Genelde öğrencilerin rağbet ettiği kahveler sokağında karnımızı doyurmak ve soluklanmak için toplanmış halde buluyoruz kendimizi. Elinde sabah alışverişi ile giden bir anne sıcacık selamı ile günümüze renk katıyor. Şakalar, gülüşmeler arasında vakit akıp geçerken hemen yolun başından elinde değneği ile gelen bir yaşlı kadının farkına varıyoruz. Bizi geçip yola devam edecek iken birden durup bana dönerek:

- Evladım, sen şu terzi yamağı değil misin?
- Evet hanımefendi benim, buyrun.
- Bak oğlum, hemen şu arkadaki yeni camiiyi gördün mü?
- Gördüm efendim, modern olmuş.
- Orası eskiden genelevdi…

Şaşkınlıkla herkes birbirinin yüzüne bakıyor.

- Anlayamadım, bunu neden söylediniz?
- Eskiden aşkalarımız (kocalarımız) ortadan kaybolduğunda gelir onları burada bulurduk. Sonra bu yezidler genelevi yıktılar ve yerine bu camiiyi yaptılar. Oradaki hayat kadınları ise mahalle aralarına yayıldılar. Şimdi artık adamları bulmakta zorlanıyoruz.

Bir kez daha anlıyorum ki Samsun aşkları da artık değişiyor. Bir yandan modern olacağız derken bir yanda da yobazlaşılıyor.

Rüzgâr, sokağın başından kıvrılıp yüzümüze sertçe bir kez daha vuruken, aşklarını mahalle arasında kaybetmiş nine ağır aksak adımlarla gözden kaybolurken örtüsünü bir başka düzeltiyor...

HERKES GİDER MERSİN'E... MERSİN GİDER TERSİNE...

Tarsus’un narenciye bahçeleri yerini çakma apartmanlara bırakmaya başladığında, bölge çoktan yoğun göçün altında ezilmişti...

Genç nufüsün oyalanması için elbette yeni mecralar gerekti.

Mersin Festivali, Soli Tesisleri, Kel Hasan lakaplı aile abisi çoktan geçmişe kaydedilmişti. İşte tüm bunların anısına Mersin Üniversitesi'ndeki bir söyleşi için yıllar sonra yeniden eski yerleşimdeydim. Ama evlatlarımızın ailesiz bir yerleşkesindeydim.

Kentin kilometrelerce dışına yapılmış olan modern binanın duvarları yetmemiş, bir de mana veremediğim garip kütlesel, ayrı beton peyandalar ile şekillendirilmişti. Bol bol çimento ihalesi ile yine imtiyazlı aileler zengin edilmişti. Her yerde görmeye alıştığımız altuni mazılar, bodur sedirler ve malum şey laleler yere dizi dizi yerleştrilmişti. Nitelikli konferans salonunda ise engelli geçişleri bile ihmal edilmişti.

Ancak fedakâr eğitmenlerin ve idealist öğrencilerin gözleri hâlâ ışıl ışıl gülümsemekteydi. Sağlık Meslek Yüksek Okulu'ndan bozma güzel sanatlar, o tarihte 2 metrelik tavanı ile adeta sanatla dalga geçmekteydi. Çünkü yeni okul kampusun sonuna henüz inşa edilmekteydi. Afiş ve bildiri asmanın yasak olduğunu söyleyen rektörlük afişleri ise her yere leş gibi serilmişti. Elbetteki heykel bölümü ve dünya şekeri hocası bence oraya fazla bile gelmekteydi.

Bir kez daha sadede gelelim ve saadetin zincirini serelim:

Etkinlik sonrası hoca ve öğrenci çardağın altına yerleşiyoruz.

Mersin’den gelen inşaat firması sahibi İlknur Hanım, İstanbul’dan dostum Ayşe Hatice hep beraber sohbete çaylar ile eşlik ediyoruz.

Tekstil hocalarından biri:

-Barbararos Bey, burada öğrencilerin önemli bölümü çok fakir ve aç. Biz maaşlarımızın bir kısmı ile onları doyurmaya çalışıyoruz. Çok zor durumdalar. Yurt da yok, hepsi kent merkezindeki vasat hayatlara mahkum oluyorlar...

Bir an yudum yudum çay boğazımda düğüm düğüm oluyor.

Kentin ta içlerinden, servis imkanı da olmadığından ve minibüslerin ise çok pahalı olmasından dolayı yayan geldiklerini anlatıyorlar.

12 kilometre uzaktaki okula gelen öğrencilerin, (bölgenin hassas yapısından dolayı!!!) 8 kişiyi geçen grupların, toplantı ve gösteri kanununa muhalafetten sorumlu kanun gereği sorun oluşundan; sabahın 5'inden itibaren küçük gruplar halinde yürüyerek gidip döndüklerini öğreniyorum.

Günde, aç biilaç 24 kilometre insan yürüten sisteme sesleniyorum:

Bu yollara ne aş ne de postal dayanır.

Aile birliğini kurarken, reklamlara inanıp 100 liralık terlik alana verilen bedava pırlantaya kanmayın. Alyans zannetiğiniz camların, eskimiş bardaklardan yapıldığını anlayın. Ne giysem, ne yesem, kiminle evlensem, dans mı etsem, rol mu yapsam, film mi çeksem seyrederek aptallaşmayın...

Pir Sultan Abdal’laşın ki, Köroğlu’nu anlayın Aşık Veysel’i ballayın.

Çünkü, bu şartlarda yetişecek aile bireylerimiz, maaile bize o delik pabuçları yedirir. Gazetecinin fırlattığı o eski pabuç, gencin attığı yumurta, Ajda Pekkan’a Adana’da domates elzem hale gelir.

Eh bundan da ancak postalda menemen çıkar, o da Sicilya usulü Silivri'de plajda mı yenir?..